
Bugün Ergenekon olarak karşımıza çıkan yapı, toplumu yok sayan bir zihniyetin ürünüdür. Bu yapının ilk faaliyeti 27 Mayıs cunta darbesidir. Bu darbe askerî hiyerarşiyi bozmuş ve bir türlü düzelmemiştir. Bu durum Ergenekon davası ile artık son bulmuştur. Davadan çıkacak en olumlu sonuç bu olacaktır.
Ergenekon'la başlayalım. İkinci iddianame açıklanınca 2003-2004'de Türkiye'nin dört darbe girişimi atlattığını öğrenmiş olduk. İsterseniz bu darbe kültürü nereden geliyor oradan başlayalım...
Olan biteni anlamak için filmi epey geriye, 1960'lara kadar sarmamız gerekecek. 27 Mayıs 1960 darbesine bakmak gerek. O tarihte ne oldu. Bu yeterince açıklığa kavuşmuş değil. 27 Mayıs bir "askeri darbedir". 1971 ve 1980 darbelerinden farklı olarak.
Bir cunta darbesidir çünkü. Beğenin ya da beğenmeyin Türk Ordusu'nun bir geleneği, bir hiyeraşisi vardır. İşte 27 Mayıs bu ast-üst ilişkisini alt-üst etmiş ve dengeyi bozmuştur. Normal şartlarda seçime giden ve seçimi kaybetmesi muhtemel Menderes iktidarına karşı 38 albay oturup darbe planı yapmış ve bunu uygulamışlardır. Sonradan bunlar "Milli Birlik Komitesi" oldular. Daha sonra yaşanan istikrarsızlıklar bu grubu "Silahlı Kuvvetler Birliği" adında bir cuntaya dönüştürdü. Bugün Ergenekon olarak karşımızda duran işte bu yapının devamıdır.
1980 darbesi komuta hiyerarşisiyle yapılan bir darbedir. 12 Eylül'e gelen günlerde bir Stalin veya bir Hitler yaratmak korkusuyla, komuta kademesi darbeyi kendisi üstlenmiştir. Genelkurmay çatısı altında planlanan darbe bütün pramit yapıyı ilgilendirmektedir. 12 Mart'ta ise marksist veya solcu bir cuntanın sol entelijansı ile yapmayı düşündükleri darbe ordu piramidin karşı darbesiyle ve Cumhurbaşkanı Sunay'ın ittifakıyla sonuçlanmış, bir sol-cunta darbesine müsaade edilmemiştir. Fark budur. 27 Mayıs cuntası ise TSK'ya hakim, bütün müsbet değerleri çiğnenmiş, alaşağı etmiş ve ordu piramidini yani hiye-rarşisini bozmuştur. Bu öyle bir kaos yaratmıştır ki, 50 yıldır TSK bu dengesizliği (muvazanesizliği) düzeltememiştir. Adeta Mısır'daki piramitler 27 Mayıs'la tersine dönmüştür. En ufak bir sıkıntıda deprem etkisi yaratmıştır. Çünkü piramit başaşşağıdır.
1993 senesi Türk demokrasisi ve siyaseti açısında meşhum hadiseleri peşpeşe içinde barındıran ve tarihe kara leke olarak geçen bir yıldır. Siyah bir bant olarak hafızalara kaydedilen bu yılda suikastler, sabotajlar, faili meçhuller ve karanlık olaylar birbirini takip etmiştir. Uğur Mumcu'nun katli ile başlayan meşum ve karanlık olaylar dizisi, Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis'in suikasti ile devam etmiştir. Cumhurbaşkanı Özal'ın şüpheli ölümünü 13 Mayıs'ta 33 günahsız ve silahsız askerin hunharca katledilmesi takip etmiştir. Başbağlar olayı bunun bir devamıdır. Bununla da yetinilmemiş, Sivas'ta 37 aydın gene hunharca katledilmiştir. Bu elim olay kesin bir tertiptir. Aynı sene içersinde bazı etnik kimlik iddası ile işadamı-avukat veya yasadışı işler yapan insanlar infaz edilmiştir.
Bu öyle karanlık ve karmaşık yapıdır ki, Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Korgeneral Hulusi Sayın, Korgeneral İsmail Selen, Tümgeneral Memduh Ünlütürk ve Kara Kutu Binbaşı Cem Ersever'i de faili meçhule götürmüştür.
Evet. 1993 Cumhuriyet tarihinin en karanlık yıldır. Özal'ın faiili meçhul ölümüyle başlayan süreç, bir anlamda sivil siyasetin tasfiye edilmesi sürecidir. Ve başarılı olmuştur. Asker sistem içindeki ağırlığını yeniden arttırmıştır.
Hayır. Ama bir gün ben DGM'ye (o zaman yürürlükte olan Devlet Güvenlik Mahkemesi) gittim. Tanıdık bir savcıyla konuştum. Neden bu iddiayla ilgilenmi-yorsunuz dedim. Cevabı; "Devlet istese bunları ortaya çıkarır" dedi. İşte sihirli cümle budur.
28 Şubat'ta Batı Çalışma Grubu olarak kurulan yapı 28 Şubat sonrasında Cumhuriyet Çalışma Grubu olarak sürüyor. Ancak bu yapılanmalar 1960 darbesi ile bozulan dengenin yerine oturmama sebebidir. Çünkü hâlâ alt kademedeki subaylar, üstlerine rağmen derbe girişiminde bulunmaktalar ve bunun için medyayı, STK'ları vs seferber etmekteler.
Ama gerek Hilmi Özkök, gerek Yaşar Büyükanıt, gerekse İlker Başbuğ'un dirayetli tavırları bu piramidin ters döndürülmesine engel olmuştur. Eğer bugün Ergenekon'da birileri Silivri'de yargılanıyorsa bunda bu üç Genelkurmay Başkanı'nın payı büyüktür. 27 Mayıs ile bozulan piramit, büyük gayretlerle ve ödenen bedellerle yeni yeni yerine oturmaktadır. Bu Türkiye ve demokrasi için hayırlı bir gelişmedir.
Olmasa dava buraya gelemezdi. Bundan emin olun. Özellikle Hilmi Özkök'ün rolü bu süreçte çok önemlidir.
Onun büyük payı var. Ama daha önemlisi toplumda, darbe heveslilerinin bahsettiği gibi, ülkenin şeriata gittiği yok, hükümetteki AK Parti'nin böyle bir talebi yok. İşte bu yüzden 27 Nisan e-muhtırası çıktı ortaya, 367 gibi hiçbir hukukçunun tasvip edemeyeceği bir karar çıktı, Cumhuriyet mitingleri, bazı illerdeki illegal gösteriler toplumsal infiale meydan hazırlasın diye organize edildi ama başarılı olamadı.
Bence onu öyle demek zorunda bıraktılar. Ama bu tavır muhtıraya gidecek bir tavır değildi. Bunu hazırlayanların arasında eski bir Cumhurbaşkanı adayı vardı.
Süleyman Demirel. Onlar 27 Nisan muhtırası ile demokratik süreci tıkayıp kendi adaylarını Cumhurbaşkanı yapmak istediler. Ama ertesi gün AK Parti'nin tavır alması ile planları bozuldu. Ve AK Parti bu sürecin mükafatını 22 Temmuz'da almıştır.
Ben Ergenekon'un basın, finans, STK içindeki uzantılarına henüz yeterince ulaşıldığını düşünmüyorum. Ayrıca bu konunun düşünsel merkezinde olabilecek bazı kişilerin henüz dışarıda olduğunu düşünüyorum. Mesela ben bazı baroların tavırlarını anlamakta güçlük çekiyorum. İstanbul ve Ankara Baroları mesela...
Kısmen okyabildim. Bu iddiname ilkine göre daha anlaşılır ve sürece daha hakîm. En azından elimizde daha fazla kanıt sunuyor. Ki, bu dava karşısında olan bazı köşe yazarlarının süngüsü düşmüş görünüyor.
Ben davanın sonuçlanmasının kaç yıl alacağını düşündüğümde umutsuzluğa kapılıyorum. Aslında davanın bu kadar uzun sürmesi de adli, hukuki, bürokratik zaaflarımızdan kaynaklanmaktadır. Ve bu zaaflar böyle büyük davlarda daha çok karşımıza çıkmaktadır. Şu anda davada bir süreklilik var ama iş savunmaya gelince ben bunun kötü niyetle sabote edileceğini düşünüyorum. Yani uzun uzun savunmalar, hukuki olmaktan çok siyasi olacak ve davayı sulandırma işlevi görebilecektir. Ben bu konuda endişeliyim.
Olmaz mı. Bu davadan ne çıkarsa çıksın. Ama bu dava şimdiye kadar olan süreçte şu sonucu ortaya çıkarmıştır: Darbe dönemleri bitmiştir. Ordu içindeki düzen yeniden sağlanmıştır ki, bu önemlidir.
Askerî suçlar diye bir tanım vardır. Bunun kapsamı askerî garnizonda işlenen suçlardır. Bu tür suçlar askerî mahkemelerde görülür. Ama Ergenekon davası doğrudan TBMM'yi, yasamayı, yürütmeyi hedef aldığı için kapsamı bütün Türkiye'dir. Ve tabiî hakimi sivil mahkemedir. Burada durum çok açık ve nettir.
1960'ların ortasından itibaren güçlenen solu ikiye bölmek için devlet güçleri, dış servislerle işbirliği yaptı. 1 Mayıs 1977'de yaşanan olayların amacı, güçlenen solu ikiye bölmektir.
1 Mayıs günü Taksim'de DİSK'in önderliğinde gerçekleşen ve çok başarılı olan kutlamalar bitmek üzereyken, Şan Sineması önündeki barikattan miting alanına daha önce kasten sokulmamış ve bir barikatın arkasında bekletilmiş Doğu Perinçek'e bağlı olan tek tip elbiseli ve tornadan çıkmış sopalarıyla 2500 Milli Demokratik Devrimci (MDD), Maocu bir grup, -ki, bunlar daha önce TİP'in bütün kongrelerini basıp olay çıkarmışlardır- bir yerden emir almış gibi hızla alana girmiş ve olaylar başlamıştır. Aynı anda daha önce The Marmara Oteli'nin 8 ve 12. katlarına yerleştirilmiş olan uzun namlulu silahlarla havaya ateş açılmış, aynı anda Sular İdaresi binasında konuşlanmış sivil ama resmi görevliler de havaya ateş etmiş ve alandaki yüzbine yakın insan paniğe kapılarak tek çıkış yolu olan Kazancı Yokuşu'na yönelmiştir. Bu bir provokasyondu ve bu olayla birlikte sol fiilen cart diye ikiye bölündü. Bir grup Doğu Prinçek'e bağlı Maocu MDD'ciler, ikinci grup Marksis-Leninistler. Bu bölünme başlangıç oldu ve sol kendi içinde daha fazla parçalara ayrıldı ki, ben buna mitoz bölünme diyorum. Bunu bir askeri savcı olarak resmî belgelerde tanımladım.
Doğrudan kişilerle belki yok ama zihniyet ile var. Şuna bakmak lazım. Türkiye İhtilalci Köylü İşçi Partisi'ni (TİKİP) kim kurmuştur. Bu parti sonradan önce Sosyalist İşçi Partisi'ne (SİP) ve İşçi Partisi'ne (İP) nasıl dönüşmüştür.
Ben de savcılık dönemimde bine yakın insan sorguladım ve birçoğunun pişman olduğunu gördüm. 1985'te PKK terörünün hız kazandığı dönemde aklımda pişmanlık yasası çıkarırsak, bu işi büyümeden sonuçlandırabiliriz fikri vardı. O zaman, Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) milletvekiliydim. Özal'a gittim. Ve durumu anlattım Bir kanun hazırlayalım dedim. Özal dikkatli dinledi ve çalışma yapmamı istedi. Asker de bu işe sıcak bakınca işe koyulduk.
Ben bir teklif hazırladım. Ancak burada hükümet benim önerdiğim pişmanlık yasasını değil, belli dönemlerde yenilenen itirafçılık yasasını çıkardı ve Türkiye'nin başına bela etti. Hükümetin getirdiği kanun itirafçılık esprisiyle geldi. İtirafçılık zararlı bir müesese. Hem insanları itiraf etmeye zorlar, mahkemeler de bu itirafların doğru olduğunu düşünerek kararlar alır. Bu birtakım düşmanlıklara ve kavgalara yol açar. Nitekim öyle oldu. İtirafçılık aldı başını yürüdü. Fakat zararlı sonuçları ortaya çıktı. Bu yanlış sekiz defa tekrar edildi ve halen de devam ediyor. Çünkü itirafçılık suistimale çok açıktı ve itirafçılar, topluma kazandırılmak yerine terörle mücadelede asker olarak kullanıldılar. Bu yanlıştır.
Bu bir genelkurmay muhtırası değildir.
Bu başka yerlerde hazırlanıp Genelkurmay'ın web sitesine kondu. Bu bildirinin hazırlanmasında eski bir genelkurmay başkanının içinde bulunduğu bir grup bazı hocaları da yanına alarak hatta eski bir Cumhurbaşkanını da dahil ederek bir muhtıra taslağı hazırladılar ve internet sitesine konuldu. Büyükkanıt'ın haberi olduğunu sanmıyorum.
Evet, başarısız bir operasyon. Üstelik, bir hezimetle sonuçlandı.






