"Arap Aklı"nın Eleştirisi"ne dâir (I)

00:0017/12/1999, Cuma
G: 10/09/2019, Salı
Dücane Cündioğlu

Câbirî''nin Türkçe''ye çevrilen üç kitaplık dizisi, Arap Aklı''nın Eleştirisi genel başlığını taşır: 1) Arap Aklı''nın Oluşumu, 2) Arap Aklı''nın Yapısı, 3) Arap Siyasî Aklı.Türkçe çevirilerde Arap sözcüğü, daha işin başında sorun olmuş; ilkinde sözcük, aslı üzere bırakılmış, ikincisinde İslâm''a dönüştürülmüş, üçüncüsünde orta yol bulunmuş: Arap-İslâm... Burada sorun, kuşkusuz salt Arp sözcüğünde değil; bilakis akıl sözcüğüyle yapılan tamlamada: Arap Aklı.Evet, Arap Aklı... Câbirî niçin böyle bir

Câbirî''nin Türkçe''ye çevrilen üç kitaplık dizisi, Arap Aklı''nın Eleştirisi genel başlığını taşır: 1) Arap Aklı''nın Oluşumu, 2) Arap Aklı''nın Yapısı, 3) Arap Siyasî Aklı.

Türkçe çevirilerde Arap sözcüğü, daha işin başında sorun olmuş; ilkinde sözcük, aslı üzere bırakılmış, ikincisinde İslâm''a dönüştürülmüş, üçüncüsünde orta yol bulunmuş: Arap-İslâm... Burada sorun, kuşkusuz salt Arp sözcüğünde değil; bilakis akıl sözcüğüyle yapılan tamlamada: Arap Aklı.

Evet, Arap Aklı... Câbirî niçin böyle bir terkib kullanmış? Geçen yüzyılın ortalarından itibaren Batılıların kullanıma sürdükleri şu bildik Arap Dini, Araf Felsefesi, Arap Medeniyeti türünden yeni bir terkible mi karşı karşıyayız acaba? Öyle ise, Arap sözcüğünü kaldırıp yerine İslâm''ı koysak veya İslâm''ı Arap sözcüğünün yanına koysak: Arap=İslâm? (Burada kapsayıcı olan hangisi: Arap mı, İslâm mı? Arap sözcüğü bir kavm''i imliyorsa, kapsayıcı olan İslâm''dır; fakat bir dil''i imliyorsa, kapsayıcı olan İslâm değil Arap''tır.)

Acaba müellif, Arap sözcüğüyle İslâm''ı mı kastediyor?

Cabîrî''nin son çeviriye yazdığı sunuş yazısı ciddiye alınıp bu suâllere "hem evet, hem hayır" ya da "ne evet, ne hayır" cevapları verilebilirse de böylesi safdilâne cevaplar; bizleri, akıl sözcüğü aracılığıyla İslâm ilim ve fikir mirasının Araplar''a maledildiği iddiasının önüne geçmek gibi bir vehimden kurtarır sadece... Ve fakat sorun yine çözülmemiş olarak kalır. Çünkü Câbirî''nin, Muhammed Arkoun gibi, kitaplarına Pour une critique de la raison islamique (1984) yerine Nakd''ul-Akl''il-Arabî genel başlığını koyması ve "İslâm Aklı"nı değil, Arap Aklı"nı eleştirmesi/analiz etmesi, salt bir tercih meselesinden ibaret değildir.

Akıl, Arab sözcüğüyle nitelenirken bir din''e (İslâm Dini''ne) veya bir kavm''e (Arap Kavmi''ne) değil, bilakis bir dil''e (Arap Dili''ne) atıf yapılmakta; böylelikle düşünce tarihi, din ve kavim bağlamından çıkarılıp dil temelinde tanımlanmış olmaktadır. Basitçe anlatmaya çalışırsak; Arapça konuşmak ve Arapça yazmak demek, Arapça düşünmek demektir. Arapça olarak bize intikal eden ilim ve fikir mirasının, sadece Araplar''a veya sadece müslümanlara ait olmadığı ise izahtan vârestedir. Binaenaleyh ARAP AKLI ile kastedilen, ne sadece Arapların, ne de sadece müslümanların aklı''dır; Arap Aklı, "Arapça olarak yazılan düşünce mirasını üreten Müşterek Akl''ın" adıdır.

Câbirî''nin bu aksiyonu, kökleri XVIII-XIX. yüzyıl Alman dil ve tarih felsefecilerine kadar inen ve XX. yüzyılda da zamanla geliştirilen bir teze dayanmakta olup, kendisi bu tezi, İslâm düşünce mirasının analizinde kullanmakta ve bu arada Fransız yapısalcılarının katkılarından yararlanmayı da ihmal etmemektedir. (Marksist tarih tezinin eleştirisinde, yapısalcılığın-tıpkı Weber''in tezleri gibi- özellikle Soğuk Savaş döneminde çok işe yaradığını, tarih, sosyoloji ve iktisat''ta sağcı (!) akademisyenlere hiç değilse zevâhiri kurtarmak imkânı bahşettiğini bu vesileyle belirtmiş olalım.)

Bu aksiyona binaen Câbirî, "Arab Aklı''nın tahlil ve tenkidi" ile "Arap diliyle üretilmiş düşünce mirasının tahlil ve tenkidini" kastetmekte; yani Arap veya Müslüman olmasa dahî eserlerini Arap diliyle yazan bütün düşünürleri Arap Aklı''nın mümessilleri olarak ele almaktadır.

Bu girişten sonra şimdi yazarın üçlü tasnifine geçebiliriz: Beyan, İrfan; Burhan.

Burada Beyan''la salt İslâm''dan neşet eden ilimlere (Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm, Usûl ve Belağat ilimlerine); İrfan''la Babil, Hind, İran, İskenderiye''de vücûd bulan Hermetik geleneğin mistik formlarına; Burhan''la ise Yunan felsefesine has karakteristiklere işaret edilmekte; yüzyıllar içerisinde birçok bakımdan aralarında tedahül eden bu üç damar, müellif tarafından gerçekten de takdir edilecek bir derinlikte ele alınmaktadır.

Bazı akademisyenler vardır, hayatları boyunca birtek şeyi bilirler ve bir ağaç yüzünden koca ormanı göremezler; bir de bazı entellektüeller vardır, her şeyden biraz anlarlar ama hiçbir şeyi tam bilmezler ve onlar da orman yüzünden ağacı göremezler. Kısacası, bazıları burunlarını tabloya dayayıp kimi ayrıntıları görürler, fakat tabloyu göremezler; bazıları da tabloya çok uzaktan bakıp güya bütünü görürler, fakat bu sefer hiçbir ayrıntıyı seçemezler. Câbirî iki gruptan da değil... O en nihayet bir Mağrib''li olarak önündeki tabloya ma''kûl bir uzaklıktan bakıp hem tablonun bütününü görmeye çalışmış, hem tablonun ayrıntılarını... Neticede ortaya ciddi bir çalışma çıkmış.

Unutmamak lâzım gelir ki o da en nihayet bu tabloya Mağrib''den bakabilmiş... Oysa aynı tabloya İstanbul vey Tahran zaviyesinden bakıldıkda, çok daha farklı bir manzarayla karşılaşılacağı muhakkaktır.