'Bir Ruh Macerası' senarist Ayşe Şasa'nın hayat hikayesini tüm yönleriyle anlattığı bir kitap. İslam ile tanıştıktan sonra ruh alemindeki tüm karmaşıklığın nasıl sona erdiğini aşama aşama aktaran Şasa, 'alemi anlamlandırdığım zaman trajedim sona erdi' diyor
Ünlü senarist Ayşe Şasa, yeni kitabı 'Bir Ruh Macerası'nda kendi hayat hikâyesini anlatıyor. Batılı mürebbiyeler eşliğinde geçen kabus gibi bir çocukluk, arayış içinde sancılı bir gençlik dönemi ve İslam'ı bulmasına vesile olan akıl hastanesi günleri. Samimi bir dille yaşamının tüm yönlerini okuyucuyla paylaşan Şasa, şimdilerde ruh alemin tamamen sadeleştiğini ve sükuta erdiğini söylüyor: “Gelip gelip bir mutlağa dayanıyor her şey; Allah'ın varlığına, Resullah'ın risaletine, veliyullahın himmetlerine bağlı bir yaşam ve öz üzerinde tefekkür ediyorum. Bir çok şeyin fazlalık olduğunu fark ettim. Huzur ve sükun bulduğumu söyleyebilirim.”
Çok sıkıntı verdi. Çünkü mutsuz bir çocukluk ve gençlik geçirdim. Aslında bu kitabı bir Allah dostunun talebi üzerine kaleme aldım. Hayatımın son dönemlerini değil de, çocukluk ve gençlik yıllarını anlatırken zorluk çektim.
Benim çocukluğum 40'lı yıllarda geçiyor. O dönemde eski olan her şey kötüdür, yeni olan ve batıdan gelen her şey iyidir şeklinde bir zihniyet var. Bu büyük bir basiretsizliği ve sistematiğini kaybeden bir toplum bilincini beraberinde getiriyor. İnsanlar, asırlarca içinde yaşadığı sistematiği berhava ediyor. Çocuk eğitim konusunda büyük bir karışıklık var. Batıyı referans almak istiyor ama bunu yarım yamalak yapıyor. Zaten her şey taklit, bir toplum kendi kökünden koparıldığında çok kötü neticeler doğuyor. Köksüzlük, doğal olarak büyük mutsuzluklara sebebiyet veriyor. Ebeveynim de elinde olmadan bu modaya uymuş.
Ailem, batıyı kayıtsız ve şartsız çok üstün gördüğü için, beni yabancı mürebbiyelere teslim etti. Bu durum ruhumda büyük bir aksaklık ve sakatlık meydana getirdi. İnsanın daima kendi kaynaklarıyla beslenmesi lazım. Gelenek bıçakla kesilecek bir şey değil ve ondan koptuğunuz zaman psikolojik travmalar baş gösteriyor. Kitapta o dönemde yaşadığım travmaları anlatmaya çalıştım.
Hiç mutlu bir an yok. Yaşanmamış ve adı mürebbiye olan gardiyanlar eşliğinde mahvolan bir çocukluk.
16 yaşında akıl hastanesinin önünden geçerken bir dilekte bulunuyorum. Hakikati bulmama vesile olacaksa bu hastaneden geçmeye razıyım diyorum .Çok tuhaf bir şey ve mariz bir durum. O yıllarda koleje gidiyordum ve felsefe eğitimi alıyordum. Köksüzlüğün üzerinde bir de büyük bir akıl karışıklığı vardı. Kavramlar, duygular, tecrübeler karma karışık olmuştu. Ben o dönmede inançlı bir insan değildim. Ama insan dilek tutarken bile dikkat etmesi lazım. Allah onu dua niyetine kabul edebilir.
İslam ile tanışına kadar büyük bir bocalama ve patinaj dönemi geçirdim. Sürekli bir yerden bir yere savruldum. Kavramların ve psikolojimin yerine oturması, rahatlaması, sükunet ve huzur bulmam İslam ile tanışıktan sonra oldu. Köksüz eğitim; gerek çocukluğumda, gerek gençliğimde verilen, buna kolej eğitimi de dahil. Çünkü kolej eğitimi de insanı geleneğinden koparan modern bir eğitim. Bu eğitim insana alem hakkında bir yol haritası vermiyor. Elinizde yol haritası, pusula yok . Onun için el yordamıyla doğruları bulmaya çalışıyorsunuz. Alemi anlamlandırmakta çok büyük bir zorluk çekiyorsunuz. Alemi anlamlandırmadığınız zaman da bir saçmalığın içine düşüyorsun. İnsan, varlık sebebini bilmediği zaman, trajik bir ruh halinin içine giriyor. İslam ile tanışınca benim için bu trajedi tamamen sona erdi.
Çok ağır darbeler yedim. Gençliğimde, ahlaki kodlara ve sağlam değerlere sahip değildim. Böyle bir insan her yerde kafasını bir yerlere çarpar ve her yerde itilip kalkılır. Çok acı çektim ve yanlışlar yaptım. Bu acılar birikerek hastalığıma sebep oldu. Fakat bu hastalığı da kahırdaki lütuf olarak görüyorum. Hastalık olmasaydı bağlandığım batıl değerlerin boş olduğunu idrak edemeyecektim.
Bilimi, sanatı, felsefiyi putlaştıran hümanist bir dünya görüşü ile yetiştik. Tüm bu kavramları din yerine koyan hatta dinden daha üstün tutan, insanı vahiyden koparan bir bakış açısına sahiptik. Vahiysiz yaşamak çok mariz ruh halleri ortaya çıkarıyor. Sanatın bu kadar idealize edilmesi, sanatsal edimlerin bir ayin gibi yapılması sonunda büyük bir doyumsuzluk getiriyor. Sanat, bilim ve felsefe hakikatin emrinde olunca faydalı olabilir. Bizatihi bir amaç gibi görüldüğünde, bir din ya da put gibi ele alındığında insanı çıkmaz sokaklara sürüklüyor.
Çok okuyan ve düşünen bir insandı. Renkli bir sohbeti olduğu için etrafında cazip sohbet halkaları olurdu. O dönemde sol temayüllü bir insandım ve sol fikirlere sahip olan insanlar arasında onun kişiliği bana çok yakın geldi. Ancak Kemal Tahir'in kendi içinde çelişkileri vardı. Geleneğe bağlı olmaktan bahsediyordu ve sık sık Osmanlı sevgisini dile getiriyordu. Fakat Osmanlıyı oluşturan ve temelinde var olan İslam'ı görmezden geliyordu. Her şeye rağmen beni geleneğe yönlendirdiği için kendisine müteşekkirim. Bana Osmanlıyı işaret etti ve bu medeniyetin geçmişine baktığımda İslam'ı görmeme vesile oldu.
Bizim dönemimizde tam bir boşluk vardı. 80'li yıllardan sonra beliren genç, üniversite mezunu, mütedeyyin ve dini değerlerinden haberdar bir insan tipi var. Bu büyük bir boşluğu dolduruyor. Bizim zamanımızda medyada İslama ait konuşmalar olmuyordu. Din bahsi çocukluğumuzda ve gençliğimizde büyük bir suskunluk içinde geçiştiriliyordu. Dindar insanlar için yobaz lafından başka bir söz duymazdık. Dünyada kendi geçmişini inkar eden yok sayan, başka bir toplum olmuş mudur bilmiyorum. Bir sabah uyanıyorsun, medeniyet değiştirmeye karar veriyorsun. Sosyolojiye, psikolojiye, fiziğe, kimyaya aykırı korkunç bir durum bu. Şimdi hiç olmazsa bol miktarda yayın var. Dinine sahip çıkan, okuyan, araştıran, dünyayı bütünüyle ele alan, entelektüel çok değerli insanlarımız var. Tradisyonalist bir söylem gelişti. Gelenek üzerinden kurulan yeni ve taze bir canlanma oldu.
Hz. Adem'den bu yana insanlığın tecrübesi hep tekerrürden ibaret, sadece zuhur değişmiştir ama tecrübenin özü aynıdır. Modernite her şeyi geçmişten koparan yepyeni bir şeymiş gibi sunuluyor. Halbuki tüm bunlar cahiliye döneminde de, daha önce de yaşandı. İnkarcılar, alemi metafizik boyuttan yoksunlaştıran görüşler, iyilik, kötülük, şiddet her zaman vardı. Biz moderniteyi geçmişten kopuş olarak fazla abartıyoruz. Buradan kendimize bir mazeret elde ediyoruz. 'O kadar taşıması imkansız bir baskı altındayız ki biz hata da yapabiliriz.'şeklinde bir görüşe sığınılıyor. Oysa ki dinin yaşanmasında bireyler ve toplumlar her zaman zorluk çekmişler.
Yeşilçam Günlüğü kitabımda bu konuyu daha ayrıntılı anlatmıştım. Benim yaşadığım dönem kendi halinde bir halk sinemasıydı. Elit zümrenin izlemediği filmler yapılırdı. Eleştirmenler tenezzül edip hakkımızda yazı yazmazlardı. 70'lerden sonra ise yarı aydınların, sözde entelektüellerin çoğunlukta olduğu bir dönem yaşandı. Şimdi sinemamız teknik ve anlatım araçları yönünden gelişti. Ancak duyuş ve fikir yönünden fakirleşti.
İnsanlar geleceğe doğru hayal kurarlar. Ben yaşayamadığım çocukluğuma ve gençliğime doğru hayal kuruyorum. Falan yerde şu bilinçle yaşamış olmak isterdim diye hayal ediyorum. Mesela çocukluğumda yaşadığım ve beni mutsuz eden çok güzel bir bahçe vardı. Kalbinde şükür duygusu olmadan, insanın elindeki nimetlere şükretmesi imkansız. Varlık içinde çektiğim yokluğu düşünerek, bugünkü bilincimle orada sanki o günlerimi yaşıyormuşçasına, o bahçede seccade serip şükür namazı kıldığımı hayal ediyorum. Geçmişi, yeniden bugünkü bilincimle yaşamaya çalışıyorum.
Akıl hastanesine girdiğimde travmanın ve korkunun etkisiyle münkir bir insan olmama rağmen, kendi kendime dua etmeye başladım. Kendim, sevdiklerim hatta bütün insanlık için büyük bir korku yaşıyordum. Bu korku bende dua fikrini telkin etti. Sonra küçük vesilelerle bir takım yaklaşımlar oldu. Asıl büyük bağlantıyı 40 yaşımda Muhittin İbn Arabi'nin Füsusul Hikem kitabını okuyarak kurdum. Daha ilk sayfalarında içimde bir aşk peyda oldu. Çok büyük bir çoşku ve heyecanla oradan gelen feyze intibak ettim.
Evet, tasavvuf okumalarını artırdım. İslam'a ait ne buldumsa okudum. Şifahi olarak da bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Yeni yetişen bir çocuk gibi herkese sorular sordum. Hiç tanımadığım insanlara telefon açıp soru sorduğumu biliyorum. Özellikle İsmet Özel, İslam ile ilgili bilgilerimi temellendirmemde çok yardımcı oldu.
Tahir'ül-Mevlevi'nin 18 ciltten oluşan mesnevi şerhi, İsmail Hakkı Bursevi'nin Ruh'ul-Beyan adlı tefsiri ve Feridüddin Attar'ın Tezkiretül Evliya kitabı. Ben sürekli bu üç kaynağı okuyorum. Tasavvufa merakı olan herkesin okuması için ise Muhyiddin Şekur'un Su Üstüne Yazı Yazmak kitabını tavsiye ederim. Turnosal kağıdı gibi, bir insanın tasavvufa merakının anlaşılmasını sağlayan bir kitap. Tasavvufla beraber iç dünyamda sadeleşme oldu. Birçok kavram beni terk etti. Geriye Allah Resulünün ve velilerin hayatına duyduğum muhabbet ve aşk kaldı. Gelip gelip bir mutlağa dayanıyor her şey; Allahın varlığına, Resullahın risaletine, veliyullahın himmetlerine bağlı bir yaşam ve öz üzerinde tefekkür ediyorum. Bir çok şeyin fazlalık olduğunu fark ettim. Huzur ve sükun bulduğumu söyleyebilirim. İnsani kâmil kavramı çok mühim. Kamil bir insanla sohbet etmek, dünyada benzeri olmayan bir lezzet veriyor. Öyle bir kaynaktan feyiz almanın başka hiçbir yerde karşılığı yok. Bizim kültürümüzde sohbet, şifahi kaynaklar çok önemli. Kitap dışında kamil insanlardan alınacak bilgileri de göz ardı etmemek lazım.






