Erol Deran bize neyi hatırlattı?

04:0018/05/2026, Pazartesi
G: 18/05/2026, Pazartesi
Süleyman Seyfi Öğün

Dün (pazar günü), Cumhurbaşkanlığı Klâsik Türk Müziği Korosunun sezon sonu konserine iştirâk ettim. Merhûm Dr. Nezâd Atlığ’ın kurup senelerce şefliğini yaptığı bir topluluk bu. Şimdilerde, artık sanatının olgunluk devrini idrâk eden Mehmet Güntekin’in idâresi altında hizmetlerine devâm ediyor. Konser, Şedarabân makâmındaki muhteşem klâsik takımın icrâsıyla başladı. Ama bu konserin en ehemmiyetli tarafı, misâfir sanatkâr olarak Kanûnî Erol Deran Beyefendi’nin bir solosuna yer verecek olmasıydı..

Dün (pazar günü), Cumhurbaşkanlığı Klâsik Türk Müziği Korosunun sezon sonu konserine iştirâk ettim. Merhûm Dr. Nezâd Atlığ’ın kurup senelerce şefliğini yaptığı bir topluluk bu. Şimdilerde, artık sanatının olgunluk devrini idrâk eden Mehmet Güntekin’in idâresi altında hizmetlerine devâm ediyor.

Konser, Şedarabân makâmındaki muhteşem klâsik takımın icrâsıyla başladı. Ama bu konserin en ehemmiyetli tarafı, misâfir sanatkâr olarak Kanûnî Erol Deran Beyefendi’nin bir solosuna yer verecek olmasıydı.. Takım icrâ edildikten sonra, ikinci bölümün başında sahneye Erol Deran Beyefendi çıkacaktı.

Meraklıların, 1950-2000 arasında mûsıkî târihimize mührünü vuran bir sanatkârlar topluluğunun varlığından haberdâr olduğunu düşünüyorum. İçine ses ve saz dünyâsının parlak isimlerini alan Altın Nesil olarak gördüğüm bir nesildir bu. Meselenin sâdece saz (enstrüman) tarafını dikkate aldığımızda, bu neslin çok husûsî bir başka dâiresinden bahsetmek elzem oluyor. Ben onlara Türk Beşleri diyorum. Esâsen “Türk Beşleri” sıfatı, Türkiye’de Batı Müziği ile iştigâl eden bir seri bestekârı akla getirir. Benim bu sıfata izdüşürdüğüm isimler ise, anlaşılacağı üzere Osmanlı-Türk Mûsıkisi cephesindendir.

Neyzenlerin Kutbu olarak kabûl edilen, benim de talebesi olmak şerefine nâil olduğum Niyâzî Sayın bunların başında gelir. Kutup sıfatı târihte, asırlar evvel yaşamış olan Osman Dede’den sonra ilk defâ Niyâzî Bey için kullanılmıştır. Mûsıkimizde derin tesirler doğurmuş, sayısız neyzen yetiştirmiş olan bu büyük sanatkârı çok yakın zamanda Rahmet-i Rahman’a uğurladık. Ardında her biri lirizmin zirvelerindeki nağmelerle yüklü sayısız kayıt bırakan kudretli Tanbûrî Necdet Yaşar; çok sayıda âleti ustalıkla icrâ eden, birçoklarının Tanbûrî Cemil Bey’in 20. asırdaki tezâhürü olarak selâmladıkları Kemençevî İhsan Özgen, bestekârlığı ve icrâlarıyla dinleyicilerini bugün bile büyülemeye devâm eden Ûdî Cinuçen Tanrıkorur bu Beşli’ye dâhil ettiğim diğer isimlerdir. Kânûnî Erol Deran ise bu Beşli’yi tamanlayan isimdir.

Bu isimler sâdece âletlerinde yakaladıkları üstün icrâlarıyla değil, çok taraflı artistik/entelektüel alâkalarıyla da temâyüz etmiştir. Mûsıkisine yüklediği derin tasavvuf kültürüyle Niyâzî Bey, sâdece bir neyzen değil, aynı zamanda kudretli bir ebrû, tespih ve fotoğraf ustasıydı. Klâsik kemençe hâricinde çok sayıda saza hâkim olan İhsan Bey ise sâdece bir icrâcı değil, aynı zamanda bir ressam ve bir sanat felsefecisiydi. Cinûçen Bey de benzer olarak çok sayıda dil biliyordu. (Aziz Nesin’i İtalyancaya kazandıran ve Altın Kirpi ödülünü almasını sağlayan Cinûçen Bey’den başkası değildir). Cinûçen Bey’in kalemi de çok kuvvetliydi. Mûsıkimiz hakkında yazdığı derin denemeler bu vasfının mahsûlâtı olarak kütüphânelerimizdeki yerini almıştır. Bu kıymetli isimleri seneler içinde kaybettik... Hepsi gönüllerde yaşıyor ve yeni nesillere ilhâm vermeye devâm ediyor.

Evet, işte bu halkanın son ve yaşayan ismidir Erol Deran. Şimdi bir duralım... Kânun, mûsıkimizde parlak bir yere sâhiptir. Ama tuhaf olan bu sazın parlaklığının ihtivâ ettiği, sâzendeyi baştan çıkarması çok muhtemel olan gizli bir tehlikedir. Kânunun câzibesine kapılan bir sâzende, farkında olmadan da olsa bu mûsıkinin rûhûnu zedeleyebilir. Osmanlı/Türk Mûsıkisinin estetiği, Batı müziğinin aksine kapalı seslere oturur. Kıymetli dostum Tanbûrî Kağan Ulaş, son sohbetimizde bana bu hususta çok mühim bir mâlûmat kazandırdı. Anâsır-ı Erbaa olarak bilinen 4 temel madde, toprak, su, hava ve ateş arasında, bizim mûsıkimizin esâsen toprak burcunda olduğundan bahsetti. Bu mûsıkînin ses estetiğinde nihâî i olarak, yaratıldığımız unsura sadâkaten ve hörmeten toprağa yakın olan pes sesler makbûldür. Sıra dik seslere geldiğinde diğer burçlara geçiş kaçınılmaz olur. Lâkin buradaki mahâret, kullanırken çok dikkatli olmak ve onları kapatarak toprak burcuna yakınlaştırmaktır. Kânun açık seslere yatkın yapıya sâhip bir âlet olarak dikkat çekiyor. Yüzlerce mâhir kânûnî bunun büyüsüne kapılarak, kanaatimce yoldan çıkıyor. Avâmî zevk de bunu isteyince piyasa şartları tamamlanıyor. Alanı da satanı tatmin eden çılgın icrâlar ortalığı kaplıyor. Piyasa bu sâzı parçalar gibi çalan kânûnîlerle dolu. İşte Erol Bey’in farkı tam da burada billurlaşıyor. “Kânûnun tellerine düşen bir leblebi tânesi bile ses çıkarıyorsa buna çok dikkat etmem gerektiğini sanatımın başında anlamıştım” demişti bir keresinde. Büyük usta, meselenin, vahşî kısrağa benzeyen bu sazın ehlileştirilmesi olduğunun şuuruyla sanatını geliştiren Erol Bey, zamân içinde, emsâline az rastlanan muhteşem bir “sound” yakaladı. “Burada bana yol gösteren, mûsıkimizin ana sazı olan tanbûr oldu” der.

İşte bu “soundu” tekrar canlı olarak dinleyebilmek için, hayranları olarak AKM Salonuna koştuk. Erol Bey, bilenler bilir, tam bir zerafet ve nezâket âbidesidir. Gardrobu dillere destandır. O gün de zevkli bir kıyafetle sahneye çıktı. Karşımızda, duruşu, hareketleriyle 90 yaşında kılıç misâli bir delikanlı vardı. Salon nefesini tuttu. Mızrabın tellerle yaptığı o zârif sevişme başladı. Unutmadan hemen kaydedeyim, Erol Bey aynı zamanda mâhir bir ressamdır. Tabloları bugün husûsî koleksiyonlarda yer alır. “Fırçamı mızrabımdan ayırmam” demişti bir keresinde. İşte salonu kuşatan sesler, renklerin ve seslerin katman katman kaynaştığı ince bir örgüyü anlatıyordu.

Üstad Erol Deran’ın taksimleri (doğaçlamaları) ile eserleri yoğuran icrâsı kulaklara değil, doğrudan damarlara girdi ve kalplere ulaştı. Bu icrâ bizlere, sanatta en üst seviyenin ancak, ucuz ve gösterişli işlerden kaçınan yücelikle sâdeliği birleştirebilen bir çizgide olduğunu bir kere daha hissettirdi.

Üstad makamlar arasında, ancak büyük bir ustalıkla yapılabilecek, yoğun, şaşırtıcı ve çarpıcı geçkiler yaptı. İcrâsında lirizm bir an bile düşmedi. Eserlerin bestekârlarıyla hemhâl olan ve onları âdetâ yeniden besteleyen bir icrâydı bu. Bizlere doruk bir deneyim yaşattı. Bu kavramı Maslow kullanır. Bu dünyâdaki mahdut mevcûdiyetimizi zamanda büyüten gizemli bir deneyimdir bu. Zannedildiği gibi size hiçbir şeyi unutturmaz. Tam aksine unuttuklarımızı derin bir şekilde hatırlatır. Şimdi buna bir bakalım. Rahmetli Alev Alatlı abla, “Turbo bir zamanda yaşıyoruz” derdi. Hızlanan zaman insanlarda panik yaratıyor. Ölüm korkusunu azdırıyor. Bu panikle insanlar, dervişin ifâdesiyle “Allah’a kılıç çekiyor”; ömrünü uzatmak için olmadık tekniklerin, bence yüklü mâliyetleri olan tuzaklara koşuyor. Bilmiyorlar ki Allah’ın yazısı sağlamdır ve değiştirilemez. Ama vâdeniz içinde hayâtımızı yoğunlaştırarak zenginleştirmek; bir hayattan çok hayat çıkarmak pekâlâ mümkündür”. Petrark kendisine yaşını soran arkadaşına, “Şu aralarda elimde Homeros’un İlliada’sı var. Ona göre sen hesapla” demişti. Ermişlerin, “Ömre ömür katmak, hayâtı bereketlendirmek” dedikleri işte tam da budur. Bunun yolu da kışkırtılmış keyiflerden hazlardan değil inceltilmiş zevklerden geçer. Erol Deran Beyefendi o yüksek icrâsıyla bize bunu hatırlattı. Ömrümüze ömür kattı… Varolsun, Allah başımızdan eksik etmesin!

#aktüel
#erol deran
#hayat
#Süleyman Seyfi Öğün