Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
26

Bildirimler

İlim ve sanat erbabı bir ailenin üyesi: Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu

04:00, 15/10/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
Arif Hikmet.

Osmanlı devletinin sonu cumhuriyetin ilk yıllarında yaşayan Arif hikmet Koyunoğlu yaptığı eserlerle Türk mimarisinde önemli bir yere sahiptir. Bugün adı unutulsa da mimari yapılarda ismi yaşamaya devam eden Koyunoğlu’nun ardında bıraktığı hatıraları bir dönemin siyasi, kültürel yapısını anlamaya da yardımcı oluyor.

Alim Karaman

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu (1893-1982), kökü Malatya’ya dayanan (XVIII. yüzyıl) eski bir Osmanlı ailesinin bir ferdi. Bu aile, Koyunoğlu’nun büyük amcası olan Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’le (1756-1859) tanınır daha çok. Peygamber soyundan gelen (Seyyid) bir ailedir. Bu sebeple Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’in babası İsmet Bey (ö. 1807) kazaskerlik yanında nakîbüleşraflık görevini de yürütmüştür. (Nakibüleşraf, Hz. Peygamber soyundan gelenlerin belgeye dayalı olarak kaydını tutan görevliye verilen isimdir. Bu, daha önce olduğu gibi Osmanlıda da ciddiyetle üzerinde durulan bir iştir.) Ailede ilmin köklü bir geçmişi vardır. Ayrıca aile büyükleri kadılık, reisülküttaplık, vezirlik gibi üst yönetimde görev almış kişilerdir. Yine mesela Şeyhülislam Arif Hikmet Bey Divan sahibi bir şairdir.

HATIRI SAYILIR BİR KÜTÜPHANESİ VARDIR

Konağı, İstanbul’un sayılı isimlerini bir araya getiren ilim, sanat ve kültür yuvalarından biridir. Seçme kitaplardan meydana gelen bir kütüphanesi bulunmaktadır. Gelenlerin bir kısmı da bu kütüphaneden yararlanmak üzere gelmektedir. Mesela XIX. yüzyılın ilim, sanat ve devlet adamlarından Cevdet Paşa, kendisine Encümen-i Dâniş tarafından bir tarih yazma görevi verilince biraz ürktüğünü, bu durumu Reşit Paşa’ya söyleyince onun kendisini Şeyhülislam Arif Hikmet Bey’e götürdüğünü belirtir. Cevdet Paşa şöyle diyor: “Bey, kütüphanesinin anahtarlarını verip istediğim kitapları almamı, fakat aldığım kitaplara lüzum kalmayınca getirip yerine koymamı, söyledi. Kütüphanede kütüb-i nefîsenin envaından başka resmî ve hususî muharrerat da vardı.” (Bu kütüphanin hikayesi ayrıdır. Merak edenler Mustafafa L. Bilge’nin DİA’daki “Ârif Hikmet Kütüphanesi” maddesine bakabilir.)

MİMARLIK MESLEĞİNE AİLEDEN TEPKİ

Mimar Ârif Hikmet Koyunoğlu, işte böyle bir aileden gelmektedir. Babası İsmet Bey (1820-1907) kadıdır. Büyükbabası Abdullah Refet Bey (1795-1866) ise Abdülmecid devrinde Cavalı müslümanların isteğiyle oraya İslamı tebliğ için gitmiş bir ilim adamı! Oralı bir hanımla evlenmiş, hanımı doğum sırasında ölünce İstanbul’a kızıyla beraber dönmüştür. İkinci evliliğini saraydan Fatma Virditer Hanımla yapmış, bu evlilikten ise Arif Hikmet (Koyunoğlu) dünyaya gelmiştir. Koyunoğlu’nun belirttiğine göre babası İsmet Bey, amcası Şeyhülislam Arif Hikmet Beyin zoruyla kadı olmuştur. Yoksa ziraat, bağ bahçe işleriyle uğraşmayı sevmektedir. Ailedeki ilim geleneğinin baskısını Koyunoğlu da yaşar. 1907’de babasının ölümünden sonra imtihanı kazanarak Sanayi-i Nefise’ye öğrenci olunca (1910) halası “Bütün silsilemiz okumuş yazmış, âlim adamlar. Bu çocuk ne için böyle dülger olmayı istedi” diyerek üzüntüsünden ağlamıştır. (Koyunoğlu şunları ekliyor: “Hakikaten o devirde mimarlık adi bir meslek olarak görülüyordu.”) Halbuki belirttiğimiz gibi ailede sanatkar (edib, şair) bir damar da her zaman var olmuştur.

ERZURUM’DA ASKERLİK YAPAR VE EVLENİR

Koyunoğlu’ndan söz edenler -biraz da onun hatıralarına dayanarak- ömrünü maceralı bir ömür diye anıyorlar. Gerçekten de daha Güzel Sanatlar’daki öğrenciliği sırasında önce Balkan Harbi patlak vermiş, savaşa katılarak İtalya üzerinden İskenderiye’ye geçmiş, 1913’te orada birkaç ay Medresetü’l-Polis Kampında kalmıştır. Annesi ve ablası da İskenderiye’ye gelmiş, beraber İstanbul’a dönmüşlerdir. İstanbul’da okuluna tekrar başlar ancak bir süre sonra Harb-i Umumi (Birinci Dünya Savaşı) çıkınca dördüncü sınıfın son döneminde -hazırlıkla beraber beşinci yılında- okulu bitirmek üzereyken tekrar askere alınır; Doğu cephesine, Erzurum’a gönderilir. 1915-1919 yılları arasında Erzurum’da kalarak orada Mübeccel Hanımla nikahlanır, kısa bir süre sonra döndükleri İstanbul’da ise evlenirlerr.

Arif Hikmet Koyunoğlu, elinden her iş gelen, girişimci ve becerikli bir kişilik yapısına sahiptir. Korkusuz bir tarafı vardır. Savaşlarda bu özellikleriyle başarılı olur. Hayatı boyunca da girişimciliğini sürdürür. En zor zamanlarında bile ekmeğini “taş”tan çıkarır. Kişilik özelliklerini baba tarafı kadar anne tarafından da almış olmalı. Annesi Fatma Virditer Hanım, aslen Kuzey Kafkasyalı Müslüman bir Kazak kızıdır. Abdülmecit zamanında çok küçük yaşta saraya alınmış, Sultan Aziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan onu kendi yanından hiç ayırmamıştır. Sultan Hanım’ın ölümü üzerine saraydan çıkarılır, Tekirdağlı bir iş adamıyla evlendirilir. Bir oğlu olur, ancak kocasının vefatı üzerine ikinci evliliğini İsmet Bey’le yapar.

ANNESİ CESUR BİR KADINDIR

Fatma Virditer Hanım cesur bir kadındır. Oğlunu da öyle yetiştirir. Kocasının ölümünden sonra Beykoz’a taşınınca orada on dört yaşında olan Arif Hikmet’e bir tüfek alınır, onunla oğluna atış talimleri yaptırır. Aksaray’daki Mekteb-i Osmanî’de okurken spor yapması için bahçeye barfiks, paralel gibi spor aletleri kurdurur. Çok terlediği zaman bahçedeki tulumbanın altında soğuk su ile yıkar. Çocuk zatürre olacak diyenlere aldırmaz, alışsın diyerek onu hayata böyle hazırlar. Bu uygulamalardan Koyunoğlu da memnundur. Yorulunca içeri girip evdeki rahat döşeğine yatmaz, bahçedeki odunların üstünde uyur.

ERKEN YAŞTA FOTOĞRAF ÇEKMEYE BAŞLAR

Arif Hikmet Koyunoğlu, mimarlığı esas olmak üzere resim çalışmalarına ve fotoğrafçılığa da erken yaşlarda başlamış bir sanatkardır. Henüz Mekteb-i Osmani’deyken resim hocası Agah Efendi’nin dikkatini çeker, Agah Efendi kendisi ilgilendiği gibi, onu Osman Hamdi Bey ve Hoca Ali Rıza Bey’le tanıştırır. O yaşlarda bu hocalardan ve Ali Bey adında bir başka ressamdan resim dersi alır. Yine ilk fotoğraf makinasını 1903 senesinde, on-on bir yaşındayken alır. Fotoğraf çekmeye başlar, kendi kendine tab etmeyi öğrenir. Mekteb-i Osmanî yıllarında hocası Agah Bey sayesinde Phébus Fotoğrafhanesi’nde iş bulur. Orada agrandismanları (büyütülmüş fotoğrafları) yağlı boyayla renklendirmeyi öğrenir. Sanayi-i Nefise mektebine girdikten sonra ise Resne Fotoğrafhanesi’nde -ilk Türk fotoğrafçı Rahmizade Bahaddin Bediz tarafından 1910 yılında açılmıştır- işe başlar. Daha sonra 1920 yılında bir ara Yeraltı Fotoğrafhanesi’ni kurar. Kendini bir fotoğraf sanatçısı olarak da yetiştiren Koyunoğlu’nun bu becerisi; mimari eserleri, mezar taşlarını fotoğraflamada bir hayli işine yarayacaktır. (Çektiği mezar taşı fotoğraflarının elde kalan cam ve negatiflerinden 2013 yılında Kitabe-i Seng-i Mezar adlı bir kitap hazırlanmıştır.)

Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, ilk binasını, askerliği sırasında Erzurum’da yapar. İttihat ve Terakki Kulubü olarak yapılan bu binadan geriye ne kendisi ne de bir fotoğrafı kalmıştır. Onun mimar olarak asıl çalışma yılları Ankara’da bulunduğu 1923-1932 arası yıllardır. Bir süre Şeriyye ve Evkaf Vekaletinde çalıştıktan sonra oradan ayrılıp Türk İnşaat Evi adıyla kendi şirketini kurar. Dumlupınar’da Dumlupınar Anıtı, Hacıbektaş’ta Hacıbektaş-ı Veli Türbesinin misafirhanesi, Uluâbad (Apolyont) Gölü kıyısında göçmenler için yaptığı Karacaoba ve İkizoba köyleri ilk eserleri arasındadır (1923-1924). 1925-1927 arasında Eşkişehir’deki Çarşı Camisi’ni Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu binasını, Etnografya Müzesini ve Maarif Vekaleti binasını başlayıp bitirir. 1927-1930 arasında ise yine Ankara’da Türk Ocağı binasını inşa eder. Son eseri Bursa’daki Tayyare Sineması olur (1930-1932). (Koyunoğlu Ankara’da iki adet numune evkaf evi ile Ruşen Eşref, Falih Rıfkı, Maraş Milletvekili Mithat ve Celal Bayar’ın köşklerini de yapar. Ayrıca İstanbul’da Ziya Gökalp’in mezarı için mermer bir lahit planı hazırlar ve uygulanır.)

Arif Hikmet Koyunoğlu, bu yıllarda ortaya koyduğu eserlerle, daha önce Mimar Kemalettin Bey tarafından başlatılan Birinci Millî Mimari Akımı’na dahil bir mimar olarak görülür. Ancak Cumhuriyetin ilk on yıl içinde gördüğü ilgiyi daha sonra kaybeden bu akım gözden düşer. Ayrıca Koyunoğlu -mimarlık eğitimini savaşlar içinde kesintilerle sürdürmek zorunda kaldığından- yeni çalışma şartları için gerekli görülen eğitim belgelerinden de yoksundur. 1934’te sigorta eksperliğine başlar. İsmi yavaş yavaş unutulur. 1970’lerde Türk Ocağı binasının restorasyonu sırasında binanın mimarı olarak tekrar hatırlanır. Ölümünden bir yıl önce, kendisine Atatürk Sanat Armağanı verilir. Bu sonradan hatırlanışın etkisi de oldu mu bilinmez, 1972-1982 arasında parça parça hatıralarını yazar. Ailede mimar ve arkeologlar vardır. Onlardan biri olan Hasan Kuruyazıcı tarafından hakkında Osmanlıdan Cumhuriyete Bir Mimar/Arif Hikmet Koyunoğlu/Anılar, Yazılar, Mektuplar, Belgeler kitabı hazırlanıp Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanır (2008). Ağırlık noktasını Koyunoğlu’ndan geriye kalan anılarının oluşturduğu bu özenli kitap (519 s.) Koyunoğlu adının yeniden doğuşu gibi olur.

Kitabı bugünlerde bana hatırlatan Yeni Şafak Kitap’ın değerli editörü Ayşe Olgun oldu. Daha basıldığı yıl alıp okuduğum bu kitaba tekrar döndüm. Aslında eser Koyunoğlu’nun on parmağındaki on birinci marifeti de ortaya koyuyor: Bir yazı adamını tanımamızı sağlıyor. Burada yazarın, 1927-1930 yılları arasında yazıp gazete ve dergilerde yayımladığı mimari yazılarının da özgün metinler olarak kitapta yerini aldığını ifade edeyim. Alanındaki ilk yazılardan olan bu metinler Koyunoğlu’nu Mimar Kemalettin Bey’le birleştiren bir başka özelliktir.

Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...