
Görüyorsunuz açık, apaçık bir soru bu. 20 Ağustos''ta Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü''nce gözaltına alınan ve aynı gün sorgu odasından ölüsü çıkan Nijeryalı Okey nasıl öldü?
Ölüm –iddia edildiği gibi- “gözaltına alınmış şahısın” odada bulunan bir polisin silahını almaya teşebbüs etmesiyle oluşan “boğuşma” sırasında tabancadan çıkan kaza eseri bir kurşunla mı gerçekleşti, yoksa bambaşka bir gelişmenin sonucu olarak mı?
Biliyorsunuz, bu “bambaşka”yı destekleyen iddialar da var ortada: Okey ile aynı anda gözaltına alınan ve alt katta bir odada tutulan M.O., yukarı kattan “önce çığlıklar, sonra bir el silah sesi” geldiğini söylüyor.
Basit sorumuzu tekrarlayalım: Festus Okey nasıl öldü?
Ve de: Ölümünün üzerinden 19 gün geçtiği halde ortada niçin ciddi bir açıklama yok?
Tamam, diyelim, 1 Mayıs''ta Masis Kürkçügil''i tokatlayan polis memuru “maskeli” olduğu için, olayın üzerinden dört ay geçmesine rağmen, bir türlü teşhis edilemedi! (Aslında çok tuhaf doğrusu; eşkâli milyonlarca televizyon seyircisini malumu olan bir “maskeli”yi bile bulamayan bir İstihbarat''tan ne hayır gelir millete ve memlekete. Dolayısıyla, “maskeli”nin teşhisi de –Okey''inki gibi- Beşir Atalay''ın el atması gereken dosyalar içinde yer alıyor.)
Ama Okey''in ölüm mahallinde bulunanların durumu böyle değil ki... En azından “maskeli” değiller.
Ama ortada hâlâ (19 gün) dişe dokunur bir açıklama vs yok.
Konuyu gözden geçirirken kimsenin hakkını yemeyelim: Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin''in bir televizyon kanalında olaya ilişkin dile getirdiği tepki çok yerinde doğrusu. Şahin, “Bir insan, gözaltında nasıl ölür? Hangi nedenle ölmüştür?” diyor. Çok haklı; gördüğünüz gibi o da –aynen- bizim sorumuzu tekrarlıyor. Ancak arada önemli bir fark var: Şahin, bizim gibi soru soracakların safında değil, cevap vereceklerin safında yer alıyor. Neyse, yeni bakanımızı çok da sıkıştırmayalım. Hiç değilse tepkisi yerinde ve “Çok kısa sürede sonuç beklediğimizi ifade edebilirim” diyerek –şimdilik- umudumuzu artırıyor.
(Yeni gelmişken, Şahin''in Trabzon F Tipi Cezaevi''nde (hem de “F Tipi”!) tabanca kullanılmasıyla ilgili yaptığı açıklamayı da hatırlatayım. Şahin, “Beni asıl ilgilendiren konu; o silah o cezaevine nasıl girdi?” diyor. Bu yerinde soru da beni gülümsetti. Şahin –gerçi- ilk kez Adalet Bakanı ama hükümete yeni adım atan bir siyasetçi değil ki... Bugüne kadar sorumlusu olmasa da cezaevlerine ilişkin bu “ülke gerçeği”ni bilmiyor muydu?)
Birkaç gün önce bir televizyonun haber saatinde (hem de “duayen”lerden bir “anchorman”in hazırlayıp sunduğu bir haber saati) bir gün öncesinin gecesinde polisin Beyoğlu''nda gerçekleştirdiği “sürek avı”ndan söz ediliyordu. Söz konusu “av”ın hedefi özellikle İstanbul''da yaşayan siyahlardı. Polisin eli son çıkan kanunla çok rahatlamış bulunduğundan, cadde, sokak, kafe, bar, aklınıza gelen her yerde siyah kontrolü son hızla sürdürülüyordu. Tahmin ettiğiniz gibi, bol efektli, bol laflı bir haberdi bu. Yani özetle son derece gayri ciddi, göçmenler-sığınmacılar söz konusu olduğunda dünyadan son derece habersiz bir haberdi bu.
Şöyle bir düşündüm. Avrupa Birliği ülkelerinde göçmenlerin-sığınmacıların-“kağıtsızlar”ın yaşadıkları sıkıntılar ve söz konusu ülkelerin toplumlarının –hiç değilse bir kısmının- bu önemli sorun karşısında aldıkları tavrı ve medyalarının yaptıkları haberleri hatırladım. Türkiye gerçekten acımasız, kayıtsız ve de en kötüsü anlayışsız insanların ülkesi.
Konuyla ilgili Avrupa''yı göklere çıkarttığım filan sanılmasın. En tazesinden bir örnek olarak YouTube''de iki Arnavutun Yunanistan''daki bir karakolda yediği dayağı seyredebilirsiniz. Ayrıca, 70''li yılların başında, yani T.C. pasaportu taşıyanlara vize uygulanmadığı bir çağda bile sınırlarda görevli polislerin sırasında ellerindeki tabancayla oynayarak canlarının istediği yolcuları gerisin geriye nasıl postaladıklarına bizzat şahit olmuş birisiyim. (Hatta bu konuda, Güneydoğu''dan gelip Fransa''ya giriş yapmak isteyen iki “terzi”yi savunduğumuz için sınır polisinin –ortada hiçbir neden yokken- bizi İşviçre''de bir gece geçirmeye mecbur ettiklerini de hatırlatayım; hatırlatayım ki, polisin bizimle uğraşmayı seçmesi üzerine Fransa''ya giriş yapabilen “terziler” bugün belki bu yazıyı okuyup öğrenci bütçesinden otele ödediğimiz 120 İşviçre Frangını iade ederler!)
Bir internet sitesinde de şöyle bir yorum çıktı karşıma: Türkiye''deki “siyahlar”, büyük ölçüde, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık-yolsuzluk gibi işlerle geçinmektedirler.
Görüyorsunuz; Türkiye kalkındıkça, Avrupa''nın ırkçı-ayrımcı çevrelerinin bakış açıları kolaylıkla kabul görebiliyor. Türkiye''nin “siyahları”, Fransa''nın ya da Almanya''nın “Türkleri” ya da “Müslümanları”, çok bir şey fark eder mi?
Bugün Türkiye''de 160 bini “oturma izinli”, 1 milyona yakın “yabancı” yaşadığı söyleniyor. Yüzbinlerce “kaçak işçi”, dile kolay... Fakat biliyoruz ki, kalkındıkça bizi de içine alan bu büyük soruna ilişkin ortada hemen hiçbir çalışma yok. Polisiye önlemler dışında tabii ki...
Bir yıl önce bu köşede yayımladığım “Afrikalı İstanbullular” başlıklı yazıda konuyu aklımın erdiği kadarıyla anlamaya ve anlatmaya çalışmıştım. Geçen bir yıl içinde –Okey''in ölümü dışında- bir değişiklik olmadığı için bu yazıyı yarın yine önünüze getireceğim...
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.