
Sabahın erken saatlerinde Yeni Şafak gazetesinin internet sayfasında gördüm acı haberi.
Kelimenin tam anlamıyla donakaldım!
Neden sonra bana bunun yalan olduğunu söyleyecek birilerini aramak için telefona sarıldım.
Akif Emre''ye, abi, dedim, Hamit Can vefat etti!
Bekledim, bir şey desin; yalan desin; "Olur mu öyle şey?.." falan desin! Şehir dışında olduğunu söyledi; cenazeye katılamayacağının derin teessürüyle.
Ahmet Kekeç''i aradım sonra.
Kalakaldı. Kötü bir şaka olduğunu söyleyecek bir kelâm bekler gibiydi o da.
Cafer Turaç''ı aradım son bir gayretle.
Üzüldü… Sessizliğe gömüldü; "Amasya Mektupları"nın şairi.
Kamil''i aramak da geçti aklımdan.
Lakin "Antik Sevgililer"in yazarını arasaydım, "Hamit Can…" diyecek, devam edemeyecektim…
Çok değil, birkaç yaz önceydi.
Yeni Şafak''ın kantininde çayını yudumlayan Kamil Doruk''un yanına gittiğimde, "Tanışıyor musunuz?.." diye sordu, yanındaki adamı işaretle.
"Hayır…" dedim.
"Hamit Can…" dedi.
Demek üniversite yıllarından itibaren adını duyduğum, adı her geçtiğinde, "Diriliş"in yahut Sezai Karakoç''un da mutlaka anıldığı adam buydu.
Kamil kardeşim adımı telaffuz edince, "Hah…" dedi Hamit Can, gökte ararken yerde buldum vurgusuyla.
Mültefitti.
Yazılarım hakkında bir yığın övgü dolu cümle sarf etmişti. Utanmış; kulaklarıma kadar kızardığımı hissetmiştim.
Tanıdık repertuarımdan bol bol adam silip çöp tenekesine attığım bir dönemde, Atasoy Müftüoğlu üstadımızın "tanış olmak" hakkında yazdıklarının gönlüme tekrar düşmesine vesile olan bir adamla gıyabi tanışıklığımı vicahiye dönüştürmüş olmanın mutluluğunu alabildiğine hissetmiştim.
Yudum yudum, sindire sindire sürdürmeliydim bu tanışıklığı.
Ah nerden bilebilirdim bu kadar kısa süreceğini!
Çengelköy''de, İmam-ı Azam Camii''nin avlusunda toplanmıştık.
Mehmet Şeker''den Mustafa Cambaz''a, Kadir Demirel''den Hikmet Gök''e, Necat Çavuş''tan Nureddin Durman''a, Mustafa Karaalioğlu''ndan Levent Gültekin''e, Ali Bulaç''tan Selahaddin Sadıkoğlu''na, Ahmet Kekeç''ten Şaban Abak''a kadar herkes ordaydı.
İmam "Nasıl bilirdiniz?.." diye sorunca, Kamil Doruk''un cenaze namazı öncesi kulağıma eğilip söylediği bir sözün etkisiyle, "Asıl o bizi nasıl bilirdi?" sorusu aklıma geldi…
Mesut Uçakan''la yan yana mezarlığa doğru yürüdük.
Mezar hazırdı.
Kenara yığılan taze toprakla birlikte sahibini bekliyordu.
Bir yanıyla Arap, bir yanıyla Kürt olan ve bir yanıyla da bize Türkçe''yi öğreten "Derbesiye Günleri"nin yazarı demek burada yatacaktı.
Derbesiye''de iple çekilen sabah ezanlarının, demiryollarının, Toros Ekspresi''nin, sel baskınlarının, yazın damlarında yatılan kışın pencere önünde fetih hayallerine dalınan evlerin, bayramlarda "cıncık" oynayan çocukların, "Kızgın hindiyi, ağlayan bebeği, miyavlayan kediyi" taklit eden Hafız Mecid''lerin, yazlık sinemaların, evlerin saçaklarına yuva yapan kırlangıçların, sınırlarda bayramlaşan akrabaların olağanüstü tanığı kutlu yolculuğa çıkacaktı.
Üzerine taze toprak örtüldü.
Başucunda kocaman bir ağaç vardı.
Bu gönüller sultanı ağabeyimizin başucunda bulunmaya müşerref olan ağacın keyfine diyecek yoktu!
Yusuf Kaplan''ı, Hamit Can''ın oğlunun yüzünü sonsuz bir şefkatle avuçlarının arasına almış bir şeyler söylerken gördüğümde, o akşam vaktini hatırladım.
Gazeteden çıkmak üzereyken Hamit ağabeyle karşılaşmıştık.
"Nereye?.." dedi.
"İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı''nın açılış törenine gidiyorum abi…" dedim.
"Ben de davetliyim ama işim var…" dedi, "Görürsen Hayati Yazıcı''ya selam söylersin…"
Hayati Yazıcı ile ne işin olur dercesine yüzüne bakınca, yakın dostu olduğunu, vaktiyle çok ahbaplık ettiklerini falan söylemişti.
Genel Yayın Yönetmenimiz Yusuf Ziya Cömert dün hepimizin düşündüğü şeyi yazdı: "Şu dünyada doğru dürüst bir gün göremedi, bir rahat nefes alamadı Hamit. Bunu düşündüm..."
Bu dünyada "gün görmek" uğruna üçüncü sınıf yöneticilerin önünde kırk takla atanların yanında, bu dünyada "gün görmeyen" Hamit Can, devlet bakanına karşı bile nazenin bir müdanasızlık içindeydi.
Bu eda, bu klas duruş bir de rahmetli Nusret Özcan''da vardı.
Hamit ağabey "Seni öyle özledik ki…" başlıklı yazısında, Nusret Özcan''ın vefatından iki gün önce kendisine, "Cuma günü seninle konuşmak istediğim bir konu var…" dediğini nakletmişti.
Nusret Özcan Cuma günü vefat etti.
Nusret Özcan''ın mezarını ziyaret ettiğinde, Hamit ağabeyin şöyle dediğini mezkur yazıdan okuyoruz:
"Sevgili Nusretciğim, acaba Cuma günü benimle ''hangi hususi konuyu'' konuşacaktın? Hani demiştin ya: Dostluğumuz ebedidir, öbür tarafta da devam edecek…Buna can-ı gönülden inanıyorum. Bu bir tarafa da Nusret ağabey, seni öyle özledim ki…"
Bu özlemin ateşi bir Cuma günü bitti.
Hamit Can''ımız Cuma günü vefat etti.
Çanakkale''de Sarıkamış''ta koyun koyuna yatan Arap, Kürt ve Türk''ü "Biz" yapan mananın ete kemiğe bürünmüş haliydi o.
"Bu bir tarafa da"…
Bu Nusret Özcan''ları, bu Hamit Can''ları birbirine bağlayan bağ neydi?
Yoksullukları, yoksunlukları; içlerine akıttıkları gözyaşları mı?
Bu dünyada bir gün görmemenin güngörmüşlüğü mü?
Neydi?
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.