
Güçlü sembollerin altında güçlü gerçeklikler yatar. Bugün artık sadece turistik bir ziyaret yeri olan Amerika'daki Ellis Adası da Türkiye'deki Haydarpaşa Garı da hayatlarını değiştirmek için yola çıkmış göçmenler için önemli bir semboldü. Her iki sembol de vaatlerin, muhteşem beklentilerin ve düşlerin eşiği gibiydi. Arkasına New York'u alarak Pasifik'e yüzünü dönen minik Ellis Adası, okyanusun öteki ucundan gelen gemilere hep kucak açtı. 1892 yılından 1954'e kadar farklı dünya ülkelerinden gelen 20 milyondan fazla insanı ağırladı... İnancı, ırkı, ideolojisi ve sınıfsal konumu nedeniyle yılgınlığa düşmüş insanlar, küskünler, çaresizler, hevesliler ve umutlular, New York kentine bu adacıktan adım atıyorlardı. Beraberinde yüklü hayallerle gelenler, New York'tan bütün Amerika'ya yayılırken, hayallerini bir an önce gerçeğe dönüştürme azmiyle yanıp tutuşuyordu. O hayaller kendi ömür sürelerinde ne ölçüde gerçekleşti, bu yeni dünyada ne kadar rahat ettiler, tartışılır ancak hiç değilse çocuklarını, geçmişte yaşadıkları kendi acılarından ve sıkıntılarından korumuş oldular.
Kentlerin sizi karşılama biçimi ve sizin o kente girerken hissettikleriniz her zaman önemlidir. Ben New York'a tabii ki ilk Ellis Adası'ndan değil, JFK Havalimanı'ndan adım atmıştım. Tıpkı yıllar önce istanbul'a Haydarpaşa'dan değil, Topkapı otogarından adım atmam gibi. Ancak her ikisinde de bu iki yeni kentle yaşadığım karşılaşma, ruhsal bir dağınıklığa yol açtı evet ama asla travmaya yol açmadı. Bu anlamda İstanbul'a Haydarpaşa'dan, New York'a Ellis Adası'ndan giren eski zaman göçmenlerinden farklı bir etki yaşamıştım.
Gurbet Kuşları filmininin bir sahnesini gözünüzün önüne getirin... Güneydoğu Ekspresiyle Maraş'tan gelen 6 kişilik Bakırcıoğlu ailesinin, Haydarpaşa'dan çıkışta yaşadığı şaşkınlığı ya da 1900'lü yılların başında Harput'dan Amerika'ya giden ergen yaşlardaki dedem, Keremoğlu Mustafa'nın durumunu hayal etmeye çalışın... Ne o ailenin, ne de dedemin içine daldıkları şehirlere ilişkin çok fazla bir fikirleri yoktu, bu anlamda onların İstanbul ve New York'la karşılaşmaları, psikolojik olarak çok daha ağır oldu. Gurbet Kuşları'nda o ailenin birlikte getirdiği değerler, alışkanlıklar ve inanışlar ile kentinkiler arasında en ufak bir benzerlik yoktu. Kitlesel iletişim araçlarının zayıflığı nedeniyle bölgeler ve kültürler arasında etkileşimin çok zayıf olduğu dönemlerdi o dönemler... Dolayısıyla kentteki uyum ve varoluş sürecinde kendi değerlerini yitirirken, yerine yenisini kurmak o kadar kolay olmuyordu göçmenler için... Nitekim pek çok göçmen gibi Bakırcıoğlu ailesinin bazı ferteleri de kentte verdikleri kavgada yenilirler...
Göçmenlik koşulları açısından geçmiş ve bugün arasında pek çok fark var elbet ama değişmeyen ve hep hayatta kalan olgular da var. Bu değişmezler arasındaki en büyük değişmez ise metropollerin her zaman kibirli, narsist ve aşırı özgüvenli bir karaktere sahip olmaları. Bu sonucın doğal bir takım nedenleri var elbet: Yenilikler ilk oradan bütün ülkeye yayılır, dev şirketlerin merkezi de bütün popüler isimlerin evleri de oradadır, en günyüzü görmemiş düşüncelerin üretilip yayıldığı, en akla gelmedik yaşam tarzlarının kendine yaşam alanı bulduğu yerdir, hava, kara ve demir yolları burada kesişir. İşte bu nedenlerle metropollerin sosyal, kültürel ve ekonomik seksapelleri çok yüksektir. Bu da kentlerin şımarmasına, snoblaşmasına neden olur. İstanbul da böyle bir kenttir ve kentin bu karakter yapısı, içinde yaşayan yerlilere de sirayet etmiştir. Bu nedenle 'istanbullular' Anadolu'dan gelenlere hep bir küçümsemeyle bakma eğilimi göstetirirler.
Benim İstanbul'a 1. göçümde nüfus yaklaşık 5 milyondu ve hala kendini 'merhaba, ben İstanbulluyum, şu kadar kuşaktır İstanbulluyum' diye tanıştıran pek çok insan bulunurdu, bu tanıştırma biçiminin paralel anlamı şuydu: Ben daha iyiyim, daha üstünüm ve aramızda kapatılması mümkün bile olmayan bir fark var...' İşte bu psikoliji, kentte sahte İstanbulluların sayısını arttırmıştı çünkü söz konusu farkı ve onun yarattığı ezikliği yalan dışında başka bir tamponla kapama şansınız yoktu.
Benim İstanbul ile ilk ilişkim biraz sıkıntılı olmuştu, öyle ki ekstrim örnekler dışında Geceyarı Kovboyu filmindeki Joe Buck karakterinin New York'la ilişkisine benzetirim bu ilişkiyi. Joe, Teksas'dan gelmişti, ben Ankara'dan (Oraya'da Elazığ'dan gelmiştim zaten.) Onu New York'un beni de İstanbul'un beton ormanı karşılamıştı. Ben okumak için o ise başka hevesler için gelmişti. Ancak nasıl onun için New Yorklular komplike, anlaşılması zor ve tuhaf bir ruh haline sahip idiyse benim için de İstanbullular öyleydi. İkimiz de fazla düz, açık ve saftık, hiç diplomatik değildik, dolayısıyla sömürülmeye ve kullanılmaya çok müsaittik. Sonuçta o kimsesiz olduğu için yenilip dönmüştü bense arkamdaki aile gücüyle yoluma devam etmiştim.
Ancak İstanbul'a ve İstanbul aristokrasisine karşı ezikliğimi yoketmem öyle kolay olmamıştı. New York bu konuda bana yardımcı oldu. İstanbul'a ikinci göçüm bu kez Ankara'dan değil de New York'tan olmuştu ve bu da işe büyük bir fark katmıştı. Bir kere dönüşüm sahiden muhteşem olmuştu, doldurduğum plaklarla ve altımda jetimle dönmemiştim memlekete, bendeki muhteşemlik tümüyle psikolojikti. Bütün dünyanın başkenti gibi duran New York'ta kariyer yapmış olmanın ve orada uzun yıllar yaşamış olmanın verdiği bir özgüven de değildi bu... Sadece İstanbul arsitokrasisinin (ya da beyaz Türklerin) batı karşısındaki ezikliği ve onlar karşısında kolayca kapıldığı aşalğılık kompleksini bilmemin verdiği bir rahatlık duygusuydu...
Peki eski bir İstanbul aşığı olan ben New York'tan geri dönünce ne hissetmiştim? Tabii ki her yabancının yaptığı gibi geldiğim yerle kıyaslamıştım... Burası da tıpkı New York gibi içinde yaşayanlara kendini daha iyi ve ayrıcalıklı hissettiren hızlı ve genç nüfusun sirküle olduğu bir kentti. Ancak bir farkla, yaşlıların ve engellilerin barınmasına izin vermeyen bir kentti İstanbul: Sanki hiç kimse bir gün gelip yaşlanmayacak gibi... Hiçbir apartman, içine tekerlekli sandalye girecek ya da merdiven çıkamayacak yaşlının orada oturabileceği düşüncesine göre dizayn edilmemişti örneğin... Yine toplu taşıma araçlarında, kaldırımlarda ve yaya üstgeçitlerinde de aynı sorun vardı. Sonra İstanbul iç içe girmiş yapıları, çok az yeşil alanı, bezdirici trafiği ve aşırı araç kalabalığıyla itici bir şehir bile sayılabilirdi. Ancak istanbul'da yaşayan kime sorsam, kimseden İstanbul'u sevmiyorum yanıtı alamıyordum. Bu şehrin en kötü mahallesinde oturan insanlar bile şehri çok seviyordu. O halde insanların bu kenti sevmesi istanbul'un dış güzelliğinden değil iç güzelliğinden kaynaklanıyor olmalıydı. Çünkü bu şehir diğer hiçbir Anadolu şehirinde olmadığı kadar büyük bir sosyal özgürlüğe sahip, kesinlikle maço bir kent değil, hatta cinsiyetsiz bir şehir. Kadınlar kendi kimlikleri nedeniyle bu kentte daha rahat... Kültürel, siyasal ve etnik olarak son derece çeşitli... Trendler burada doğuyor ve yaptığınız işi en iyi yapmak için bu kentle bir irtibatınız olması gerekiyor. Güçlü ve bu nedenle narsist... Fazla uzatmaya gerek yok. Çok yenekli bir rap sanatçısı olan Jay-Z nin neredeyse bir New York ulusal marşına dönüşen Empire State of Mind şarkısında New York için ne söyleniyorsa, aynısı istanbul için de geçerli. İşte birkaç dize: New York düşlerin yaratıldığı beton bir orman... Burada yapamayacağın hiçbir şey yok... Bu caddeler seni yeniler, dev ışıklar sana ilham verir. Eğer burada başarabilirsen her yerde başarabilirsin...'






