
Örtünme emri hicretten yaklaşık iki sene sonra indi. Bütün Müslüman kadınlar, başları hatta bazıları yüzleri dâhil örtündüler, ayeti öyle anladılar, öyle uyguladılar. Meğer hepsi yanlış anlamış ve bunu düzelten bir ayet gelmemiş mi? Müslümanların bazı kişisel hataları üzerine dahi bazen bir sure, bazen onlarca ayet inerken, böyle kapsamlı bir yanlış (!) olduğu gibi bırakılmış mı? Modern dönemlere gelinceye kadar kimse bu yanlışın farkına varmamış, hatta kadını toplum dışına itmek için işlerine gelmiş de, şimdi mi anlaşılmış?
Birinci yazımızda bahsettiğim gibi kişisel olarak ben, Allah’ın emri olduğu için örtünüyorum. Peki, bunun Allah’ın emri olduğundan nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Tesettürün farziyeti meselesinin fıkhî ihtilaflara konu olup olmadığından emin miyim? Bir farzı ihlal etmemek anlamında dinin sınırları içinde kalmak kaydıyla bir kaçış yolu yok mu? Zira ilk yazıda da belirttiğim gibi kolay bir iş değil yaptığımız. Yazı-kışı bir tarafa, yeri geldiğinde “Okuma yazman var mı abla?” sorusuna muhatap olmuşluğumuz var.
Gençlerle bu konuyu görüştüğümüzde örtünmenin fiziksel olandan çok sosyal zorluklarından ve onun sonucu olarak yaşanan psikolojik sıkıntılardan söz ediyorlar. Dini kimliğini açık etmeden kalabalığın içinde kaybolmak, çeşitli nedenlerle zayıf kalmış benliklerimize iyi bir konfor sunuyor. Bütün bu nedenlerle, eğer bir yolu varsa, tesettürün farz olmaması, ikilemde kalan kafalara çok iyi gelebilir. Görünen o ki, arayışlar da o yönde. (Zamanında gözümüzün içine baka baka aslında Allah’ın böyle bir emri olmadığı halde, sırf siyasî nedenlerle örtündüğümüzü söyleyenlere, farz olduğuna inanmadığım bir şeyi yaparken bu bedelleri ödemeyi göze almak için nasıl bozuk bir kafaya sahip olmam lazım geldiğini sorardım hep. Yani çeşitli nedenlerle bu denli zorlandığımız bir giyim tarzını, Allah tarafından farz kılındığı için değil de siyasi bir amaca hizmet etmek gayesiyle sürdürebilmek için nasıl bir kafa yapısına sahip olmamız gerekir? Bu iddianın her şeyden önce zekâmıza hakaret olduğunu düşünürüm.)
SORGULARKEN GELİNEN YOL AYRIMI
Maruz kaldığı/kalacağı zorlanmalar nedeniyle örtünmeyi düşünmeyen veya örtülüyken vazgeçenlerin bir kısmı tesettürü Allah’ın emri olarak görmekle beraber dürüst davranır ve kendilerinin bunu kaldıramayacağını ifade eder. Diğer bazıları ise yüzyıllardır süregelen bir yanlış uygulamayı keşfettiğini düşünen bazı araştırmacıların sözlerini öne sürerek, aslında Allah’ın muradının bizim anladığımız şekilde başı örtmek olmadığını, sadece dekolte giymemenin tesettür emrini ifa etmek için yeterli olduğunu söylerler.
Şimdi, tam burada bir yol ayrımına gelmiş bulunuyoruz: Bir konunun dindeki yerini ve ayetlerin o konuyla ilgili ifadelerinin nasıl anlaşılması gerektiğini tespit etmeye çalışırken kimin anlayışı daha belirleyicidir? Kaynağa en yakın olanın mı, çağımıza en yakın olanın mı? Şahsen ben temel bir konunun dindeki yerini anlamaya çalışırken, devam eden vahiy sürecindeki peygamber tatbikatına ve ona en yakın çağlardaki (ilk üç nesil diyelim) ulemanın anlayışına, bugün yazıp çizen herkesin görüşünden daha çok önem verir, onların isabet etme ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşünürüm.
Elbette inanç ve ibadetlerle ilgili hususlar dışındaki konularda toplumun içinde bulunduğu durumun gerektirdiği ihtiyaçlar gözetilerek, esasa yönelik ilkelerin korunması şartıyla, detaylara ilişkin içtihadın Allah’ın muradını gerçekleştirecek şekilde sürdürülmesi, evrensellik iddiası taşıyan bir din için kaçınılmazdır. Peki, Allah’ın kitabında bilhassa hukuki sonuçlar doğuran emir ve yasaklar söz konusu olduğunda bizim tercihimize bırakılmamış esasların neler olduğuna nasıl karar vereceğiz? Yani bizim yorum ve tercihimize bırakılanla bırakılmayanı nasıl ayırt edeceğiz? Bu konuda bir fikir geliştirmeden önce usulcülere kulak vermemiz gerekmez mi?
KAYNAĞA EN YAKIN SÖZ BELİRLEYİCİDİR
Ben bir âlim değilim. Hukukî kriterler üretip bağlayıcı hükümler geliştiremem. Ancak dinini anlamaya ve anlatmaya memur bir vaiz olarak çeşitli taraflarca üzerine bu denli büyük tartışmaların yürütüldüğü bu konuyu kendi çapımda da olsa anlamak ve açıklamakla yükümlüyüm. Konuya şöyle bakıyorum: Örtünmeyle ilgili emir hicretten yaklaşık iki sene sonra indi. Bütün Müslüman kadınlar, başları, hatta bazıları yüzleri dâhil örtündüler, ayeti öyle anladılar, öyle uyguladılar. Meğer hepsi yanlış anlamış ve bunu düzelten bir ayet gelmemiş mi? Müslümanların bazı kişisel hataları üzerine dahi bazen bir sure, bazen onlarca ayet inerken, böyle kapsamlı bir yanlış (!) olduğu gibi bırakılmış mı? Modern dönemlere gelinceye kadar kimse bu yanlışın farkına varmamış, hatta kadını toplum dışına itmek için işlerine gelmiş de, şimdi mi anlaşılmış?
Vahyin, Yüce Allah’ın muradına uygun şekilde anlaşılması konusunda aklım şöyle der: Her ilimde en son söz kıymetlidir; din ilmindeyse kaynağa en yakın söz. Zira vahyin karşısında, sadece onların geri bildirim yapıp, anladıklarının doğru olup olmadığını tasrih etme şansları vardı. Ayrıca aklım “Bir konuda görüş değiştireceğin zaman yaptığın alışverişe dikkat et, kimi verip kimi aldığına iyi bak” da der. Bir tarafta ilk nesilden itibaren sahabe, tabiun, mezhep imamları, fukahâ, müfessirin var; diğer tarafta olanları hepimiz biliyoruz. Bu alışverişte akıllı olanın nereyi seçeceği bellidir.
Biliyorum bu açıklama bazılarımıza avamî ve indirgemeci görünecek. Sade ve basit düşünmeyi severim. Bağlantıları doğru bir zemine inşa etmişsem dümdüz devam etmeyi tercih ederim. Zira dille, zihinle, şahsiyetlerimiz ve değerlerimizle bu kadar oynanan bir dünyada sabitelerimizin iyi belirlenmiş olmasından ve onları –imkân verdikleri tüm genişliği dikkate alarak- onurlu bir şekilde korumamızdan daha güvenli bir yol göremiyorum. Konunun ulema tarafından nasıl ele alındığını, sınırlarını ve ihtilaflarını öğrenmek isteyenler İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddelerine, tefsir ve fıkıh kitaplarına ve orada belirtilen birincil kaynaklara başvurabilirler.
KADIN SAHABELERİN UYGULAMASI
Niçin “bu şekilde” örtündüğüme gelince aslında onun cevabı da yukarıdaki satırlarda verilmiş oluyor. Örtünmeyle ilgili Nur Suresi 31. Ayete baktığımızda tesettürün şekil ve sınırının - elbette kastı mahsusla- muğlak bırakıldığını görürüz. Bu durumda ayetin nasıl uygulanacağı bilgisine ulaşmak için (diğer pek çok ahkâm ayetinde olduğu üzere) Peygamberimizin izahına ve yakın aile fertlerinden başlayarak sahabe kadınlarının tatbikatına bakmak durumundayız. Ayet geldikten sonra Efendimizin çeşitli vesilelerle açıkladığı üzere normal şartlarda bunun asgari miktarı el, yüz ve (bazı rivayetlerde) ayaklar hariç olmak üzere bütün bedendir. Böyle olmakla beraber ayette sınırların kesin bir ifadeyle belirtilmemiş olmasının bir sonucu olarak dere kenarında çamaşır yıkayan, pirinç tarlasında çalışan, mahallenin fırınında hamur yoğurup ekmek yapan, evlere temizliğe giden vs kadınlar için “zaruretler miktarlarınca takdir olunur” kuralına binaen tanınan istisnaların detayları klasik dönemden itibaren fıkıh kitaplarımızda mevcuttur.
TAMAMI YAPILAMAYANIN TAMAMI TERK EDİLMEZ
Tesettürün saçın örtülmesi anlamına gelmediği, ayette geçen “yakaların üzerinin kapatılmasının” yeterli olacağı iddiası yakın tarihimize gelinceye kadar İslam dünyasında hiç gündeme gelmemiş. Ayet, yakalarınızın üzerini kapatın diyerek dekolte giymeyin demek istiyormuş gibi kelime oyunlarına karnımız neden tok? İki sebebi var: Birincisi, yukarıda kısaca açıkladığımız üzere ahkâm ayetlerinin uygulanmasıyla ilgili detaylar başta Peygamber Efendimiz olmak üzere ilk nesil Müslümanların tatbikatıyla öğrenilir. İkincisi, ayette geçen humur (tekili hımar) kelimesi lügatlerin ittifakıyla “başörtüsü” demektir. Şimdi size “Çoraplarınızı dizinize kadar çekin,” desem, bundan ayaklarınız açık kalabilir anlamını çıkarmak mümkün olur mu? Başörtünüzü yakalarınızın üzerine çekin dendiğinde mugalâta yapmayan, dürüst kişinin anlayacağı başın da örtülü olacağıdır ki zaten peygamber döneminden bugüne uygulama bu şekildedir.
Çeşitli nedenlerle örtünemeyen kardeşlerime tavsiyem “tamamı yapılamayanın tamamı terk edilmez” kuralınca bedenlerin sergilenmemesi kuralına olabildiğince uymalarıdır. Bazılarının olmasını arzu ettiği gibi “bedenin geri kalanı mütevazı bir şekilde örtülmüşse başın açık olması günah olmaz” demiyorum, diyemem. Yalnız şunu söyleyebilirim; eksik ve kusurlarımız sebebiyle hangimiz Allah’ın rahmetine ve affına muhtaç değiliz ki?







