GIRNATA'YA ON İKİ KANDİL

00:0026/09/2011, Pazartesi
G: 26/09/2011, Pazartesi
Yeni Şafak
GIRNATA'YA ON İKİ KANDİL
GIRNATA'YA ON İKİ KANDİL

Adonis

1

Yere ve göğe bir ev

Burası, Akdeniz ile Sierra Nevada arası.

Dağ elini koyuyor dalganın eline

deniz ağacın pencerelerini kuşatıyor.

İşte Gumara kapısı,

El-Hamra'ya çıkan şairlerin

hayallerini görüyorum

Hugo, Gongorra, Jimenez, Rilke, Lorca

Armando Blasio Weldes'i işitiyorum:

“Kaç kez istemişimdir Gırnata çağında

doğmuş olmayı”.

Bu tarihin ıtrına dar geliyor feza,

bu toprağın kokusuna dar geliyor tarih.

Tırman ey şair soruların burçlarına, reyhanın havasını oku,

daya dudaklarını anlamın şarabına.

2

İşte el-Hamra kapılarını göğe açıyor

çıkmak ve çocuklarını ziyaret etmek için.

Bir el - beş vakit namaz

Bir el - kötülükle vuruşmak için bir tılsım,

ne taşıyor böyle sallanan bu el

kanayan bir nar mı, çığlıktan bir ciğer mi?

İşte Guadaira nehri:

Bir halhal ve iki çıplak ayak

Güneşin çevresini tutmuştu fareler,

işte, çizgilerin ve renklerin

taylesanında uzanmaya bıraktım onları,

gizemli nüktelere daldım

kaygılarımı yeşil bir tılsıma hapsederek:

Yaratılışın Adem'i hayal

Uygarlığın Havva'sı el-Hamra/kırmızı kız.

Düş gör düş gör

Düş görmezsen uyku ve gece seni yiyecek.

3

Şarabın kapısı,

Giriyor muydum, çıkıyor muydum?

Benden sarhoş oldu eğimler ve harmaniler

içinde tarih yasemininin ürperdiği.

Kûfî hattı ve nesih hattı bahçelerinde sarhoş oldum,

Seni getiriyor müzik ve gidiyor

her mekâna ve mekânsızlığa.

Avlular, ışık göllerinde yüzen muvaşşahlar.

Ve renklerinden çıkmak üzere

giren nice kelebekler,

duvarlar önünde derin saygıyla,

çamurun bir teşbih olduğu yer

duvarların esire kardeş olduğu.

Hayat - bezemenin gövdesinde bir göbek

yıldızlarsa kulakları altında perçemler.

4

Bulutlara dokunmaktan korkma

ey adımlarım, dingin olun, de!

Siyahın meydanında reyhanların

meydanında

suyun merdiveninden iniyor ay

sevdiği yüzle buluşmak için suda

çevresinde kandillerin ışığı utanıp sönüyor.

Bu sütunların ayak kemiklerinde

süslemelerin fısıltısı

kemerler çekilişler ve dalgalar.

Kim bu narin nakkaş?

Bezemesine yıldızları hapseden

ki çıkmak istemiyorlar oradan.

Hat - içinde zamanın suyu aksın diye

mürekkebin kazdığı bir ırmak.

5

Ey bezemenin müridi, işte kutbun

kubbeler de hâller ve makamlar.

Kubbede bir hışırtı içinde kanatlar saklı

altında coşku hareketli bir koltuk

aşk ceylanlarının taşıdığı.

İşte, sonsuzluk bir cübbe giyiyor

bir lambanın içinde oturuyor ufuk.

Kulak verin revaklara:

Güneşle gecenin çiftleşmesi

benimle benim aramda sürekli bir

düğün bu.

Ama gövdem benim değil.

Özleyiş ve lezzet onu aldı benden.

Öyleyse bırak beni ve algıyı alevlendir

Heveslerimi uyandır.

6

İşte bu varlıklar

Pencerelere giysiler diken iğnenin

deliklerine giriyor

Orada gemiler ve erkek geyik boyunları

orada at sırtları, birine bindim

ve mesafelerin hurmasını silkeledim.

Bilmem neden ağlıyordu o pencere

Uzayın ona mavi mendilini uzattığını gördüm

ayın bulutlarla örtülürken

el-Hamra'da yarattığı

harikaları anlatıyor şu pencere de.

Ancak düş gemilerinin sığabildiği

göller misali pencereler

pencereler - yıldızların kulaklarında küpeler.

Boşluk el-Hamra'nın alfabesine

yaraşmayan bir sözcük.

7

Kumariş hamamında sarı, mavi,

kırmızı arasında,

anlatılmaz bir susuzluğa düşüyor su,

sen anlayabilirsin bu neden böyle.

İşte fıskiye bir gövde olmaya çabalıyor

bir şarkıya dönüşmek suyun işi de.

Yıkananların her biri,

belini göğün kucakladığını sanıyor.

Doğanın ve ötesinin

boynuna sarılıyor

yahut bana öyle göründü.

Bana öyle göründüğünü düşünüp

dedim ki:

Bu delilikte

Nesnelerin ne idiğini bilmemek iyidir.

O akşam Gırnata

hayalimde uyumadı

kollarımın arasında uyudu.

Bornozlarının eteklerini sürükle

ey Gırnata

zamanın bundan dolayı tökezlemesi

hoş olur.

8

Bir köşe fısıldadı bana:

Girdin, ey şair, üçgenime

yazık ki çıkacaksın,

süt dolu memelerim var benim,

kabım yok.

Benim gibi ol

Yolculuk et ama kendi gövdende,

ki oluşu kuşatasın güzelce.

Köşe dedi ki:

Akıl burada duyunun hizmetinde,

bezemedir çamura söylemeyi öğreten.

Ama yetişir bu bezemeye bakıp durduğun,

ardında yoldan çıkmışlar yürüyor havada

kuşkunun erguvanını giyerek

El-Hamra'nın köşeleri bilimi yalanlıyor:

Işık saçılıyor onlarda sanki henüz keşfedilmemiş bir sorgucu.

Sen köşeleri tuttun pantolonlarını

toplayarak

güneşin ışınları sanılarla sarınırken.

9

Nakış ve bezeme tabakalarının altında,

düş için oyulmuş ırmaklar

Bu kubbenin altında cellât yok

kan yok bu revakta

şiirin ayak izlerinden başka iz yok.

El-Hamra'nm kapılarına yaslanmış

erkekler

kuruntuya fırlatılmışlar sanki

yolculuğun tepelerinden

cenneti evine çekmeye çalışıyor her biri.

Gırnata'nın düğünlerine kadınlar esin üfler

tepelerde saç örgülerini çözen yıldızlar.

Ama gövdem hüzünlü şu anda-

Daha doğmamış olduğumu söylesem mi?

Gelme gelme ey yarın,

Mühlet ver, bekle öğrenelim

seni nasıl göreceğimizi,

Seni nasıl karşılayacağımızı

bilelim de öyle gel.

10

Zaman bir ihtiyar,

kırık bir arabanın gölgesinde oturuyor

mevsimleri tüttürerek

El-Hamra'nın duvarlarına söylesem mi acaba:

Ceplerini parçala!

Sütunların ağlamasını istesem mi?

“Yaralarına merhem sürmeye vaktim olmadı”:

Bana böyle seslenen o vakit mi?

Dinle ama hayalini, ey Gırnata, düşen kırışıklıkları avutuyor o hayal,

Burçlarına kulak ver

sevgi kasideleri okuyor.

Ama, ama

İşte bana bir kitara veriyor bu gece

Sehere şarkı söyleyeyim diye.

11

Şiir yüz hatlarını feleğin üzerine kazırken

El-Hamra'nın göbeğinde oturan bir felek söylüyor

Başka bir usturlap mı doğuyor?

Ve neden sevmiyorum ben

göremeyeceğimdekinden başka bir şeyi?

Böylece yaratışla eylemini

birleştiriyorum,

nesneyle eşini

nesneyle karşıtını,

ve diyorum ki yarının meydanlarında

Gırnata'nın elleri

Nesnelerin hepsi önden gelsinler diye-

İşte Gırnata'nın adımları yazıyor

eşsiz bir mürekkeple oluşun muvaşşahını.

12

Gırnata'ya kulak ver, ey şair,

sen geçip giden akşama âşık olmadın

gelen sabaha tutuldun çünkü sen.

Akşam sehere hazırlanıyor -

Sana ufku açan bir kök

ve sana yükseklik sağlayan bir derinlik.

Güneş gibi, Gırnata gibi

senin de yanağın iki:

Doğuda bir yanak,

Batıda bir yanak.
(Gırnata, 1996)