Ameliyathane… Cerrahlar… Hastalıklar… Sevimsiz gelen üç kelime… Eğer ameliyat bir hayat kurtarıyorsa 'Sevimsiz' kelimesi ortadan kalkıyor; yerini mutluluğa bırakıyor. Örneğin nakil ameliyatları… Umudunu kaybetmiş hastalar, üzgün hasta aileleri, ölümün kıyısında hissedilen yalnızlık… Tüm bunlar nakillerde geri kalıyor ve sanki yeniden doğuş başlıyor. İşte bu hissi veren bir nakil ameliyatını deneyimledik. Yıllar önce üniversitede yaptığımız 'Organ bağışı' kampanyası sırasında birçok nakil ameliyatına girmiştim. Bir sürü öyküye tanık olan ben böbrek nakli ameliyatı sırasında gözyaşlarımı tutamadım. Aslına bakarsanız medyada çıkan sıradan olaylardan birine yenisi eklendi: 'Annesi oğluna hayat bağışladı'. Hepsi sadece bu cümleden ibaret değil… Öyle bir durumda olduğunuzu düşünün. Size de 'Ya diyalize gireceksiniz ya da nakil olacaksınız' deseler ne yapardınız?
Ameliyat öncesinde Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Hasan Taşçı ile nakilin olacağı hastanenin kafeteryasında buluştuk. Heyecandan dilimi yutmuş gibiydim. Aklım sadece 24 yaşındaki hastada ve annesindeydi. Prof. Dr. Taşçı'ya telefonla, 'Hastalar hazır' haberi geldi ve birlikte ameliyathane katına doğru geçtik. Cerrahımızı kelimelerle tanımlamak mümkün değil, herkesin 'Hasan Hoca'sı o. Mütevazı, içten, ümitsizliğe düşürmeyen biri. Ameliyat kıyafetlerimi elime tutuşturdu, 'Giyin, arkadaşlar sana yardımcı olacak' dedi ve gitti.
Dizilerdeki gibi yeşil ameliyat kıyafetlerimi giydim, maskemi ve bonemi taktım. Kalbimin atış hızı durmuyordu. Hemşire hanım, 'Bekleme odasında durabilirsin' dedi. Bir televizyon açıktı ve içerisi kalabalıktı. 'Hepimiz ameliyata mı gireceğiz?' diye düşünürken, hemşire yine geldi ve 'Haydi içeri geçelim' dedi. Artık kalbimin sesini resmen ağzımda hissediyordum. Koridordan yürürken beş ayrı ameliyathane gördüm. Doktorlar farklı ameliyatlara başlamıştı. Bizim gireceğimiz ameliyathaneye kadar zaman sanki geçmedi. Ve 5 yazan kapıdan içeri girdik… Prof. Dr. Taşçı, işleme başlamıştı bile çoktan. Bir süre kapının önünde öylece durdum. Sonrasında ameliyat masasına doğru yaklaşmaya başladım. Tuhaf bir histi. Biraz ürkerek de olsa yaklaştım.
Karşımda bir anne vardı ve uyuyordu. Yüzüne önce bakmak istemedim ama anestezi sırasında yüz ifadeleri nasıl oluyor acaba diye merak etmiyor değildim. İnanılmaz ama anestezide annenin yüzü gülüyordu. Gözlerinde bantlar vardı ve oğlunu kurtarmak için ameliyat masasına yatmıştı. Elini tutmak istedim bir an, geri çekildim. Operasyonu izlemeye devam ettim. Hoca önce kesiyi yaptı sonra kesinin yapıldığı alan iyice açıldı. Ancak böbreğe ulaşmak o kadar da kolay bir işlem değildi. İnsan vücudunun nasıl mükemmel bir mekanizma olduğunu bir kez daha gördüm. Sanki yedi katman var. Deri, yağlar, kaslar, damarlar… Hepsi bir tablo gibi. Hoca yağları yakıyordu, bir yandan da bölgedeki atar ve toplardamarları ayarlıyordu. Yağlar yanarken annenin bedeninden dumanlar çıkıyordu ve o koku… Hani saç yanar ya onun daha üstü bir yanık kokusu. İçimden 'Demek ki insan yanarsa böyle oluyor' cümlesi geçti.
Yaklaşık 40 dakika gibi bir sürede annenin böbreği alındı ve steril bir kap içine konuldu. Burada böbrek yıkandı. Kırık beyaz bir organ ve bir elin yumruğundan daha küçük. Böbreği hazır hale getirdikten sonra hemen yandaki ameliyathaneye geçtik ve oğulun yanına geldik. Böbreğin nakledileceği hastanın işlemi de başladı. Hocamız, Besmele'yle nakil işlemine başladı. Bu arada ameliyathanede arka fondan güzel müzikler duyuluyordu ve bu inanılmaz bir güven veriyordu. Hastamız 24 yaşında bir üniversite öğrencisiydi… Hocanın anlattığına göre Ordu'dan tedavi için İstanbul'a gelmişler. Ameliyat sırasında onun yüzünü görünce dayanamadım. Yüzü sapsarıydı, uyuyordu… Çok gençti… Annesinin böbreği onun vücuduna geçiyordu. 'Acaba ne görüyordu rüyasında?' demeden edemedim. 'Genelde anestezi alanlar rüya görmüyor. Nadir olarak görüp anımsayanlar var' diye yanıtladı hastanenin organ nakli koordinatörü. Annede de gördüm, genç hastada da. Gözlerinde bantlar vardı. Tıpkı 'Anestezi' filmindeki gibi. Merak ettim, bant hadisesini de sordum. Meğer bazı hastalar anestezi aldıktan sonra gözleri açık uyuyabiliyormuş. Bu da onların gözlerini olumsuz etkiliyormuş.
Bu arada nakil hızla devam ediyordu. Hoca, atar ve toplardamarları hazırladı ve böbreğin damarlarını bu damarlara dikiyordu. Bir yandan da 'Şu basamağa çık da iyice bak' diyordu bana. Diktiği bir damar için de, 'En zor nokta bu. Bu damarda sorun olursa bacak tutmaz' deyince, nutkum tutuldu. Ve o damar da tamamdı. Sıra böbreğin kanlanmasını sağlamaya gelmişti. Ve bir anda 'İyice bak' dedi. Böbrek hocanın elindeydi ve böbreğin bir noktasından idrar geliyordu. İşte o anda ameliyat ekibi sevinç çığlıkları atmaya başladı. Prof. Dr. Hasan Taşçı hoca, 'Bütün mesele bu idrarın gelmesiydi. Bu da ameliyatın başarılı olduğunun göstergesi' dedi. İdrar yolu, idrar torbasına bağlandı ve ne kadar idrar geldiğini gözledik. Bu sırada 24 yaşındaki genç hastamızın ameliyat yeri kapanmaya başlamıştı… Saat 15:00'te girdiğimiz nakil, 16:45'te bitmişti. 1 saat 45 dakikadır idrar gelmesi için uğraşıyorduk. Ameliyatın sonuna doğru anne uyanma aşamasındaydı. Uyanırken söylediği ilk şey, 'Oğlum' kelimesi oldu. Anneye baktım. Ağlıyordu ve 'oğlum' kelimesi düşmüyordu ağzından. Hoca yanına gitti, yüzünü okşadı, 'Anacığım oğlun kurtuldu' dedi. Demek ki annelik böyle bir şeydi. Evladını toprağa vermemek için elinden geleni yapmak, en zor durumda bile 'Evladım' diyebilmekti annelik… Ameliyathaneden çıkarken arkama baktım, bir sürü yeşil dev kahramanlar gördüm. Doktorlar, hemşireler ve anestezi uzmanları… Onlar bir hayat daha kurtardılar ve bir aileyi daha mutlu ettiler…
Ameliyathane kapısında hastamızın babası yere çökmüştü. Kekeleyerek, 'Nasıllar?' diye sordu. Ona iyi haberi birlikte verdik. Koskoca adam hıçkıra hıçkıra ağladı. Sanırım doktorluğun en güzel anı da buydu: Güzel haberler vermek. Her ameliyat bir öykü ancak nakil çok başka. Mesela kornea nakillerinden sonra Türk filmlerinde gözleri görmeyen genç bir anda 'Görüyorum' demeye başlıyor ya, aynı o manzarayı görebiliyorsunuz. Böbrek naklinde de idrar çıkmasını bekliyorsunuz. İdrar varsa sorun yok ama gelmiyorsa böbrek çalışmıyor demek. Cerrahımız, 'Sen rutin bir ameliyata girdin, daha ne hikâyeler var' dedi. Ve ameliyatına girdiğimiz hastadan yarım saat içinde tam tamına 1,5 litre idrar geldiğini öğrendik. Doktorumuzla bir keyif çayı içmenin zamanıydı artık…
İstatistiklere göre organ bağışı oranı iyiye gitmekle beraber dünya ortalamasında o kadar da iç açıcı aşamada değiliz. Prof. Dr. Hasan Taşçı da operasyon sonrasında 'Böbreği taktıktan sonra çalışması mutluluk verici bir durum ancak sağlıklı bir insanı yani bağışçıyı da ameliyat masasına yatırmak çok stresli bir iş. Keşke canlıdan organ nakli yerine kadavradan organ nakilleri yapabilseydik. İnsanlar toprak olup gidiyor, organlarını neden bağışlamıyorlar anlamış değilim. Tüm devlet kurumları, Diyanet bu iş için çalışıyor. Üstelik organ bağışının büyük sevabı da var. Yine de bağış konusunda Avrupa'nın en sonuncu ülkesiyiz. Bizde kadavradan bağışlar yüzde 20 oranındayken Avrupa'da yüzde 80-90 arasında. Sonuncu olmak çok üzücü' diyor.
Prof. Dr. Taşçı, şöyle devam ediyor: 'İlahiyat fakültesinden hocalar, ayetlerle organ bağışının sevap olduğunu söylüyor. Hatta 'Bir kişinin bir kişiyi yaşatarak bütün insanlığı yaşatmış gibi sevap aldığı' şeklinde açıklamaları oldu. İnsan vücudunun kutsal olduğunu ve onun yaşatılması için her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğini söylediler. Bizim dinimizdeki ayetlerde organ bağışına hiçbir yasak engelleme olmadığı gibi tam tersi teşvik var. Hekim olarak elimden gelen tüm fedakarlığı yapmaya hazırım. Vatandaşlar da gerekli fedakarlığı yapmalı. Organ nakliyle hastalara ikinci bir hayat şansı veriliyor. Bu şansı organ nakli bekleyen vatandaşlarımızdan esirgemeyelim.'
Bu yorumu Spam olarak bildirdiniz. Talebiniz değerlendiriliyor.