
Türk sinemasının izlediği yollardan biri olmak durumunda 'gerçekçilik' tarzında bir film olarak görülen, İsmail Güneş'in yönettiği Gülün Bittiği Yer, sosyal hayatta kabul edilmez bir konum olan işkenceyi ele alıyor. 'Gerçekçi' anlatıların karşı konulmaz bir yanı olan 'reddedilemezlik'leri, ilk başta seyirciyi/okuyucuyu/dinleyiciyi maalesef teslim alır. Bütün literatür denemelerinde bu tarz anlatım tekniklerine, inceliklere, estetik değerlere neredeyse bakılmaksızın üstün kabul görür durumdadır -bir dokunulmazlığı vardır. Hayatın aksayan yanlarını dile getiren ve olayları birebir gerçekliğe yakın bir spektrumda veren resim, fotoğraf, edebiyat, tiyatro ve sinema çalışmaları, daha ilk elde muhatapları ve eleştirmenleri çaresiz bırakır bir noktadadırlar. Olaylar gerçek hayatta nasıl cereyan ediyorsa, 'sanat' eserinde de aynı perspektifte verildiğinde muhatapları o denli çarpacak, vurucu bir etki meydana getirecektir! Ancak hatırlanması gereken şey, hayat ne kadar gerçeklikle bağdaşıyorsa, sanat dediğimiz süreçler bütünü de o denli kurgulamalar, tahayyül edişler, çağrışımlar, göndermeler zeminidir. Bir konuyu sanat boyutlarına taşıdığınızda artık başka bir dünyanın sentaks ve semantiğini kullanmamız gerekiyor demektir. Filmin aktığı sürece bize 'olanlar'ı olduğu gibi veriyor olması, seyircinin midesini biraz daha germekle sonuçlanıyor. 'Dayak' unsurunun gerek sözle gerek bizatihi tasviri, senaryonun bir dayak saplantısı ve sendromu gerçeğini hatırlatıyor bize. Ayrıca hayata ilişkin bir gerçekliğin hemen hemen aynen görsel dile aktarılışı, 'pornografik' bir tesir meydana getirmiyor mu? (Pornografiyi burada terminolojik anlamıyla 'kaba-çizim' olarak değerlendiriyorum.) Bugün yaşayan bütün insanlar, hepimiz görsel ve yazılı iletişimin herşeyi deşifre ve afişe edişinin psikolojik yıkımıyla karşıkarşıyayız. Buna maruz kalıyoruz ve (kendimizi koruyamazsak) elimizden hiçbir şey gelmiyor. Tv ekranları ve sokak, aslında örtülü/dolayımlı/çağrışımlı/ima edici dolayısıyla da insanın yaratılışına daha uygun düşecek ilişkiler zinciri yerine, sürekli tahrip edici 'pornografik' yani açığa vurucu imgelerle zihnimizi, ruh dünyamızı hallaç pamuğu gibi atıyor. Alışmanın/kanıksamanın zirvelerinde dolaşır olduk, artık. Utanma, ilgilenmeme, kendine odaklanma, kopma, mesafe koyma halleriyle ne kadar kendimizi bütünleştirebiliyoruz? Toplumsallaşmanın getirdiği, aslında bir köleleşmenin sarmalında ancak zavallılaşıyoruz. Şahsiyetlerin erimesi, buharlaşması, genelgeçerin hakimiyeti, aktüalitenin hükümranlığı, popüler olanın karşıkonulmaz baskınlığı altında oluşagelen saydamlaşmamız aslında içimizin boşalmasından başka birşey değil. Kendimiz olmanın önemli ve vazgeçilmez bir yolu, spiritüel varoluşçu ve şahsiyetçilik bağlamında Batı düşünce ve psikoloji öğretisi ve yapıcı eleştirel duruşuyla (Kierkegaard, Husserl, Scheler, Mauritain, Jung, Mounier, vb.) kendi medeniyet dairemizdeki tasavvuf geleneğidir. Yoksa 'büyük' sosyolojik, tarihi, siyasi hatta manevi söylemlerle kuşatılmamız, ancak içi boş birer anlatımın gölgeleri olmaktan başka birşeye yaramayacaktır.
Yine filmden hareketle, herşeyi 'gösterme'nin maalesef bir kolaylık ve yabancılaştığımız bir dert olduğunu düşünüyorum. İşkence gören gencin tümüyle elbiselerinden soyunuk görüntüsü veya işkencecilerin durmadan ağır küfürler savurması, yaratılması düşünülen çarpıcılığın aksine metafizik gerilimi zedeliyor, seyirciyi itiyor, bu unsurların hayattaki gerçekliğinden eksiltiyor. Böylesi karakter çizimleri tamamen karikatürize bir yaklaşımda kalıyor, ikna edici olamıyor, birebirin ötesinde bir başka gerçekliğin platformu olan sanatsal yaratımda o platformun ruhuna uygun bir yere oturmuyor. Filmin metafizik gerçekliğe tevafuk eden en ilginç veçhesi, 'deprem' mefhumunun yaşadığımız büyük felaketten önce mecazi de olsa tahakkuk edişi.------- Geri OKU ------------------






