Evet; Çin ve Hindistan 20. Asrın ortalarında,
ve
gibi iki liderin riyâsetinde siyâseten ve hukûkî olarak istiklâllerini elde ettiler.
ekonomik cihetten
, Çin ise en katı ve koyusundan
yolunu seçti.
uluslararası siyâsette,
ve
karşısında üçüncü bir damar açtı ve
savundu. Hatta bu hareketin liderliğini yaptı. Hem Atlantik hem de Sovyetler ile yakın ilişkiler kurdu. Çin ise ilk başta tercihini Sovyetler’den yana yaptıysa da, daha sonra
Sovyetler’in en azılı hasımlarından birisi
oldu.
bu durumu değerlendirdi ve
1970’lerden başlayarak Çin ile yakınlaştı
. Bu yakınlaşmanın esbâb-ı mûcibesini daha sonra anladık. Mesele sâdece dünyâ komünist hareketini zayıflatmak değilmiş. Esas gâye, artık verimlilik düşüşü yaşayan ve vergiler ve ücretler üzerinden ağır mâliyet artışlarına mâruz kalan
, insanın değer taşımadığı, sopa zoruyla idâre edildiği bu kalabalık, itaatkâr ve aç memlekete aktarmakmış. 1970’lerin sonu ve bilhassa
en verimsiz,
emek yoğunluklu sektörlerden
başlayarak sanayi kapitalizmi Çin’i mesken tutmaya başlamıştı.
Çin’in
sermâye yoğunluklu sektörleri de çekmeye başladığı
seneler oldu. Bu devir teslim başlangıçta Batı’ya hârika günler yaşattı. Senaryo basit olarak şöyle işliyordu: Üretimi Çin’e yıkmak, sınırsız bastığı Dolarla bu artığı çekmek, kamuoylarının tüketim standartlarını devâm ettirmek…