Canımdan aziz kârilerim gene merhaba!
Cins-i latifin ziynete ve şebâbete düşkün olduğunu herhalde hepiniz ikrar edersiniz. Cildinin rengi ne olursa olsun bütün kadınlar ışıltıyı seviyor, billur avizeler gibi yalnız haneleri değil, sokakları da sadece kendileri aydınlatsın istiyorlar! Huda’nın hikmeti işte, ne denir...
Tabii fakirin zevce-i pâkîzesi de bu hikmetten hissesine düşeni fazlasıyla almış! Pudralar, fondötenler, karınca yağları, bilmem neden mamul sabunlar, şişe şişe iksirler, kutu kutu kremler filan. Diş fırçamı güç bela sıkıştırdığım banyo dolabının kapağını açmayagöreyim, cümbüşlü Pera vitrini gibi!
Meğer geçende instakıran mıdır instegirem midir her ne haltsa, orada bir iksir görmüş, akşam saat bilmem kaçla kaç arasında cilt kendini yeniliyormuş da tam o vakit bu iksiri şöyle veçh-i mübâreğine azıcık sürüverince bilemedin üç aya tenin cillop gibi oluyor, yılların çizdiği o kaba çizgiler şıppadanak kayboluyor, yüzceğizin adeta bebeksi oluveriyormuş! Bütün bu nazik ve son derece mahfi malumatı mutfak kapısını kapatıp fısıltıyla telefonda konuşurken işittim.
Neden sonra bizimki şıkır şıkır giyinmiş, yanıma indi, “bey, komşu kahveye çağırdı, iki laf edip gelirim” diye destur alıp çıktı. Aman bildiğime uyanmasın diye, kafamı kitaptan kaldırmadan peki kuzum, dedim, gitti.
Meğer bizim Aktar Sebati’de varmış aradığı, uğramış; “falan feşmekan diye maruf iksir var mı, bir ahbabım soruyor da bey amca” filan deyip iksiri cep etmiş.
Alı al, moru mor eve geldi; ben, aman sezmesin şüphelendiğimi, diye her zamankinden daha sakin açtım kapıyı. Hemen odasına çıktı, azıcık oyalandı, sonra indi aşağıya.
Yalandan yere, eee neler yaptınız, yine kimin kulaklarını çınlattınız filan diye takıldım. Yok ayol, havadan sudan lafladık işte filan, dedi, sustu. Hiç üstüne varmadım. Fakat içim içime sığmıyor tabii.
Bu fakirin saçları 40 yıldır mütemadiyen ve peyderpey terk ediyorlar başımı, sakallarım neredeyse kar yağmış gibi, yüzüme üşüşen birkaç parça ben var, alnım (herhalde fazla secdeye varmaktan olacak!) biraz örselenmiş, göremiyorum diye kıstığım gözlerimin kenarları eğri büğrü çizgilerce istila edilmiş, hâsılı zaman içimden geçmiş!
Neyse, ertesi gün hatun kış hazırlığı gerek, gel yufka açıp makarna keselim, diyen komşulara yeldirince ben daldım yatak odasına. Zulaları biliyorum, şırrakk diye buldum iksiri! Sağa sola sakladığım küçük bir kavanoza birkaç parmak doldurdum, şöyle üzerini de serçe parmaklarımla düzletip kendimi elevermeyeyim diye aldığım yere, aldığım gibi koydum. Geçtim aynanın karşısına bilumum eskiyen yerlerime sürdüm, ha sürdüm. Üç gün, beş gün derken benim çehre açıldı, bıçak yarası gibi çizgiler birer ikişer kayboldu, yüzüm sanki “âyine-i pür-tâb-ı mücellâ” kesildi! Hatta dükkânda hatunla pineklerken içeri giren toy delikanlı, Baba Rüstem, Bencamin Batın mısın, nedir? Giderek gençleşiyor gibisin, subhanallah diye ünleyince hatun işkillenir gibi oldu. Dedim yavrum, o dediğin gavuru tanımıyorum, fakat biz ağzımızdan Huda virdini eksik etmeziz, ömrü veren Allah, cildimize taravet ve letafet ihsan edivermiş, çok mu?!
Neyse oğlan çıktı, gözlerinde istifhamla bana bakan hatuna, “çocuk şaşırdı pakizem, bende gördüğü o ışıltı, zât-ı ismet-penâhınızın mâh yüzünden yansıyan ziyâ idi”, dedim.
Hadi oradan, der gibi baktı, zorla gülümsedi, sustu...
Hâsılı, böyle bid‘atlere inanmayın beyler, siz virde devam edin!
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.