Toprağın hafızasına inanırım ve bizden önce yaşanmış her şey o hafızada birikir. Başlangıcı hep bir referans noktası olarak görüyorum. Çocukluk yurdu elbette önemli. Çünkü bilinçaltını oluşturan malzeme çocukluktan geliyor. Oynadığımız oyunlar, annemizin ninnileri, ağıtlar, duyduğumuz seslerin tümü dilimizi oluşturur. Şiirde geldiğim yerin duygusu elbette baskın.
Çok var. Doğada geçen, taşların, yıldızların, rüzgarın fasılasız hissedildiği fazlasıyla pastoral çocukluk.
Oradan ayrılmış saymıyorum kendimi. Ailem hala orada. Zaman zaman ben de gidiyorum. İlkokuldan sonra ortaokul ve lise eğitimi için Antep.
Aslında iki şehirden çok taşra, kent çelişkisi derindi. Maraş birden fazla kültürün birarada olduğu ve Türklük, Kürtlük, Alevilik, Sünnilik çelişkisinin belirgin olduğu bir yerdi. Maraş olayları yaşandığında on yaşındaydım. Benim için bir travmadır. Garip bir şekilde çocukluk konuşmak istemiyorum.
Çocukluğun yazının malzemesi olarak kalması daha doğru. Söylediğiniz şeyler yazılı olarak kayda geçecek sonuçta… Gözümüzü dünyaya açtığımız yer elbette önemli. O yerin değerleri ve aurası sizin kimliğinize yansır. Elbette benim de yansıdı ve beni oluşturan yer Maraş'tır. Oradan kurdum şiirlerimi ve başlangıç anlamında referans noktam her zaman orasıdır. Yola çıkıyoruz, başka yerler, hayatlar ilgimizi çekiyor. Ama dönüp dolaşıp geldiğimiz yer çocukluğumuz oluyor.
Her çocuk kadar. Doğanın içinde büyüdüm. Yıldızlı bir göğün altında her yerin cennet gibi hissedildiği bir çocukluktu.
Toprağı olan bir aile. Kendimi onların içinde güvende hissediyordum. Köye gelen yabancılar dedemin zamanından kalma bir gelenekle bizde ağırlanırdı. Maraş'ın dağ köylerinden çalışmaya gelen dilimizi bilmeyen işçilerimiz vardı. Kendimizi hiçbir şekilde herhangi birşeyden mahrum hissetmedik.
Maraş'ta Türkiye'nin diğer yerlerinde rastlanmayan bir sosyoloji var. Kürt-Aleviler varlıklı olanlar. Kürt Alevilere çalışmaya gelenler Türklerdi. Bugün dahi Maraş'ta herhangi bir Alevi köyüne gidin orada çeşitli işlerde çalışan şoförlük yapan Türklerle karşılaşırsınız.
Bizim dostlarımızdı onlar. Toprak sahibi olanlarla çalışanlar arasında Milliyetçilik çağrıştıran bir gerilim hatırlamıyorum. Babaannem onlara en güzel kumaşları seccade yapmak için verirdi. Oruç tutulacaksa hürmeten ne gerekiyorsa yapardı. Dedemin bütün dostları, Antep ve Maraş'tan gelen Türk Sünni tüccarlardı. Hiç yabancılık hissedilmedi.
Maraş olaylarından sonra duygusal kırılma kent merkeziyle sınırlı kaldı. Adına aşiret denen Kürt Aleviler merkeze bir küskünlük hissettilerse de bu topraklarında çalışmaya gelen yoksul Türklere hiç yansıtılmadı. Aynı dostluk devam ediyor.
Doğudaki hayata kederli bir sesin eşlik ettiğini düşünürüm hep. İnsanı varlık sorusuna götüren sorular sanki oralarda daha kolay oluşuyormuş gibi gelir bana. Varlığın anlamı sorusuyla baktığınız zaman, buna kederin eşlik etmemesi mümkün değil. İnsan dünyaya geldiğin andan itibaren yalnızdır. Kaynağa dönüş arzusuyla doludur. Bütün dinleri, mitolojiyi, şiiri sanatı var eden bu sorudur.
Keder elbette her toplumun hayatında var ama doğu toplumlarında ağıt acıyı ifade etmenin daha belirgin bir formu.
Ben şiirin de bir tür ağıt olduğunu düşünürüm. Bağıran, feryat eden bir dildense, acıyı gizleyerek, derinlere iterek onun gerçekliğiyle baş etmeye çalışan bir üslubu tercih ederim. Yüzeyde olup bitene tenezzül etmeyip, derinde olanla yüzleşen sanatın anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Şiirden ne anladığınıza bağlı. Ben şiirimde bir yer anlatıyorum ve o yerin duygusuyla konuşuyorum. Üstelik herkese tanıdık gelmeyen bir yer orası. Ama o yerin duygusu, rengi sesi anlatılırken bir gösteriş telaşı hissedilmiyor. Kendi kişisel hezeyanlarını şiirinin merkezine koyan bir şair olmayı asla düşünmedim. Zaten iyi imgenin tanımı da budur. Bir okumayla düğüm çözülmez. Her okumada başka birşey verir.
Orta okulda. Pembe kağıtlara yazılan türdendi. Nazım'ın şiirleriyle büyüdüm. Hukuk okurken yoğun bir şekilde yazmaya başladım. Başlangıçta lirik coşkulu bir dille yazıyordum. Bir süre sonra 'benim duygularımdan insanlara ne' dedim.
Yazdığım herşeyi yok ettim ve yeniden yazmaya başladım. Antik kentleri dolaştım o dönemde.19 yaşındaydım ve vadilerin, dağların, ağaçların sesini duymak üzere yollara koyuldum. Hissettiğim, beni çağıran ama tam içine giremediğim bir sesin peşindeydim sanki. Ben zaten dili ses olarak duyuyorum bir melodi olarak. Bir süre sonra ortaya şimdiki şiirimin habercisi olan bir dil çıktı.
Evet hayattalar.
Bilmiyorum. Belki de çocukluk yaşantılarıdır nedeni. Ölüm ve hayat o kadar iç içe ki orada. Çünkü öyle bir kültürde büyüdüm. Bizim ölülerimiz yüksek bir tepenin üzerindedir. Gün batımında bütün evler mezarlığa bakar. Akşam yatağa girdiğinizde mezarları görürsünüz. Mezarlıklar oyun alanımızdı.
Eskiden cazip bile gelirdi. Avrupa'da mezarlıkları dolaşmak müze gezmek gibiydi. Ama yakın bir arkadaşımı kaybettikten sonra değişti bu durum.
Dili elinden alınan insanın dünyası da alınmış olur. Bu anlamda dilin çok temel bir yeri var. İkinci dilde kendini ifade etmek aslında bir dolayım kazandırdığı için tersinden bir avantaja da dönüşebiliyor. Ben bunun bir kayıp olduğunu düşünmedim. İkinci bir dilde kendinizi çok iyi ifade edebiliyorsanız anne dilinin kaybı bir imkana dönüşebiliyor.
Kürtçe düşünemiyorsam o dil kayıp sayılır. Fakat o kaybetmenin verdiği keder bir şair için zenginlik olabilir. Büyük edebiyatlarının çoğunun buradan çıktığını düşünürüm.
Bu bir ressama neden kırmızı kullanıyorsunuz sorusunu sormanız gibi birşey. Neden Türkçe yazıyorsun? Çünkü ben Türkçe düşünüyorum. Kürtçe düşünebilseydim ve Kürtçe'de bir imge yaratabilseydim herhalde Kürtçe yazardım. Ama benim bildiğim Kürtçe, kelimenin tam anlamıyla anne dili. O dilde bir edebiyat yaratamazsınız. En fazla ninni ya da ağıt yazabilirsiniz. Düşünce dilim Türkçe rüyaları da Türkçe görüyorum.
Aidiyet sorusu nereden baktığınıza, nasıl gördüğünüze göre hep yeniden kurgulanır. Maraş Kürtçe'nin sınırı bir şehir. Sonrasında Türkçe başlıyor ve orada geçişkenlik daha fazla. Oradaki Kürtlük ile Diyarbakır'daki aynı değil.
Çünkü bizim esnafımız ve şehir merkezinde hizmet veren herkes Türk. Ama Diyarbakır'a gittiğinizde oradaki herkes Kürt.
Kürt Türk entegrasyonu çok başarılı bir entegrasyon olarak gösterilir. Ben de böyle olduğunu düşünüyorum. Ama son dönemde yaşanan Türk milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliğini yaratıyor. Bu bir kutuplaşma. İnsanlar daha dar kimliğin içinde kendilerini ifade etmeyi çıkış olarak görüyor. “Türk'üm doğruyum çalışkanım”ın karşısına “Kürt'üm doğruyum çalışkanım”ı koyarak hayatta kalabiliyor ancak. İnsanları suçlamak çare değil bir etki ve tepki durumu bu.
Elbette.
Bunları ölçmek mümkün değil. Hepimizin travmaları var. Kürtlerin bazılarına göre ben beyaz Kürdüm.
Benim herhangi bir angajmanım yok. Bir vicdanla bakıyorsanız her hangi bir davanın adamı olmak sizi kesmez. En nihayetinde ben Kürt'üm ve onların derdiyle dertleniyorum.
Hepimizin kendimiz ait hissetimiz şehirler vardır. Benim şehirlerim de İstanbul, Londra, Amsterdam ve elbette Halep. Ama bunların en tepesine koymam gereken yer Diyarbakır.
Orada kendimi evimde hissediyorum. Vakur bir şehir. Şehrin yoğun bir tarihi dokusu var. Bu yoğunluğun rastlandığı başka şehirlerde dinamizm genelde yetersizdir. Kültürel birikimi ve politik tansiyonu azdır. Bunun sanat açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. İstanbul'la kıyaslayabilecek bir canlılığı var. Ortadoğu ölçeğinde de böyle olduğunu düşünüyorum. Hüzünlü de bir yer. İnsanın içine işleyen bir yanı var. Diyarbakır'a her döndüğüm de hüzünle dönerim.
Sanat zaten siyaset üstüdür. İyi sanatın siyaseti olmaz çünkü ruha hitap eder. Politik arena başka bir yer. Sanatın bütün bunları kucaklamak gibi zaten bir görevi var. Çok iyi bir şairin neye inandığına ve ideolojisine bakmazsınız. Dolayısıyla oradaki kutuplaşmayı yumuşatacak ve çözecek bir platfor oluşturmak. İnsanların kalplerinin üzerindeki o ağırlığı biraz hafifletebilmek önemli.
Belli angajmanlarınız yoksa çok ciddi bir dirençle karşılaşıyorsunuz. Orada bırakın bir vakıf çalışmasını küçük bir tezgah açsanız da bunun hesabını verirsiniz. Tüm bu cemaatlerin ötesinde başka daha insani sanata ait bir yer olduğunu düşünüyorum. Neticede geriye yapılan işin etkisi kalır. Başlangıçta tüm kapalı toplumlarda yabancıya karşı bir direnç vardır. Ama yapılan iş öyle bir hoş seda bırakır ki insanların kalplerine girersiniz farkında olmadan.
Diyarbakır'da öncesinde Kürtlerin, Süryanilerin, Ermenilerin bulunduğu çok kültürlü bir yapısı vardı ve o doku bugün bozulmuş. Türkiye'nin batısında da yaşanan çoraklaşma orada da var. Başka dillerin, müziklerin seslerinin az hissedildiği bir yer. Ben Ortadoğu havzasını ayırarak düşünmüyorum. Irak, Iran, Suriye, Hatta Lübnan'da üretilen sanat neden ilgi görmesin ki orada?
Biz bir çizgi belirlerken bu durumdan kaçındık. Geleneği bilen gelenekle ilişkisini doğru kurmuş ama modern bir sanat. Buna yer vermek istiyoruz. Çünkü folklor zaten orda var. Azam Ali'yi o yüzden tercih ettik. Kimliği oldukça çeşitli, dünya müziğini bilen dünya tarafından da tanınmış bir sanatçıydı.
Elbette batılı sanatçılar da gelmeli ama orada klasik bir caz müziği dinletemezsiniz. Daha etnik tınıları içeren Dünya müziği ya da fusion dediğimiz türden arayışlar anlamlı olur.
Vakur.
Kederli.
Siyah.
Çöl kokusu, taş kokuyor orada.
Yoğun ve eski, insanın tutan bir yoğunluğu var. Çok ciddi göç almış. Sosyolojik yapı değişmiş buna rağmen şehrin dekorundan kaynaklanan bir ruh, bir bütünlük duruyor.
Herşey etkilidir ama mekanın etkisi daha hissedilen bir etki.






