İyilik ve kötülük, insanın hayatla bağına mahsus en eski iki kelimesidir. Felsefeden önce vardırlar; çünkü insan iyiliğin ve kötülüğün tarifini öğrenmeden önce onların fiilleriyle karşılaşır. Bu nedenle iyilik meselesini sadece ahlâkî bir kavram olarak değil, insanın varlıkla ilişkisinin bir tarzı olarak düşünmek gerekir.
Sâdî-i Şîrâzî, Bostan’ında sözü tam da buradan açar: “Akıllı isen her şeyin mânasına meylet. Çünkü sûret kalmaz, lakin mâna kalır.”
Ardından bu manayı hayatın içine indirir Sâdî. Malın varsa ver; garibi kapından boş çevirme; fakirin sırrını sakla; gönlü yaralı olanın hatırını sor; zorda kalmış insanın gönlünü sevindir; çünkü bugün başkasının muhtaç olduğu şeye yarın sen muhtaç olabilirsin… der.
Sâdî’nin iyiliği böyle anlatması önemlidir. Zira iyilik onun dilinde büyük ve gösterişli işlerden değildir. İnsanın insana bakışından başlayarak mala, söze, sırra, gönle ve nihayet davranışa yayılan bir hâldir.
Bu bakışı belirleyen elbette dinimizin son derece geniş olan iyilik anlayışıdır. Bir ihtiyaç sahibine maddî destekte bulunmak iyiliktir; ama bir yetime tebessüm etmek de iyiliktir. Bir insana bildiğini öğretmek, ona bir imkânın kapısını açmak iyiliktir. Hatta yolunu şaşırmış bir hayvanı korumak, bir karıncanın yolundan çekilmek bile aynı ahlâkın içindedir. Çünkü iyiliğin büyüklüğü, verilen şeyin büyüklüğüyle ölçülmez. Onun asıl ölçüsü niyettir. Daha doğrusu: samimiyettir.
Burada samimiyeti sadece sözde ve davranışta içtenlik olarak anlamamak gerekir. İslâmî manada samimiyet, kulluk şuuruyla ilgilidir. İnsan, kendisine verilmiş nimeti mutlak biçimde kendisi için temellük etmeye kalkışmadığında iyiliğin kapısı açılır: Mal benimdir ama yalnız benim için değildir. Bilgi benimdir ama yalnız benim için değildir. Vakit, maharet, makam, meslek, kudret ve imkân da böyledir. Zira nimete sahip olmak, aynı zamanda o nimetin hakkını yüklenmektir.
Burada önemli bir mesele ortaya çıkıyor: İyilik ferde ait bir ahlâkî fiilse, devletin ve kurumların iyilikle ilişkisi ne olabilir?
Yakın zamanda katıldığım bir toplantı bu soruyu yeniden düşünmeme vesile oldu.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından geliştirilen “İyilik Var” adlı platformuna dair bir toplantıydı bu. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ile İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Necmettin Bilal Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirildi.
Platformun amacı, iyilik yapmak isteyenlerle ihtiyaç sahiplerini buluşturmaktı. Fakat mesele yalnızca maddî yardım değildi. Zamanın, emeğin, bilginin, becerinin ve meslekî imkânların da birer iyilik vasıtası olarak ihtiyaçla buluşması hedefleniyor; çocuk evlerinden huzurevlerine, bakım ve rehabilitasyon merkezlerinden aile ve sosyal dayanışma merkezlerine kadar farklı alanlarda gönüllülüğün önü açılıyordu.
Dahası berberlikten tamire, eğitimden bakıma kadar insanın sahip olduğu bir meslek veya maharet de iyiliğin konusu hâline getiriliyordu.
Bence meselenin üzerinde durulması gereken tarafı burasıdır. Çünkü “devlet iyilik yapmaz demek” doğru değildir; fakat devletin asıl vazifesi adaleti tesis etmek, hakkı teslim etmek ve ihtiyacı karşılayacak düzeni kurmaktır. İyiliğin o çok özel, çok insanî ve çok mahrem tarafı ise nihayetinde fertte / fert ile gerçekleşir.
Devlet, kurumlar ve platformlar samimiyet üretemez. Ama bunların her biri samimiyetin yolunu açabilir. İyilik yapmak isteyen insanla iyiliğe ihtiyacı olan insan arasındaki mesafeyi kısaltabilir; nimeti ihtiyaçla, mahareti hizmetle, vakti muhtaçlıkla buluşturabilir.
Bu bakımdan “İyilik Var”ın asıl kıymeti, iyiliği üretmesinden ziyade, zaten toplumda var olan iyiliğin önündeki yolları çoğaltabilmesinde aranmalıdır.
Burada hassas bir sınır da vardır: İyilik görünür hâle geldikçe gösteriye dönüşme tehlikesi taşır. Sayılmaya, ölçülmeye, ilan edilmeye başladığında insanın kendi nefsine dönerek “Ben ne kadar iyiyim?” deme ihtimali doğar.
Oysa iyiliğin en büyük düşmanlarından biri, insanın kendi iyiliğinin seyircisi olmasıdır. Belki bu nedenle iyilikte teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, dijital sistemler ne kadar kusursuz işlerse işlesin, korunması gereken esas şey değişmeyecektir: İyiliği yapan el ile iyiliğe muhtaç olan el arasındaki insanlık bağı!
Çünkü sistem ihtiyacı tespit edebilir. Platform insanları buluşturabilir. Kurumlar imkân sağlayabilir. Fakat iyiliği iyilik yapan şeyi bunların hiçbiri tek başına üretemez. Onu ancak insan kendi içinde kurabilir.
İyiliğin sûreti zamana göre değişebilir. Dün komşunun kapısını çalmaktı; bugün bazen dijital bir platform üzerinden bir yabancının ihtiyacına ulaşmaktır.
Fakat mânası değişmez. O mâna da insanın elindekini yalnız kendisinin saymaması ve verdiğinde kendisini değil, asıl Veren’i görmesidir.
Bunun adı da samimiyettir.

