"Divan Edebiyatı, Aşkın Hasbahçesidir"

Hasan Ali Yıldırım
00:0021/02/1999, Pazar
G: 7/11/2013, Perşembe
Yeni Şafak
"Divan Edebiyatı, Aşkın Hasbahçesidir"
"Divan Edebiyatı, Aşkın Hasbahçesidir"

Prof. Dr. İskender Pala, bir "edebiyatçı". Divan Edebiyatı üzerine, Ötüken Neşriyat tarafından neşredilmiş bir kitabı var. Bu konuşmanın önemli bir kısmı da, Divan Edebiyatı üzerine yapıldı. Zaman Gazetesi'ndeki "Ayine-i İskender" başlıklı köşesinde onu izleyenler, bilirler. Kendisi gerçekten önemli bir boşluğu dolduruyor; geçmişe ait değerlerimizi günümüze taşımaya çalışarak unuttuğumuz yanımızı bize hatırlatıyor. Prof. Dr. İskender Pala'nın Leylâ ile Mecnun adlı çalışması da geçtiğimiz yıl Timaş Yayınları tarafından neşredildi. Bu çalışma, Şark edebiyatının en önemli aşk hikâyesi olarak kabul edilen Leylâ ile Mecnun'un, Fuzûlî'nin izinden gidilerek çağdaş okuyucu için hazırlanmış bir versiyonu. Prof. Dr. İskender Pala ile, Yeni Şafak okurları için konuşmaya çalıştık.

Yalçın ÇETİNKAYA

Zaman Gazetesi'ndeki köşenizi, Osmanlı'dan günümüze açılmış bir pencere gibi görüyorum. Oradan başını uzatıp bu tarafa bakan zarif bir Osmanlı beyefendisi gibisiniz.

Galiba öncelikle "Ayine-i İskender" hakkında bir açıklama yapmam gerekiyor. Ayine-i İskender, ünlü bir efsane aynası. Büyük İskender'in Aristo'ya yaptırdığı söyleniyor. Dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri'nin tepesine konulmuş bir küre ayna olduğu, bu küre ayna ile ışık yansıtılarak uzaktan gelen gemilerin görülebildiği fakat bu aynada sekiz dilimin bulunduğu ve her diliminde dünyanın yedi ikliminin seyredilebildiği, sekizinci dilimde de insanın kendi ruhundan kaynaklanan bir oluşumla o yedi iklimde seyrettiklerine ne katabileceği anlatılıyor. Köşenin adını "Ayine-i İskender" koymakla, yelpazeyi geniş tutmak gibi bir maksadım var idi. Fakat Ayine-i İskender tamamen klasik üslûba ve klasik kültüre ait bir argüman olduğundan, ben de Ayine-i İskender'de hep klasik kültür görünsün istedim. Bir defa mesleğim itibarıyle zaten klasik kültürün içinde oldum hep. Oradan günümüze yansıyacak ne kadar kültür varlığı, ne kadar temel çizgilerde bizi atalarımızla buluşturabilecek değer var ise, bunları bugüne taşımak gibi bir kaygım oldu. Bu kaygıdan dolayı da hemen hemen her yazıda mutlaka Osmanlı'dan bugüne yansıyacak bir ayna görüntüsünün var olmasına titizlik gösteriyorum.

Her şeyimiz maziden geliyor

Bizim her şeyimiz belki üzerini kalın tabakalarla örtmüş olmamıza rağmen, maziden süzülüp geliyor. İkibin yıllık bir kültürün belki Ortaasya bozkırlarından genlerimize işlemiş olan birtakım değerlerin bugün kaybedilmesine gönlümüzün razı olamayacağını düşünüyorum. Bütün gayretim de bu uğurdadır. Edebiyat da bunun içinde en belirgin çizgiyi oluşturuyor. Divan Edebiyatı ya da Klasik Edebiyat adı verdiğimiz o edebiyattan bugüne taşınabilecek sadece şiir değil, sadece birtakım güzel sözler değil. Belki toplumun sosyolojisi, belki bizi atalarımızla tanış kılacak değerlerin bugünü yönlendirmede kullanılabileceği, kısacası "biz" olmamıza fayda sağlayacak her şeyi aktarabilmeyi düşündüm. Bizi "Biz" yapan değerlerden uzaklaştığımız takdirde, bizim başkası olmamız gibi bir problemimiz olur. Halbuki biz, başkası olmadan önce kendimiz olmak zorundayız ki, kendimiz olduğumuz zaman kendimizi başkalarına kabul ettirebiliriz. Milli olamazsak, milletlerarası olmayı hiç başaramayız. Milli olmanın yolu da, belki geçmişimizle olan bağları sıkı tutmaktır. Bu bağlar bir dönemde kopmuştur. Oraya bir köprü kurulabilirse, bu köprüden geçişler, gelişler ve gidişler mümkün olursa o zaman belki birşeyler yapmış olabilirim diye kendi kendime düşünüyorum.

Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde adeta bir "Global Köy"de yaşıyoruz. Geçmişlerimiz silinip duruyor. Herkes geleceği konuşuyor. Ama geçmiş de önemli ve geçmişin üzerinde oturuyoruz. Siz bir elinizle geçmişe tutunuyorsunuz, bir elinizle geleceğe. Bu durum zor olmuyor mu? Kendinizi iki arada bir derede hissetmiyor musunuz?

Hissetmiyorum. Benim için hedef daima istikbaldir. Ama o hedefe yürürken bana güç verecek olan dinamizm, geçmişten geliyor. Eğer biz geçmişimizi iyisiyle kötüsüyle sorgulamaz isek, herhalde geleceğe yönelik çalışmalarımızda da aktif olamayacağız.

Eski bir Mısır papirusunun üzerinde şöyle yazıldığı rivâyet edilir: "Zaman kötüye gidiyor. Gençleri bu kötü gidişten kurtarmak lâzım". Şimdi yüzlerce yıl önceki bir Mısır papirüsünde bile böyle yazıyorsa, bugün bizim nesil çatışmalarından şikâyet etmemiz fazla garip değil.

Geçmişten bugüne haber ulaştırıyorum
Belki de geleceğin yolunu aydınlatan ışıklardır da bunlar.

Tamamen öyle. Geleceğin basamaklarında yürümemizi kolaylaştırır. Dünyanın globalleşmesi sonucunda da belki bizim o büyük köyde bir hâne sahibi olabilmemiz, bizim hânemizin iç ve dış mimarisinden, bahçe düzenimizden geçiyor. Ayırdedilen bir hâne olması gerekiyor bizim hânemizin. Birçok kimse şöyle söylüyor: "Siz, modern zamanların râviyân-ı ahbârı gibisiniz". Ben bunu kendim için benimsemiş durumdayım. Hep modern zamanlara haberler ulaştırıyorum. Nereden? Geçmişimizden. Eski halk hikâyecileri, "Râviyân-ı ahbâr ve nâkîlân-ı âsâr şu gûne hikâyet ve bu türde rivâyet ederler ki" diye başlarlar hikâyelerine. Ben hep bu rivâyet ve hikâyetlerini daima geleceğe yönelik olarak vermeye gayret ediyorum ki, zaten hikâye dolu her şey. Esâtir, hikâye, tarih, efsane... bunların pekçoğu niçin ortaya çıkmıştır? Niçin insanlar böyle efsaneler yaratırlar, hikâyeler uydururlar? Mutlaka gelecek nesillerini koruyabilmek için. Ben geride kalanları zaten geride bırakıyorum. Ama geleceğe uzanırken lâzım olacakları özellikle seçiyorum ve onları gündeme getiriyorum. Ama bu arada güncelle paralelliği mutlaka sağlamaya çalışıyorum.

Hikâyât ve rivâyet mi sadece? Şikâyet yok mu?

Var tabii. Şimdi Osmanlı'nın 700. kuruluş yılına geldik. Bu süre içerisinde onun şikâyet edilebilecek pekçok tarafları var. O dönemdeki şikâyetleri günümüze taşıyabilecek sebepler de var. Fakat bugün şikâyet etmeyi bırakıp, rivâyetlerin güzelliklerine bakmak gerektiğini düşünüyorum. Yoksa, güneş her zaman aynı dünyanın üzerine doğmuş.

Geçmişin şikâyetinden çok, bugüne bakan bir insanın bugünden şikâyetini kasdetmiştim.

Ben de o noktaya gelmek istiyorum. Bugün bizim eğer ciddî biçimde dünyanın her anının aynı olduğunu düşünmemiz mümkün olsaydı, değişenler sadece kıyafetlerdir ve insanların şekilleridir diyebilseydik, ki bu vâkîdir, çünkü tarih her zaman aynı şekilde ilerliyor ve insanlar her zaman ruhlarıyla, gönülleriyle aynı şekilde yaşıyor. Sûretâ değişiyorlar, evleri değişiyor, sokakları caddeleri değişiyor.

Dekor değişiyor. Sahne aynı sahne.

Aynen söylediğiniz gibi. Gerçek mizansen hep aynı kaldığına göre, günümüzün şikâyetlerine tarihten örnekler bulup onlardan ibret almamız mümkündür. Bugünkü çetelerin hepsini, ben eskide de görebiliyorum. Gündemi oluşturan bütün yolsuzluklar, eski çağlarda da vardı. Oradan alıp, herhangi bir şeyi bugüne taşırken bu avucumu yaksa veya içimi kanatsa bile söylemek zorunda kalıyorum ki bugünkü şikâyetlerimiz vaktiyle yapılmış, ama bu şikâyetlerden şöyle kurtulmak mümkün olmuş, bunun için şöyle bir hadise yaşanmış, şöyle bir rivâyette bulunurlar eskiler demeye çalışıyorum. Eski bir Mısır papirusunun üzerinde şöyle yazıldığı rivâyet edilir: "Zaman kötüye gidiyor. Gençleri bu kötü gidişten kurtarmak lâzım". Şimdi yüzlerce yıl önceki bir Mısır papirüsünde bile böyle yazıyorsa, bugün bizim nesil çatışmalarından şikâyet etmemiz fazla garip değil.

Tasavvuf, Divan Edebiyatı'nı etkilemiştir
Divan Edebiyatı üzerine yazılmış bir eseriniz var. Benim merak ettiğim şey, Tasavvuf ile Divan Edebiyatı arasındaki ilişki. Tasavvuf, Divan Edebiyatı'nı etkilemiş mi, etkilediyse nasıl etkilemiş?

Divan Edebiyatı her şeyden önce klasik özelliğe sahip olmuş bir edebiyattır. Bütün klasik sanatlar belirli kurallar koyarlar kendilerine ve ondan sonra derler ki; "Ey sanatkârlar, bu sınırlar içinde olmak şartıyla gayretinizi gösteriniz ve yapabileceğinizi yapınız." Dolayısıyla Divan Edebiyatı'nın ister istemez, bu çizgileri belirlenirken bir defa İslâm kültürü en başta rol oynamış. İslâm kültürü dediğimiz zaman aklımıza ayetlerden, hadislerden, fıkıh ve sünnet bilgisinden çıkınız da yola, gelenek ve töre halini almış atasözlerine ve deyimlere varıncaya kadar, biz İslâm toplumunun şekillendirdiği insanı görüyoruz. Dolayısıyla şiir ister elit bir zümre tarafından yazılmış olsun, ister halk tabakası tarafından yazılmış olsun, orada önemli olan klasik edebiyatın bizâtihî koyduğu kurallardır. Bu kuralların oluşmasında tabii ki tasavvufun da mühim bir yeri ve etkisi vardır. Çünkü zaten toplum tasavvuf ile içiçedir. Sözgelimi 17. yüzyılda bir insanın, tasavvufun dışında olması, bir tarikata mensub olmaması onun için ayıptır. "Nursuz ve pirsiz" diye bir söz vardır. Nursuz ve pirsiz olmak ayıp kabul edilirdi. Bugün ise nurlu ve pirli olmaktan zıt mânâlar çıkarılabilir. Ama o dönemin insanının en iyi bildiği muhitlerden bir tanesi, tasavvufî muhitlerdir. Haftanın her günü, her bir tekkenin ve dergâhın ayrı zikir halkaları var. Öğleninde, ikindisinde, akşamında, yatsısında. Dolayısıyla bu kadar yoğun bir tasavvuf ortamında şairin tasavvuftan ayrı bir şey anlatması da mümkün değildir. Kaldı ki asıl söylemek istediklerini tasavvufî çerçevelere geçirerek söylemeleri, onlar için bir kolaylıktır. Yani aşktan, sevgiden, şaraptan, içkiden bahsedecek olan bir şair, ciddî biçimde bir aşktan veyahut sahici bir şaraptan bahsedecek olsa bile bunun kılıfını tasavvuftaki aşkın, tasavvuftaki şarabın ilâhî aşk demek olduğuyla, oradaki maşukun Allah cemali ve tasavvuftaki fenâfillaha giden yol olduğuyla; orada şeyhin meyhaneci kılığında göründüğüyle içiçe idi. Her edebiyat, kendi çağının aynasıdır. Edebiyat bence bir arz-talep dengesidir. Sözgelimi, İstiklâl Harbi yıllarında savaş ve kahramanlık şiiri yazarsanız, bu o toplumun talebine arzdır. Ama siz yine aynı dönemde aşk şiirleri yazmaya kalkarsanız, çok güzel yazsanız bile kimse sizi şairden saymaz. Çünkü herkesin cephelerde sapır sapır döküldüğü veya mücadele ettiği bir dönemde sizin kalkıp aşk şiiri yazmanız, aşktan bahsetmeniz kimseyi ilgilendirmeyecektir. Divan Edebiyatı'nın çerçevesi de, her bakımdan bir refah toplumunun hayat sürdüğü bir dönemde oluşmuştur. Yani o dönemde klasik üslûb 16. asırda belirir. 16. asra baktığımızda Osmanlı için bir gün doğumudur. Kanûnî gibi bir hükümdarın, Fatih gibi bir hükümdardan miras aldığı bir edebiyat zemini vardır, onun sarayındaki büyük bir kültür atmosferi vardır. Artık ekonomik problem yoktur. Diplomasi problemi yoktur. Herhangi bir yenilgisi yoktur, hiçkimseye karşı boynu eğri değildir. Böytemez ruh estetiğine dayalı noktalarda görüşlerini bildirmeleri ve mısralarını özellikle aşktan, duygudan, histen, hissiyattan oluşturmaları kaçınılmazdı.

Osmanlı bir minimize sanat karakteri taşır. Osmanlı'da her şey küçültülür. Meselâ Avrupa'da cilt cilt romanlar yazılırken Osmanlı'da bir roman konusu, bir beyte sığdırılır. Avrupa'da kiliselerin duvarları boydan boya resimlerle süslenirken, bizde küçücük bir minyatürün içine koca bir dünya ve o kadarüzellik sığdırılır. Bizde birkaç cilt kitap yazmış bir adam, farz-u muhal kitabın başına veya sonuna adını yazmayı unutur. Unutmaz tabii ki, ama yazmaya gerek duymaz. Çünkü bilir ki kendisi geçicidir, kalıcı olan kitaptır.

Tarihle edebiyat, birbirlerinin satır aralarıdır
Edebiyatçı, yaşadığı toplumun öncüsü olmak zorundadır. Sanıyorum Divan Edebiyatı da böyle bir toplumun edebiyatı idi ve Osmanlı kültür ve medeniyeti içinde bir taşıyıcı rol oynadı.

Hem de fazlasıyla taşıyıcı rol oynadı. Ben hep şöyle düşünürüm; Osmanlı vak'anüvisleri hadiseleri arka arkaya sıralamışlardır. Hatıralar gibi. Ama bunun duygu tarafını tamamen edebiyat üstlenmiştir, şiir üstlenmiştir. Bunun için tarihle edebiyat birbirlerinin satır aralarıdır. Tarihle edebiyatı üstüste çakıştırıp okumadıktan sonra o toplumu anlamak mümkün değildir.

Mûsikîsini de unutmamak gerekir.

Tabii, mûsikî de aynı şekilde.

Edebiyattan kopuk bir mûsikî olmadığı için onu da hânenin dışında tutmak mümkün değil zaten.

Tabii mümkün değil. Bir defa sözde ahenk var. Ritm var. O ritmden dolayı söze bir kuvvet geliyor ve söze adeta bir kutsallık izâfe ediliyor. Özellikle konular değiştikçe; sözgelimi Nâ't yazılacaksa bu dil veya o kutsallık daha da artıyor. Münacaat yazılacaksa, bâtınî birtakım duygular ön plana çıkıyor. Sadece edebiyat değil tabii ki; mimarisiyle, mûsikîsiyle, çevre düzenlemesiyle, hattıyla, tezhibiyle, güzel sanatların hepsiyle... Osmanlı bir minimize sanat karakteri taşır. Osmanlı'da her şey küçültülür. Meselâ Avrupa'da cilt cilt romanlar yazılırken Osmanlı'da bir roman konusu, bir beyte sığdırılır. Avrupa'da kiliselerin duvarları boydan boya resimlerle süslenirken, bizde küçücük bir minyatürün içine koca bir dünya ve o kadar güzellik sığdırılır. Bizde birkaç cilt kitap yazmış bir adam, farz-u muhal kitabın başına veya sonuna adını yazmayı unutur. Unutmaz tabii ki, ama yazmaya gerek duymaz. Çünkü bilir ki kendisi geçicidir, kalıcı olan kitaptır. Süleymaniye Camii durur, ama Süleymaniye Camii'nin yanında, o yapıldığı zaman yapılmış bir ev görebiliyor muyuz? Göremiyoruz. Neden? Çünkü o insanlar Süleymaniye'yi yaparken dinleri gibi kalıcı olsun istiyorlardı. Ama evlerini, yani kendi yaşadıkları yerleri yaparken, kendileri gibi geçici yaptılar. Dolayısıyla fanilik duygusu ön planda olmuştur. Bizim klasik sanatların hangisine bakarsanız bakın, hatta mûsikîde de öyle nağmeler koydular ki, o nağmeleri dinledikten sonra bir tekkede de olsanız, bir camide de olsanız, sokakta da olsanız, veya bir mecliste de olsanız, sizin o anda içinde bulunduğunuz hâli veya başka özlemlerinizi kanatlanarak ayağınıza getirebilecek bir ekol oluşturdular. Bunun için ulvî duyguları ve tabii İslâm kültürü olmasından dolayı da dini duyarlılıkları ön plana çıkardılar.

Batı'da akıl, Doğu'da gönül
Divan Edebiyatı, kuralcı bir edebiyattır. Kuralcı olmak, edebiyatçıyı birtakım kurallarla sınırlandırarak üretmeye yönlendirmek, özgür bir üretim sağlayabilir mi?

Ama şahsilikleriniz kadar özgür olabilirsiniz. Bütün klasik üslûblarda aynı şey vardır. Gotik mimari tarzında bir kilise yapacaksanız eğer, sütunları yüksek yapacaksınız. Aksi takdirde o gotik olmaz. Bu kurallar içinde kalındığında halktan uzaklaşılmaz. Ben tam tersini savunuyorum. Bilâkis biz tarihe çok uzaktan baktığımız için, halkla edebiyatın ilişkisini yanlış yorumluyoruz. Halkın edebiyata meyli yok. Neden yok? İletişim araçları yok. Birisi İstanbul'u hayatında hiç görmeden vefat eden bir şair. Taşradan. Ama İstanbul'da söylenenle aynı şeyleri söylüyor orada. İmparatorluk sınırları Halep'ten Priştine'ye uzanmış. Merkezler oluşmuş. O merkezlerde edebiyat muhitleri oluşmuş. O muhitlerde üretiliyor. Bir defa sanat daima parayla, zenginlikle ilişkilidir. Ne kadar zenginseniz, sanatınız da o kadar yükselecektir. Bu da saltanatla mümkündür. Sanatınız yüksek ise, o sanat bir saltanata ihtiyaç duyar. Dolayısıyla ikisi birbirinden hiç ayrılmaz. Onun için, halktan kopukmuş gibi görünen o sanat, aslında bir tabii ilişkinin sonucudur.

Batı toplumları hep madde ile birebir ilişkidedir. Doğu toplumları ise mânâ ile. Batılı bir sanatkar güneşin batışını resmedecekse, onun ezgisini yapacaksa daha ziyade akılcı davranarak bunu yapar, Doğu'nun insanı bunu gönlüyle yapar. Bu bakımdan bizim eski sanatlarımızda veya edebiyatımızda hep gönle yöneliktir her şey. Bütün veriler gönlü işaret eder. Tasavvuf da böyledir, edebiyat da böyledir, sanatlar da böyledir.

"Aşksız Olmazız, Oluruz Etsüz Ekmeksüz"
Bu Doğu ve Batı müziklerinde de hissediliyor. Ben Doğu müziği genellikle yüreğin, Batı müzikleri ise aklın müziğidir diye düşünürüm. Aklı bırakıp aşktan sormak istiyorum size. Divan Edebiyatı için aşk edebiyatı diyebilir miyiz ?

Aynen böyle diyebiliriz. Divan Edebiyatı aşkın has bahçesidir diyorum ben. Buradaki aşk ister beşerî olsun, ister platonik olsun, ister tasavvufî olsun, ister süflî olsun... ama her halukârda asildir. Bu asalet özelliğini koruduğu müddetçe de aşk üzerine söz bitmez. Dünyanın bütün aşkları, bir tek aşktan ibarettir. Ama bütün bu aşkları teferruatta incelediğinizde her şairin, her sanatkârın, her mimarın, her mûsikîşinasın ayrı şekilde görmesi mümkündür. Divan şiirindeki aşkın, günümüz aşkı ile pek fazla bir münasebeti yok. Daha doğrusu günümüzde aşk denilen kelimeyle fazla bir münasebeti yok. Günümüzdeki aşk randevulu, telefonlu oluyor. Ama o dönemin aşkında sadece hissediş ve hayal ediş vardır. İster beşerî olsun, ister süflî olsun, ister ilâhî olsun, aşkta daima nihaî sınırlar zorlanır. Çünkü zaten Divan Edebiyatı dediğimiz edebiyat, zamanı, mekânı, kişileri en mükemmel olan bir idealize edebiyattır. Zamanı çok mükemmel olan, mekânı çok mükemmel olan, aşıkları çok mükemmel olan bir aşkın da şüphesiz süflî de olsa en yüksek derecede bizi etkilemesi gerekiyor. Bizim klasik şairlerimizi düşünelim. Nef'î'nin bir mısraı vardır: "Aşksız olmazız, oluruz etsüz ekmeksüz" der. Gerisini siz düşünün.