Menü

Geri

EDİSYON   :

TRTRENENARARFRFRRURUURUR
26

Bildirimler

Milli kültür şairi

04:00, 15/10/2025, Çarşamba
Yeni Şafak
Yavuz Bülent Bakiler

Yavuz Bülent Bakiler “ilk çocukluk yıllarım tamamen halk şiirini dinleyerek, halk şairlerinin sazlarına ve sözlerine kulak vererek geçti. Lisenin ikinci sınıfında 14 yaşında bir kız kardeşimi bir elektrik kazasında kaybedince onun mezarı başında bu defa serbest vezinle şiiriler yazmak ihtiyacını duydum.” diyor.

Türk edebiyatının müstesna isimlerinden olan şair yazar Yavuz Bülent Bakiler 89 yaşında vefat etti. Arı ve duru dilinden Türk edebiyatına önemli eserler bırakan Bakiler, Ayşe Böhürler tarafından çekilen Orhun Yazıtları'ndan Nobel'e Türk Edebiyatı adlı belgeselde kendi şiir yolculuğunu anlatmaya Analar adlı şiirinin hikayesiyle başlıyor:

“Garibin anası pencerelerden

Yanık türkülerle yollara bakar

İncecik yüzünde her akşam üstü,

Çizgi çizgi, nokta nokta bir efkar”

Bu benim serbest vezinle yazmış olduğum bir şiir. Ben serbest vezne 1953 yılında geçtim. Şiire doğrudan doğruya koşma tarzında.23 Nisan 1936 tarihinde ben Sivas’ta doğdum. Sivas bizim halk şiirimizin harman olduğu bir şehirdir. Cumhuriyet Üniversitesi’nden bazı arkadaşlarımın bana anlattıklarına göre Sivas 750 civarında halk şairimizi yetiştiren bir şehir. İşte ben 750 halk şairi yetiştiren bir şehirde doğdum ve büyüdüm. Dolayısıyla ilk çocukluk yıllarım tamamen halk şiirini dinleyerek, halk şairlerinin sazlarına ve sözlerine kulak vererek geçti. Onlar gibi yazmaya özenerek elime kalemi aldım. Lisenin ikinci sınıfına kadar bu böyle devam etti.

KIZKARDEŞİMİ KAYBEDİNCE ONA ŞİİR YAZDIM

Lisenin ikinci sınıfında 14 yaşında bir kız kardeşimi bir elektrik kazasında kaybedince onun mezarı başında bu defa serbest vezinle şiiriler yazmak ihtiyacını duydum. Ve yazmış olduğum şiirler o yıllarda İstanbul’da çıkan Türk Sanatı Dergisi’nde yer aldı. Ben böylece 1952-1953 yılında bir Anadolu şehrinden İstanbul basınına selam göndermeye başladım.

Şiire ilk adımım halk şiiriyle başladı. Ama daha sonra hem klasik şiirimizin hem aruz veznimizin tesiri altında kalarak şiirlerimi daha rahat bir söyleyişle ortaya koymaya çalıştım. Diyor ki Cahit Sıtkı merhum: “Şiir kelimelerle güzel sanatlar, güzel şekiller kurmak sanatıdır. Ama bu kelimeler bize bir anne sıcaklığıyla gelir, bize bir sevgili yüzüyle gelir, bizi bir dost ruhuyla kucaklamaya başlar.” Yani kelimelerin bir anne sıcaklığı içerisinde, bir sevgili yakınlığı içerisinde, bir arkadaş muhabbeti içerisinde insana yakın olması gerektiğini söylüyor. Ben de bütün şiirlerimde ve bütün nesirlerimde yaşayan Türkçenin, canlı Türkçenin kayıtsız ve şartsız takipçisi oldum. Şiirlerimin öyle sanıyorum ki en büyük özelliklerinden birisi budur.

BİRİNCİ YENİ: VEZİNSİZ, KAFİYESİZ ŞİİR

Bizim hem halk şiirimizin hem klasik şiirimizin takip etmiş olduğu yol belli. Ama Cumhuriyetin ilanından sonra Batı dünyasından bize Orhan Veli’nin, Melih Cevdet’in ve Oktay Rıfat’ın getirmiş oldukları yeni bir şiir anlayışı vardır. Buna edebiyatımızda Birinci Yeni ismi veriliyor. Esasen ben böyle şiirde birinci yeniler, ikinci yeniler, üçüncü yeniler gibi bir takım tasniflere girilmesine taraftar değilim. Ama edebiyatımızda böyle olduğu için ben de o ifadeyi kullanıyorum. Birinci Yeni’yi getiren veya savunan kimselerin iddialarına göre şiirde vezin ve kafiye mecburiyeti olmamalıdır. Şiir doğrudan doğruya düşüncelerimizi ortaya koyan hatta alelade bir şekilde ortaya koyan bir sanat dalı olmalıdır. Birinci yeniler şiirde vezni ve kafiyeyi kaldırdılar.

İKİNCİ YENİ MANAYI DA KALDIRDI

Onlardan sonra gelen İkinci Yeniler de şiirde vezni ve kafiyeyi kaldırmakla birlikte manayı da tamamen bir tarafa ittiler ve onların öncülerinden birisinden bizzat dinlediğime göre, “şiir manasızlığın manasını işleyen bir sanat dalı olmalıdır” dediler. Buna şahsen benim sureti katiyetle akıl erdirmek mümkün değildir. Çünkü manasızlığın manasına halkımızın, münevverlerimizin nasıl bir etiket yapıştırdığı meydandadır.

O bakımdan benim şiirlerimin kayıtsız ve şartsız bir manası vardır ve benim şiirlerimde kayıtsız şartsız halk şiirimizden ve klasik şiirimizden bazı özellikler bulunmaktadır. Bu bakımdan ben gerek Birinci Yeni tarzında gerek İkinci Yeni tarzında yazan kimselere herhangi bir tarizde bulunmamakla beraber kendi tarzını devam ettirmeyi şartların şartı olarak görüyorum.

MİLLET EDEBİYATI OLAN TOPLULUKTUR

Batı dünyasının önemli kalemlerinden olan Honoré de Balzac diyor ki; “Millet edebiyatı olan topluluktur.” Bu tarife yüzde yüz imza atan bir kimseyim ben. Millet, edebiyatı olan topluluktur, doğru. Çünkü edebiyatın temel malzemesi dildir. Dilsiz bir millet düşünmek ve dilsiz bir edebiyat iddia etmek mümkün değildir. O bakımdan dilin hem millet hayatında hem kişi hayatında anlatılmayacak kadar bir önemi vardır. Batı dünyası dilin insan hayatında ve millet hayatında büyük önemini bildiği için çocuklarını daha ilk eğitim sisteminden itibaren lider seviyesinde yetiştirmek yoluna gitmektedir. Nasıl? Mesela resmi rakamla söylemek durumundayım: Batı dünyasında 8 yıllık eğitimden geçen çocukların ders kitaplarında 71 bin kelime vardır. Bu rakam Japonya’da 44 bindir, bu rakam İtalya’da 32 bindir, bu rakam Atatürk’ün ifadesiyle çağdaş medeniyet seviyesine sıçramak mecburiyetinde olan Türkiye’de 6-7 bin civarında değişmektedir ve bizim çocuklarımız da bu 6-7 bin kelimenin maalesef yüzde onuyla düşünmekte ve konuşmaktadırlar.

71 bin kelimeyle düşünen, konuşan ve yazan nesillerle 6-7 bin kelimenin yüzde onuyla düşünen, konuşan ve yazan nesiller elbette bir olmaz. Batı edebiyatı elbette bizim edebiyatımızdan zengin olur. Batı felsefesi elbette bizim felsefemizin önünde olur ve Batı tekniği elbette bizim tekniğimizi katlar. Namık Kemal’in Batı’daki ilim adamlarının görüşüne yüzde yüz uygun olan bir tespiti var. Diyor ki; “İnsanlar akıllarını bildikleri kelime nispetinde kullanırlar.” Yani bir insan ne kadar çok kelime bilirse aklını o nispette iyi kullanabilir. Önüne konulan bir kitabı rahatlıkla okuyup anlayabilir, kendisine yapılan hitabı kavrayabilir ve kendisin çok rahat bir şekilde ortaya koyabilir. Bir insan ne kadar az kelime bilirse meselelerimizi çözmekte, önüne konan kitapları okumakta, anlamakta ve kendini ifade etmekte o kadar zorlanır. Bu görüldüğü gibi kelimenin hem insan hayatında hem edebiyat dünyamızda nasıl bir şah damar değerinde olduğunu ortaya koyan çok açık, çok doğru, çok kesin ilmi tespitdir.

NECİP FAZIL ÇİZGİSİ VE BENİM ŞİİRİM

Cumhuriyet devri edebiyatımızın yazarlarının eserlerini dikkatle gözden geçirdiğim zaman görüyorum ki onların bugünkü nesle nazaran çok daha zengin bir edebiyat dünyaları var. Zengin bir edebiyat dünyaları olduğu için eserleri bugünkü eserlerden, şiirleri bugünkü şiirlerden çok daha güzel, çok daha göz kamaştırıcı nitelikte. Cumhuriyet devri şairlerimizin ben eserlerini biraz edebiyata merakım olduğu için dikkatle gözden geçirdim. Benim en çok beğendiğim şairlerin başında Necip Fazıl geliyor. Necip Fazıl Kısakürek bizim Cumhuriyet devri edebiyatımızın en büyük şairlerinden ve en büyük ediplerinden birisidir. 1987 yılında İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi’nde bir zamanların Başbakan Yardımcısı, Demokrat Parti’nin ileri gelen bakanlarından ayrıca edebiyatımızın değerli kalemlerinden birisi olan Samet Ağaoğlu’yla bir görüşmemiz oldu. Sohbet esnasında Samet Ağaoğlu bana dedi ki merhum; “Necip Fazıl bir dehadır ve 100 yılda bir Türkiye’ye Necip Fazıl çapında edebiyatçımız ya gelir ya gelmez.” Ben bu görüşe yüzde yüz katılan bir düşünce içerisindeyim. Gerçekten Necip Fazıl bir dahi olarak geldi ve edebiyatımıza şiirde de romanda da tiyatroda da hikayede de, sair konularda da mükemmel örnekler vererek ve gök kubbemizi adeta ebem kuşağı güzellikleriyle süsleyerek ahirete intikal etti.

Benim şiirlerimle ve nesirlerimle ilgili değerlendirmelerde bulunan bazı edebiyatçılarımız diyorlar ki; “Yavuz Bülent Bâkiler, Necip Fazıl ve Arif Nihat Asya çizgisinde şiire ve nesre başlamıştır.” Doğru, yüzde yüz doğru bir tespit. Şiirlerimde ve nesirlerimde Necip Fazıl’ın ve Arif Nihat Asya’nın tesiri ayan beyan gözükmektedir. Bizim eski edebiyatımızda da bildiğiniz gibi bir usta çırak münasebeti vardır. Cumhuriyet devri edebiyatımızda da bir usta çırak münasebeti öz konusudur. Ben şiirde ve nesirde hem Necip Fazıl’ı hem Arif Nihat Asya’yı devrinin en kuvvetli kalemleri olarak, en kuvvetli isimleri olarak gördüğüm için onların tarzında halk şiirinden de almış olduğu bir ilhamla hareket ederek eserler vermeye, örnekler vermeye çalıştım. Ne dereceye kadar başarılı olduğumu edebiyat tarihçilerimiz herhalde ortaya koyacaklardır veya okuyucular bu konuda karar vereceklerdir.

Bizim Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrimizin bana göre en abide şahsiyeti Mehmet Akif Ersoy’dur. Mehmet Akif çapında bir fikir ve sanat adamımızı kolay kolay göstermek mümkün değildir. Mehmet Akif bir kere müspet ilimler okuyarak hayata atılmış bir şairimizdir, edibimizdir. Fakültede okuduğu yıllarda Fransızcayı kendi imkanlarıyla öğrenmiştir. Ama babasının gayretiyle Arapçayı ve babasının yakın arkadaşlarından Esat Hocanın gayretiyle de Farsçayı öğrenmiştir. Mehmet Akif merhum Türkçeyi çok güzel bir şekilde konuşmasının yanında Arapçayı, Farsçayı ve Fransızcayı mükemmel bilen bir kimsedir.

Bununla şunu söylemek istiyorum: Mehmet Akif Doğu ve Batı dünyasını bütün incelikleriyle araştıran, benimseyen gören ve bunun güzelliklerini ortaya koyan buradaki noksanlıkları ortaya koyan bir mütefekkir şairimizdir. Bizim edebiyatımızda atom ilminden ilk defa bahseden Mehmet Akif merhum olmuştur ve Türkiye’nin kalkınması, çağdaş medeniyet seviyesine yükselmesi için Türkiye’nin hangi yollardan geçmesi gerektiğini Akif kadar doğru çizgilerle ortaya koyan ikinci bir edibimiz, ikinci bir şairimiz yoktur. Örnek bir adamdır. Nitekim 1936 yılında hakkın rahmetine kavuştuğunda devrin fikir ve sanat adamlarından Hüseyin Cahit Yalçın’ın Mehmet Akif’le ilgili bir açıklaması var. Diyor ki: “Akif vefat etti. Ben Akif’in tabutu karşısında derin bir saygıyla eğiliyorum. Şunu hemen söylemeliyim ki; Akif’le bizim aramızda vatanperverlik dışında ortak bir nokta yoktur.”

Fakat Akif’in hayatı şiirlerinden daha muhteşemdir, Akif müstesna bir şahsiyet olarak yaşamış ve ahirete intikal etmiştir. Şimdi, taassubun en büyük düşmanı Akif’tir. Cehaleti bizim en büyük düşmanımız olarak gören ve gösteren insandır. İlmin en büyük hayranlarından birisi Mehmet Akif’tir. Edebiyatımızı en güzel noktalarla ortaya koyan kimselerden birisi Akif olmuştur. Ama aşağı yukarı halkının yüzde 75’inin müspet ilimlerden ve edebiyattan uzak olduğu bir diyarda Akif hakkında çok yanlış düşünceler içerisinde olan kimseler de ortaya çıkmaktadır. Ben Türkiye’nin aşağı yukarı 44 vilayetinde Mehmet Akif’i çeşitli konferanslarla ortaya koymaya çalıştığım için biliyorum. Mesela bir takım insanlar Akif’in Mısır’a başındaki fesi çıkarmamak için kaçıp gittiğini iddia etmektedirler. Bu bütün Ummanları dolduracak kadar bir yanlış değerlendirmedir. Bu yerle gök arasını dolduracak kadar bir büyük iftiradır. Çünkü Akif’in Mısır’a gitmesiyle fes çıkarma veya fes giyinme arasında hiçbir irtibat yoktur. Akif beş defa Mısır’a gitti beşinci gidişinde de şapka inkılabı henüz yapılmamıştı. Şapka inkılabı yapılmış olsaydı bile Akif bir devlet memuriyetinde olmadığı için şapka giyinmek mecburiyetinde değildi. Kaldı ki fesin Türklükle ve İslam’la uzaktan ve yakından kıl kadar alakası yoktur. Bilindiği gibi fes Frigyalılar devrinde Frigya kralı Midas için hazırlanmış bir serpuştur. Midas’ın eşek kulağına benzer kulakları olduğu için öyle bir serpuş, öyle bir başlık icat edilmiştir. Fes Frigya’dan Avrupa’ya geçmiştir ve II. Mahmut zamanında Avrupa’dan fes bize gelmiştir. Fesin esas kaynağı Avrupa. Oradan bize gelmiştir ve II. Mahmut devrinde fes bizim başımıza zorla geçmiştir, II. Mahmut’un emriyle fermanlarıyla. Festen 100 yıl kadar sonra Atatürk Kastamonu’da halkı şapkayla selamlamıştır. II. Mahmut zamanında fese şiddetle itiraz edenlerin torunları bu defa şapkaya itiraz etmişlerdir. Neden? Kafanın içerisi değişmediği için. Akif bunları çok iyi gören ve bilen bir mütefekkir şairimizdir. Akif’in fes yüzünden çıkıp Mısır’a gittiğini iddia eden kimselerin iddialarının gerçekle uzaktan yakından kıl kadar ilgisi yoktur. Akif kadar cehalete, Akif kadar taassuba, Akif kadar miskinliğe, Akif kadar yanlış tevekkül anlayışına yumruk sıkan, itiraz eden, baş kaldıran ikinci bir şairimiz yoktur. Onun için Akif şiirlerinde diyor ki;

Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını.

Veriniz hem de mesainize hem de son süratini

Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız

Çünkü milliyeti yok ilmin sanatın, yalnız

İyi hatırda tutun ettiğim ihtarı demin

Bütün edvarı terakkiyi yarıp da geçmeniz için

Kendi mahiyeti ruhiyeniz olsun kılavuz

Çünkü beyhudedir ümmidi selamet onsuz.

Yani Akif diyor ki Batı’nın ilmini ve sanatını alın. Çünkü ilmin ve sanatın milliyeti yoktur. Yalnız Batı’nın ilmini ve sanatını aldığınız zaman katiyen kendi kültür değerlerinizden kopmayın, kendi dilinizi kendi dini inancınızı, kendi tarih şuurunuzu, geleneklerinizi ve göreneklerinizi bir tarafa itmeyin. Eğer kendi kökünüzden, kendi kültür değerlerinizden koparsanız Batı’nın ilmiyle ve sanatıyla ayakta durmanız, hürriyetinizi muhafaza etmeniz mümkün değildir diyor. Bu yüzde yüz doğru bir tespittir.




Yorumlar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...

10 saniye sonra yönlendirileceksiniz...