Aynoroz Adası’nda -I

04:001/07/2018, Pazar
G: 1/07/2018, Pazar
Mahmud Erol Kılıç

Geçen hafta Aristotales Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir sempozyumda konuşma yapmak üzere Yunanistan’ın Selanik şehrinde idim. Bu meyanda bu tarihi şehirde bazı seyirlerim de oldu. Sempozyumdan arta kalan vaktimde önce Bizans Tarihi ve Kültürü Müzesi’ni gezdim.Sonra Yahudi dönmesi Müslümanların devam ettiği Yeni Cami’yi (Şimdi Müze) gezdim. Eski bir pagan mabedi olan Rotunda’nın hikayesi ve mimari şeklinden etkilendim. Daha sonraki asırlav rda önce kiliseye ve Osmanlı zamanında camiye çevrilerek

Geçen hafta Aristotales Üniversitesi’nde gerçekleştirilen bir sempozyumda konuşma yapmak üzere Yunanistan’ın Selanik şehrinde idim. Bu meyanda bu tarihi şehirde bazı seyirlerim de oldu. Sempozyumdan arta kalan vaktimde önce Bizans Tarihi ve Kültürü Müzesi’ni gezdim.


Sonra Yahudi dönmesi Müslümanların devam ettiği Yeni Cami’yi (Şimdi Müze) gezdim. Eski bir pagan mabedi olan Rotunda’nın hikayesi ve mimari şeklinden etkilendim. Daha sonraki asırlav rda önce kiliseye ve Osmanlı zamanında camiye çevrilerek kullanılan bu mistik mekan şimdi ise müze. Fakat bana şekli ve akustiği olarak muhteşem bir derviş mekanı gibi geldi. Tarihte hiç yapılmış mıdır bilmiyorum ama bu mekanda bir devran zikri veyahut bir sema ayin-i şerifi ne muhteşem olur diye geçirdim içimden. Koreografik ve sinematografik ustalara duyurulur. Maalesef o kitaplarda bahsedilen Selanik Mevlevihanesi’nden ise bugün eser kalmadığı için göremedim. Dervişler de gitmişler.

Bu seyahatte sevindiğim hususlardan birisi de yıllardır merak ettiğim bir gözleme nihayet kavuşmam oldu. O da Selanik’e yaklaşık 140 km uzakta bulunan bir özel mekanı yani Aynoroz (Agion Oros) Yarımadası’nı görmek oldu. İsmini ancak Musahipzade Celal’in manevi-dini konuları hafife almanın bir moda olduğu Cumhuriyet’in ilk yıllarında, 1927 yılında yazdığı Aynaroz Kadısı kurgu komedisiyle tanıdığımız bu yerdeki gerçeklik ise hiç de öyle değil, bilakis çok ciddi. Osmanlı zamanında yaklaşık 30 bin, şimdilerde ise 2 bin keşişin yaşadığı bu yarımadaya girmek çok önceden alınan özel izne tabi. Bir tür vize alıyorsunuz. Kara yolu ile ulaşım yok. Bir yerden sonra ancak sürat teknesine binerek gidiyorsunuz. Ülke içerisinde bağımsız ayrı bir ülke gibi adeta. Vatikan gibi. Kendi kanunları var. Bir Rahipler Cumhuriyeti… Ne var ki bayanlar giremiyor. Geçtiğimiz senelerde Avrupa Parlamentosu’ndan Hollandalı bir bayan milletvekili bu ayrımcılık Avrupa sınırları içerisinde kabul edilemez diyerek epey bir yaygara çıkardı ve girme teşebbüsünde bulundu ama mücadeleyi kaybetti. Feministler, laikler vs hepsi bu konuda bir şey yapamadılar. Bizde olsa yeri göğü inletirler bu ne gericilik diye. Toplantıya katılan muhtelif milletlerden gelmeyi arzu eden 20 kadar akademisyene ancak ev sahibi üniversitenin aracılığı olunca bu geziyi gerçekleştirebildik. Bu açıdan aramızda bulunan rektör beyin de tavassutuyla özel izinle girilen bazı yerlere girme ve herkesin göremediği bazı kutsal emanetleri ziyaret etme imkanımız oldu. Toplam 20 manastırın yaklaşık yarısını gezdik. Baş rahiplerle görüştük. Öğle yemeğini onlarla beraber yedik. Sorular sorduk, bilgiler aldık. Guruptan sadece iki kişi, ben ve Romanyalı bir Tatar profesör Müslüman idik. Hz. Meryem’e ait olduğu söylenen bir kemer parçasını ben de sıraya girip öpüp başıma koyunca şaşırdılar. Bus ederken “Biz seni dünya kadınlarının üzerine seçtik ey Meryem!” Kur’an ayetini (Âl-i İmrân, 42) okuyunca şaşkınlıkları daha da arttı. Aslen Amerikalı olup Katoliklik’ten Ortodoksluğa geçiş yapmış o kilisedeki rehberimiz kemeri bazen çocuğu olmayan kadınların karnı üzerine koyduklarını ve sonuç aldıklarını anlatırken dini antropoloji açısından bizdeki benzer uygulamalar hatırıma geldi. Hz. Pir Abdülkadir Geylani’nin kemeri aklıma geldi mesela. Aynı rehber bazı Hz. Meryem resimlerinin, ikonlarının da hususi hassasiyetleri olduğunu aşkla şevkle anlatırken yine aklıma Hz. Peygamber Efendimiz’in Mekke’nin fethinde Kabe’nin içerisine girerek bütün heykelleri kırdığı fakat Hz. Meryem resmine gelince ona dokunmadığı olay hatırıma geldi. Mukayeseli dinler çalıştığım ve de çok şükür Vahhabi olmadığım için anlamlandırmada zorlanmadım. Konu madde ve ruh irtibatında gizli. Yüksek ruhlar maddeye nüfuz ederler ve eserleri orada kalır. Gerçek fâilin Allah olduğu unutulmadığı sürece bu tür vesileler kullanılabilir. Mamafih Ortodoks Hristiyanlık’ta bu yaklaşımın zirve yapmış olduğunu da belirtmeliyim. Adeta ikonlar, heykeller, merasimlerle dolu bir dini tecrübe. Rusumâtın bu kadar fazla öne çıkması tam olarak ne zaman ortaya çıkmış bilemiyorum ama Bizans’ta gelişen bir karşı akım olarak İkonkırıcılık hareketi ile daha sonraları ortaya çıkan bir tür selefilik hareketi olan Protestanizm’i de bu açıdan anlamak lazım diye düşünüyorum. Oysaki ilk dönem Ortodoks din adamlarının daha çok metafizik konularda, mesela “sükünetle huzurda bulunuş” diye tercüme edebileceğimiz Hesakizm denilen anlayış üzerinde yoğunlaşan derinlikli eserler yazdıklarını görmekteyiz. Üstelik bu eserlerin hemen hepsi Anadolu dediğimiz coğrafyada yaşayan mistiklerin eserleri. Bu eserlerin tamamının Batı dillerinde tercümeleri varken bizim coğrafyamızda yazılmış olmalarına rağmen maalesef Türkçe tercümeleri yoktur. Hristiyan yayınevleri dahi bizdeki mealciler gibi sadece İncil basarlar bu eserlerle ilgilenmezler.

Ömrüm boyunca pek çok dini merkez gezdim, incelemelerde bulundum, gözlemlerim oldu. Ortodoksluğun bu kutsal mekanını da listeme katmamla bu merakım ve seyahatim artık sona erdi. Bu mukayeseli konuya haftaya da devam edeceğim kısmetse…



#Aristotales Üniversitesi
#Aynoroz Adası