Psikiyatr Dr. Nedim Havle, Terörizmin Anatomisi: Psikolojik, Sosyal ve İdeolojik Bir Sentez adlı kitabında, genellikle politik ve güvenlik ekseninde ele alınan terörizmi, psikolojinin merceğinden değerlendiriyor. 1,5 yıllık titiz bir çalışmanın ürünü olan kitap, şiddetin ardındaki insan zihnini, radikalleşmenin psikodinamik süreçlerini ve toplumsal travmaların bireysel yansımalarını inceliyor. Dr. Havle ile, terörün insani boyutunu, psikolojik farkındalığın bu alana ne kazandırabileceğini ve kitabın ortaya çıkış sürecini konuştuk.
Bu çalışma, yaklaşık 1,5 yıl süren yoğun bir hazırlık döneminin sonunda ortaya çıktı. Bu süreç benim için adeta ilmek ilmek dokuduğum, oldukça zahmetli ve yoğunlaşma gerektiren bir yolculuk oldu. Yola çıkış motivasyonuma gelince; bir psikiyatrist olarak, terörizmin genellikle siyasi veya askeri bir çerçeveye sıkıştırıldığını, ancak meselenin insani ve psikolojik boyutunun çoğu zaman göz ardı edildiğini görüyordum. Amacım, bu karmaşık olguyu sadece “ne” olduğuyla değil, “neden” ve “nasıl” ortaya çıktığıyla anlamaya çalışmaktı. Bu nedenle, temel dayanak noktam psikoloji bilimi olmakla birlikte, olgunun bütüncül doğasını yansıtabilmek için sosyoloji, siyaset bilimi ve iletişim gibi alanlardan da yoğun bir şekilde faydalandım. Nihai hedefim, teröre dair daha bilinçli ve analitik bir bakış açısı sunarak, bu küresel sorunla mücadelede yeni düşünce kapıları aralamaktı.
SADECE BİR GÜVENLİK SORUNU DEĞİL
Teröre sadece bir güvenlik sorunu olarak bakmak, hastalığın semptomlarını tedavi edip kökenindeki nedenleri görmezden gelmeye benzer. Psikolojik farkındalık ise bizi tam da bu noktada, şiddetin görünen yüzünün arkasına bakmaya zorlar; silahın arkasındaki ‘insanı’ anlamaya davet eder. Çünkü o insanın ruhsal çatışmalarını, kimlik krizlerini, aidiyet arayışını veya travmalarını anladığımızda, şiddetin onun zihninde nasıl bir ‘çözüm’ yanılsamasına dönüştüğünü de deşifre etmeye başlarız. Ceza hukukçusu Faruk Erem’in meşhur sözü burada yol göstericidir: “Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar…” İşte psikoloji, o insanın hikayesine odaklanır. Bu anlayış bize ne kazandırır? Öncelikle, bizi kısır bir döngü olan “vur-karşılık ver” sarmalından çıkarır. Bunun yerine, radikalleşmeyi daha en başında önleyecek, toplumu bu tür ideolojilere karşı daha dirençli kılacak, kanıta dayalı ve insancıl politikalar üretmemiz için bir yol haritası sunar. Yani, psikolojik perspektif, sorunun kökenine inerek kalıcı çözümler üretmenin ve sadece bugünün teröristiyle değil, yarının potansiyel radikalleşme riskiyle de mücadele etmenin anahtarını sunar.
Psikoloji, terörü bir sözlüğe veya ceza kanununa hapsetmeye çalışmaz. Bizim sorduğumuz soru “Bu eylemin adı nedir?” değil, “Bu eylemi yaptıran psikoloji nedir?” sorusudur. Bu açıdan baktığımızda, terörün özünde bir “performans şiddeti” olduğunu görürüz. Amaç, sadece o an orada bulunan kurbanlara zarar vermek değildir; asıl hedef, o eylemi izleyen milyonların zihninde bir korku ve güvensizlik iklimi yaratmaktır. Şiddet, bu anlamda korkunç bir propaganda aracına, bir mesaj iletme yöntemine dönüşür. Peki psikoloji her şeyi açıklayabilir mi? Elbette hayır. En büyük eksiği, tek başına yetersiz kalmasıdır. Bir psikiyatrist olarak bunu netlikle söyleyebilirim: Bireyin ruh dünyasına odaklanırken, onu çevreleyen sosyal, siyasi ve ekonomik yapıyı göz ardı edemeyiz. Bu yüzden kitabımda da ısrarla vurguladığım gibi, psikolojik analizler mutlaka diğer sosyal bilimlerle konuşmak, onlarla bütünleşmek zorundadır.
KİTABIN EN BÜYÜK İDDİASI BİR SENTEZ SUNMAK
Bu kitabın en büyük iddiası, adında da belirttiğim gibi bir ‘sentez’ sunmak. Dolayısıyla, en büyük zorluk da tam olarak buydu: Farklı disiplinlerin –psikoloji, sosyoloji, güvenlik çalışmaları– bakış açılarını, kavramlarını ve teorilerini alıp, terörizm gibi tek bir olguyu açıklayan, tutarlı ve bütüncül bir yapıya dönüştürmek. Bu, bir yapbozun parçalarını birleştirmekten çok, farklı materyallerden yeni bir alaşım yaratmaya benziyordu. Her bir parçanın kendi ağırlığı ve mantığı vardı ve bunları birbiriyle uyumlu hale getirmek, hazırlık sürecinin en temel entelektüel mesaisiydi. Terörizm doğrusal bir hikâye değil; iç içe geçmiş, birbirini besleyen süreçlerden oluşuyor. Örneğin, ‘radikalleşme’ sürecini anlatırken ‘ideoloji’den, ‘propaganda’yı anlatırken ‘terörist ağlar’dan bağımsız konuşamazsınız. Bu nedenle, okuyucunun da fark edeceği gibi, bazı kavramlar kitabın farklı bölümlerinde, farklı açılardan yeniden ele alınıyor. Bu bir tekrar değil, konunun o girift, sarmal yapısına sadık kalma çabasıdır. Bu organik bağı korurken, kitabı okuyucu için takip edilebilir ve anlaşılır kılmak, sürekli dikkat gerektiren bir dengeydi.
Modern hayatın kendisi de belirsizlikler ve krizlerle dolu; bu da psikolojik kaynaklarımızı sürekli olarak zorluyor. Terörizm ise bu mevcut anksiyeteyi kasıtlı olarak hedef alır ve derinleştirir. Unutmamalıyız ki terörün asıl hedefi, patlamanın olduğu yer değil, o patlamanın görüntüsünü izleyen milyonlarca insanın zihnidir. Amaç, gündelik hayatın güvenliğini yok etmek, toplumu korkuyla felç etmek ve bizleri birbirimize düşman etmektir. Dolayısıyla, psikolojik kaynaklarımızı korumak, aslında terörün en temel stratejik hedefine karşı koymaktır. Bireysel ve topluluk düzeyinde en temel koruyucu kalkanımız sosyal bağlarımızdır. Terör, insanları izole ederek, yalnızlaştırarak ve birbirine güvensiz hale getirerek zemin bulur. Buna karşı en iyi koruyucu, aile, arkadaşlar ve komşularla kurulan güçlü, destekleyici ilişkilerdir. Travmatik bir olay sonrasında bireyi ayakta tutan, acısını paylaşabileceği ve güvende hissedebileceği bir sosyal ağın varlığıdır. Toplumsal dayanışmayı güçlendiren, farklı gruplar arasında diyaloğu teşvik eden ve kimsenin kendini dışlanmış hissetmediği kapsayıcı bir toplum yapısı, radikalleşmenin ve terörün panzehiridir.
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.