Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
26

Bildirimler

Gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı

Latife Beyza Turgut04:00, 15/10/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
Mevlüt Ceylan.

“Gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı” diyen Mevlüt Ceylan, uzun yıllardır İngiltere’de Türk edebiyatını dünyaya tanıtan çeviriler yapıyor. Ceylan, iki dil arasında güçlü bir köprüye dönüştürdüğü “Core” dergisini 40 yıl sonra yeniden canlandırmayı planlıyor.

Henüz lise ikinci sınıfta Edebiyat Dergisi’nde yayınlanan şiirlerinin ardından Diriliş, Mavera, Aylık Dergi, Kayıtlar, Hece ve Yedi İklim gibi Türk edebiyatının merkezindeki dergilerde yer alan Mevlüt Ceylan, lisans eğitiminin ardından İngiltere’ye yerleşti. Burada lisansüstü ve doktora çalışmalarıyla birlikte Türk edebiyatından çeviriler yaparak ve edebiyatımızın öne çıkan isimlerini Batı literatürüne kazandırdı. Feyyaz Kayacan ile birlikte çıkardığı “Core” dergisi yalnızca üç sayı sürmesine rağmen hatırı sayılır bir bilinirliğe ulaştı. Türk Şiiri’nden yaptığı çeviriler İngiliz ve Amerikan edebiyat dergilerinde yayınlanan Ceylan, Ninniler, Na’atlar, İstanbul Şiirleri Antolojisi ve Türk Şiiri Antolojisi çalışmalarını İngilizce olarak yayınladı. Halen Londra’da yaşayan ve edebiyat çalışmalarına devam eden Ceylan ile uzun yıllardır süren çeviri çalışmalarını ve iki kültür arasında oluşturduğu çeviri kitaplığını konuştuk.

EDEBİYAT DERGİLERİ MEKTEP GİBİYDİ

Mustafa Uçurum sizin için şöyle bir ifade kullanıyor: “Edebiyat, Diriliş, Mavera, Aylık Dergi, Kayıtlar ardı ardına bir şairin biyografisinde sıralanmışsa, edebiyatın merkezinde yetişmiş bir isimden bahsediyoruz demektir.” Lise yıllarında dergilerde şiirleriniz yayımlanmaya başlıyor. Edebiyata ilginiz ve yazarlık serüveniniz nasıl başladı?

Bu soruya cevap vermek için ortaokul ve lise yıllarına gitmek lazım. Biz ortaokul sıralarında bir grup arkadaş Milli Türk Talebe Birliği’ne gidip gelmeye başladık. Edebiyat Dergisi ile de orada tanıştım. MTTB’nin o yıllarda organize ettiği kültürel faaliyetlerine gidip gelmeye başladık. Şahsen beni işin kültürel boyutu daha çok ilgilendiriyordu. Siz bir iş yapacaksanız önce yapacağınız işin özünü kavramanız gerekiyor. Bunun yolu da kültürel donanımdan geçiyor. Kitap okuma merakı ve daha sonra tabii Üstat Necip Fazıl’ın konferansları… Çevremizde içinde bulunduğumuz arkadaşların edebiyata, şiire olan ilgisi… Bu tür kültürel gelişmeler MTTB’nin yönlendirmeleriyle oldu. Bizi yönlendirdi bir anlamda, etkiledi. Edebiyat dergisine gidip gelmeye başladık. O yıllarda hatta Nuri Pakdil’in bizim gittiğimiz okulu ziyaret ettiğini hatırlıyorum. Bu vesileyle şiir yazmaya başladık. İlk şiirlerim lise ikinci sınıftayken Edebiyat Dergisi’nde yayınlandı. 16-17 yaşlarında ilk şiirinizin yayınlanması ayrı bir heyecan. Burada Mustafa Uçurum kardeşimizin o söylediği dergi listesine ben Hece ve Yedi İklim’i de ilave etmek isterim. O yıllarda edebiyat dergileri bir mektep gibiydi. Sizi eğitiyordu; yazınızı, düşünce dünyanızı şekillendiriyordu.

O YILLARDA TÜRKİYE DÜNYAYA KAPALIYDI

Lisans yıllarınızda İngiltere’ye gittiniz ve uzun yıllardır Londra’da yaşıyorsunuz. Londra’da yaşamak, memleketinizden uzakta üretmek sizce şiirinize nasıl bir ton, nasıl bir derinlik kazandırdı?

O yıllarda Türkiye, dünyaya kapalıydı aslında. Bizim dünyayla olan ilişkimiz açıkçası Edebiyat Dergisi vasıtasıyla Nuri Ağabey’in dünyaya bakışı, yabancı dil bilmesi, dünya edebiyatından ve özellikle Arap dünyasından çevirilerle kuruluyordu. Edebiyat Dergisi bizlere yeni ufuklar açtı. O yıllarda akademi dünyası da hep tercümeden besleniyordu. Henüz telif eserler yaygın değildi. Türkiye’deyken Batı şiiri ve Batı edebiyatıyla ilişkimiz sınırlıydı. Gurbete geldiğimde farklı bir dünyayla karşı karşıya kaldım. Burada tabii hayatın gerçekleriyle karşı karşıyasınız. Geliş amacımız; dil öğrenmek, eserlerimizi burada tanıtmak vatana millete hayırlı bir evlat olmaktı. Böyle hayallerle geldik buralara. Tabii ki bir şeyleri gerçekleştirmeniz zaman alıyor. Aynı anda iki farklı dünya ile muhatapsınız. O yıllarda kültür hayatımıza, özelde edebiyatımıza baktığımızda modern Türk şiirinde Divan şiirinden beslenen isimler daha öndeydi. Biz de öyle bir dünyada yetiştik. Buraya gelince burada da durumun paralel olduğunu gördük ancak burada şiirde ve edebiyattaki gelişim bizden çok daha hızlı, ayakları yere sağlam basan, kendi kimliğini koruyarak inşa ettiklerini gördük. Buraya geldiğimde Ted Hughes, Philip Larkin gibi şairlerin şiirleriyle tanıştım. Ve daha sonra Ezra Pound’un şiirleri… Pound’un İmgecilik hareketi modern şiire getirdiği o yenilik… Ve daha sonra yine Ezra Pound’un çevresindeki bazı şair ve yazarların işte bu objektivist hareketi vs... Şiirdeki yalınlığı, yakalama hareketi, saf şiire ulaşma hareketi aslında bizde de var. Ama o dönemde bu hareket, Batı şiirinde yenilikçi bir hareket olarak görülüyor. Aslında bu çok yeni bir hareket değil, Endülüs şiiri çok daha modern bir şiir. Divan şiirimiz de öyle… Bize dayatılan toplumsal yıkıntılar, değişimler geçmişle olan bağımızı kopardığı için şimdilerde el yordamıyla, dışarıdan da bazılarının anlatımıyla öğrenmeye çalışıyoruz. O yüzden kendimizi bulmamız, kendi yerli düşünceyle yeniden haşır neşir olmamız yıllarımızı aldı yani. Hâlâ daha Türkiye’deki bu kimlik sorunumuz bundan kaynaklanıyor. Oysa buradaki gurbet hayatı bize kimliğimizi hatırlattı. Dikkat ederseniz, Türkiye’den gittikten sonra gidenlerin Türkiye’deki yaşantılarıyla gurbette yaşantıları çok farktır. Gurbette taşındıktan sonra hepsi dernek kurmuş, cami açmışlardır. Gerçek kimliklerini, bize ait kimliklerini gurbette bulmuşlardır.

İNGİLİZLER YABANCILARI KENDİ KÜLTÜR POTASINDA ERİTİYOR

“Seven Men I Know” kitabınızın önsözünü kaleme alan Rogan Wolf, “İngilizlikle olan bağı derin, yüzeysel değil. Yine de o her zaman kısmen ‘öteki’dir; bakış açısı her zaman yeni bir yerden, pencereden dışarıya bakar gibidir” cümlelerini kuruyor. Rogan Wolf’un bu tespitini siz nasıl yorumluyorsunuz? Sizce bu “öteki olma” hâli, şiirinizin kurulduğu zeminde nasıl bir yer tutuyor?

Yabancı bir kültürde yaşıyorsanız “öteki olma hali” her zaman var. Gerçi özellikle İngilizler ötekileştirmede usta. Kurumsal bir ırkçılık ve dışlama var. Ama bunu hissettirmezler. Son yıllardaki siyaset, sağın yükselmesi vs. daha kontrollü bir şekilde gidiyor. Burada her zaman ötekisiniz, yabancısınız. Adınızdan, inançlarınızdan, deri renginizden kaybediyorsunuz. İsmet Özel, “Müslüman olmayan Türk olamaz” diyor ya. Aslında kitabın ortasından konuşuyor ve doğru bir noktaya parmak basıyor. Batı’da klasikleri okuduğunuz zaman -mesela Shakespeare’in Othello’sunu- görüyorsunuz; orada Türk tabiri aslında Müslümanı tanımlıyor. Irkçı tavrını “Türk” hitabıyla hakaret ederek gösterir. Orta Çağ’da birisi için “Türk oldu” dendiği zaman Müslüman olduğu anlaşılır. Aslında burada bir ırkçılık yok. Asıl olan İslam düşmanlığı. Bu Batı’daki belirli bir anlayışı, bir kültürü ortaya koyuyor. İngilizlerin anlayışına dair bir örnek vermek gerekirse, “Şairler Sultanı” Philip Larkin’e biri soruyor: “Yabancı şair okur musunuz?”, “Ne? Yabancı şair mi?” Adam böyle bir soruya dahi tahammül edemiyor. Neyse ki hepsi böyle değil. Ted Hughes ve Daniel Wessbord mesela 70’li yıllarda uluslararası bir çeviri dergisi kuruyor. Türk şiiri sayısı yayınlıyor. Yine yakından tanıdığım bir isim: Fiona Sampson uluslararası edebiyatla yakından ilgili bir isim. Editör olduğu dergilerde Türk şiirinden ve Balkan Türk şiirinden eserlere yer verdi. Onun dışında İngilizler dışarıya daha kapalı. Bir de İngilizlerin yabancıları kendi kültür potalarında eritmek gibi bir tutumları var. T.S. Elliot olsun Ezra Pound olsun bunlar aslında Amerikan kökenli ama İngiliz diye geçiyor. James Joyce onlar için bir İrlandalı değil, İngiliz’dir. Bizim topraklarımızda yetişip gelen pek çok insan bu potanın içerisinde erimiş. Benim gibi yerli düşünceye sahip çıkan, onu tanıtma çabası içerisinde olan neredeyse yok diyebilirim…

CORE TEK SAYISIYLA İLK SIRAYA YERLEŞTİ

​​Türk şiirini tanıtmak amacıyla Londra’da Feyyaz Karacan ile birlikte “Core” dergisini çıkardınız. Derginin serüveninden biraz bahsedebilir misiniz?

Türkiye’den ilk geldiğim yıllarda heyecanla burada bizden edebiyatçı, sanatçı, yazar kim vardır diye araştırırken Feyyaz Kayacan’ı buldum. Kendisi BBC Türkçe bölümünden emekli olmuş. Tercümelerinden tanıyordum kendisini hatta II. Dünya Savaşı Londra’sını anlatan ve TDK ödülü alan “Sığınak Hikâyeleri” vardır. Bir randevu aldım ve onunla görüşmeye gittim. Bir Türk restoranında buluştuk. Bizdeki edebiyatın İngiltere’de tanıtılmasından tutun orada çıkardığı dergilere pek çok konuyu konuştuk. 50-60 yıldır burada yaşamasına rağmen Türkçe yazıyor. Görüştüğümüzde kendisi şarap içiyordu bana da teklif etti. Ben içmiyorum dedim. Çok ilginç bir soru sordu, “Mümin olduğunuz için mi içmiyorsunuz?” Ben de “Evet” diye yanıtladım. Vedalaşma vakti geldiğinde de, “Kırk yıl düşünsem mümin birisiyle oturup bu konuları konuşabileceğim ve anlaşabileceğim aklıma gelmezdi. Yaşasın şiir! Yakında mutlaka tekrar görüşelim” dedi. Daha sonra görüşmelerimiz sürdü ve dergi çıkarmaya karar verdik. Dergiyi kendi imkânlarımızla çıkarıyorduk. Nazım Hikmet’i, Necip Fazıl’ı yayınladık. Daha sonra Türk Şiir Antolojisi çıktı orada da Turan Koç, Arif Ay, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, onlar da yayınlandı. Bizden önce Talat Halman’ın gayretleriyle onun çevresi vardı. Onun dışında pek bir isim yoktu bizim çevreden. Bizim çalışmalarımızla pek çok Türk şairin şiirleri İngilizce literatüre girmiş oldu. Tevazuyu bırakarak söyleyebilirim ki sayemizde literatüre girdiler. Çıkardığımız dergide herhangi bir ideolojik ayrım yapmadan çalışmalarına değer verdiğimiz şairlerin hepsine yer verdik. Çok güzel dönüşler, övgüler aldık. Bu süreçte Talat Sait Halman da bize epey destek verdi.

39 YIL SONRA YENİDEN YAYINLAYACAĞIZ

Dergi üç sayı devam etti. Ama gelen yorumlardan biri şuydu: “Tek sayıyla İngiltere’deki edebiyat dergileri arasında ilk sıraya yerleştiniz.” Başta 3-5 abone ile başlamışken sonr abir bakıyorsunuz 90-100’e çıkıyor bu sayı. Şiir okuma günleri gibi etkinliklerle belirli bir çevre, altyapı oluşturuyorsunuz. Hem İngiliz hem de yabancı yazar ve şairlerden size çalışmalar gönderiliyorsa iyi bir ilgi var demektir. Biz de belirli bir çevreye girmiştik. Şimdi yeni bir yayıneviyle anlaştık ve bu üç sayı yeniden yayınlanacak. Ayrıca 40 yıl sonra bu dergiyi yeniden canlandırmak ve yılda 2-3 sayı olarak yayınlamak için çalışmalara başladık. Bu dergi canlandığında göreceğiz, bakalım ilgi nasıl? Ödüllü yazarlarımız Türk edebiyatının tanınmasında ne kadar katkı sağlamış öğreneceğiz…

İngilizce şiirler, Türk ninnileri örnekleri ve Türk edebiyatından değerli yazarların biyografilerini kaleme aldınız. Bu çalışmalarla Türkçe-İngilizce çeviri alanında önemli bir kitaplık oluşturdunuz. Bu iki yönlü çeviri hattı sizce iki ülke arasındaki edebi köprüyü ne ölçüde güçlendirdi?

Dergi vesilesiyle çeviriler başladı. Daha sonra hikâye, şiir epey bir çeviri yaptım. Bu çeviriler, Ted Hughes’in çıkarttığı, Fiona Sampson’un çıkarttığı İngiltere’nin önde gelen edebiyat dergilerinde yayınlandı. Türkiye’de olduğu gibi burada da edebiyat okuyucusu, şiir okuyucusu sınırlı. Ama çevirinin önemini yadsımamak lazım. Çeviri kültür alanında toplumsal değişim ve dönüşümde etkili. Cumhuriyet dönemini düşünün kurulan çeviri bürolarıyla Batı klasikleri çevriliyor ve nesil böyle yetiştirilmeye çalışılıyor. Bu tarz çeviri çalışmaları yeni bir kültür oluşmasında öncülük yapmış ve başarılı olmuştur.

Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...