Durmuş oğlu Duran durmasın söylesin

Yusuf Ziya Cömert
00:0027/10/2007, Cumartesi
G: 28/10/2007, Pazar
Yeni Şafak
Durmuş oğlu Duran durmasın söylesin
Durmuş oğlu Duran durmasın söylesin

'Kayıp Atlar Haritası'… Kitabı ve kitabın üzerindeki imzayı görünce, bildim Durmuş Oğlu Duran'ın destanı olduğunu. İlk bölümlerini 15 yıl kadar önce Kayıtlar'da yayımlamıştık. Bir 'destan' ya da bir tür 'mesnevi' yazıyordu Şaban Abak.

'Destan' ve 'mesnevi' dedim değil mi? Buradan başlamamız gerekiyor Şaban Abak'ın ne yaptığını anlamaya.

Erzurumludur Şaban. Anlatmayı çok sever. Ve ne anlatırsa anlatsın, bana, kış geceleri köyodalarında uzun uzun anlatılan, dili temiz, içi temiz hikayeleri dinliyormuşum hissi verir.

Bununla kalmaz elbette. Yani masal dinliyormuşum gibi dinlemem Şaban Abak'ın söylediklerini. İnsanın, böyle konuşan, böyle coşkulu arkadaşlarının olması çok güzel. Ben, Hoca Nasreddin'in derinliği hakkında bir şeyler biliyordum ama, o derinliğin mahiyetini, Hoca Nasreddin'in 'misyon'unu, Şaban'ın anlatmasıyla yerli yerine oturtabildim.

Karpuz kestim yiyen yok, halin nedir diyen yok'u da, ondaki 'yalnızlık, ıssızlık' hissini de biliyordum. Ama Şaban'ın yaptığı gibi tahlil etmeyi denememiştim.

Ara sıra takılırım ama, onun, iç ve dış politikayla ilgili yorumlarını, olayları 'teori'ye uygun bir şekilde 'yakalayışını' birbiri ardınca sıralamasını ve 'hikaye'yi güzel bir şekilde tamamlayan sonuçlar çıkarmasını da 'değerli' bulurum.

'Destan' ve 'mesnevi' demiştim. Oradan devam ediyorum. İşte Şaban Abak'ın 'kaynağı'ndaki söylemeye, anlatmaya dair nitelikler yüzünden, 'Kayıp Atlar Haritası'na daha çok 'destan' diyesim geliyor.

Diriliş'i, yani Diriliş'in verdiği duyarlığı, hassasiyeti, onun tazelediği geleneği, Kayıp Atlar Haritası'nın bütün bölümlerinde gördüm, hissettim okurken. Hissetmeseydim, 'hani, Şaban Abak nerede bu kitapta?' diye sormam gerekirdi.

Bir 'Medeniyet' vardı, Duran'ın atı Gülşah'ı arayışını anlatan bu destanda. Tuna'da, Dicle ve Fırat'ta, Mostar'da, Palandöken'de, Ayasofya'da, Ortaasya'da, Rü'yet-i Hilal'de, mumun ışığına aşık olan Pervane'de. Ah, o Pervane! Bakın nasıl yakaladı beni Şaban, şiirinin en güzel yerinde:

"O ne mumdur pervane söyle bana

Düşen yanmıyor, ayrı düşen yanıyor"

(Sözün burasında, 'işte pervane' diyebilir bazıları. Demek ki 'mesnevi'ymiş. Bakın, söyleyişi de Fuzuli'nin Mecnun diliyle seslenişlerine benziyor. Ne diyeyim, benziyor, ama ben yine 'destan'da ısrarlıyım.)

Görünüşte kaybettiği atı Gülşah'ı arıyor, Durmuş oğlu Duran. Ama aslında, medeniyetinin yeryüzündeki ve gökyüzündeki izlerini takip ederek, o izlerle konuşarak, 'Diriliş'i, medeniyetinin dirilişini arıyor.

Şu gürültülü zamanda, şu hengamede, (benim aşırı-yoğun çalışma atmosferimi de dahil etmeliyiz, bu kargaşanın içine) Durmuş oğlu Duran'ın destanını bulmak, şiirin varolduğunu görmek, çok güzel. Bağdat'tan Dönen Şiirler'den sonra, arası çok uzadı ama, ben, Kayıp Atlar Haritası'yla iftihar ediyorum.

Şu son söyleyeceklerimi, dostum Şaban Abak, inşaallah iyi bir şeye tahvil eder: Evet, şiirler, iki kapağın arasında duruyor. Ama, bana sorarsanız, daha tamam olmamış. Olmamış demem, şiirle, şiirsellikle ilgili değil. Sanki daha yazılacak bölümleri var… Durmuş oğlu Duran'ın daha çok diyeceği var sanki. Bana kalırsa, bitmesin bu kitap. Durmuş oğlu Duran, konuşmaya devam etsin.

(Bu dileğim Şaban Abak'a ayan olduğunda, 'demek ki görmemişsin, kitabın iç kapağındaki 1. cilt ibaresini' dedi bana. Evet görmemişim. Kendisi de kabul ediyor ki, kitabın dizgisi mizanpajı falan bittikten sonra, son anda, gizler gibi, ilave etmiş oraya 1. cilt lafını. Yani görmemekte mazurum, vesselam.)

Bu kitabı için de, Şaban Abak'a teşekkür borçluyum. İşte yazıyorum. Şimdi telefon edip kendisine de söyleyeceğim: Teşekkürler Şaban Abak, Kayıp Atlar Haritası'yla bana bahşettiğin heyecan için teşekkürler.