İnsan ve toplum olmanın grameri: Kavvâm
04:00, 30/09/2026, ÇarşambaG: Güncelleme: 05:50, 30/09/2026, Çarşamba
Yeni Şafak

İllustrasyon: Cemile Ağaç Yıldırım
Kavvâm toplum, haksızlığa uğrayan bir yabancıdan tanımadığı bir yetime kadar kendini sorumlu hisseder dolayısıyla yaşama biçimi ve ahlâk nizamı açısından modern, kapitalist, aşırı bireysellemiş ve ekranize olmuş dünyanın karşısındaki tek insanî alternatif, yegâne varoluşsal sığınaktır.
Hatice Ebrar Akbulut - Yazar
Kavvâm kelimesi k-v-m ( ( (م-و-ق fiilinden türer. Kıyam, kıvam, kaim, kavim, takvim, mukâvemet gibi kelimeler bu kökten neşet eder. Kökündeki bu zengin anlam bağı ve semantik derinlik, kavvâm kelimesinin fiziksel idarenin ötesine geçerek korumaktan adalete, toplumsal dengeden ahlâkî sorumluluğa uzanan çok boyutlu ve çok sesli bir anlam ufku taşıdığını gösterir.
Mübalağalı ism-i fâil sîgasına aktarılarak kavvâm hâline gelen bu kelime, bir şeyi kesintisiz biçimde ayakta tutan, gözetip kollamayı kendine ilke edinen, emanete sahip çıkan, çekip çeviren, yöneten, güven veren, dirlik ve düzeni sağlayan anlamlarına gelir. Buradaki mübalağa, faydasız bir aşırılığa işaret etmez. Eylemin niceliksel süreklilik kazanarak kişide niteliksel bir karaktere dönüşmesini ifade eder. Râgıb el-İsfehânî, el-Müfredat’ta kavvâm kavramının pasif bir ayakta durma eylemi olmadığını belirtir. Kavvâm kişi; sorumluluğu üstlenen, tedbir alan, hassasiyetleri, aileyi ve toplumsal düzeni sağlayan, istikamet üzere olan, hakkaniyetle davranan, adaleti tesis eden dinamik bir özneyi temsil eder.
Elmalılı Hamdi Yazır, kavvâm bahsinde erkeğin konumunu “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir” anlayışıyla temellendirir. Doğrudan sorumluluk duygusuyla ilişkili olan kavvâmlık, herhangi bir cinse verilen ayrıcalık belgesi değildir. Âyette, üstünlük ve değerin tek taraflı erkeğe ait olmadığı, her iki cinsin de yaratılış itibarıyla birbirini tamamlayan ve karşılıklı muhtaçlık esası üzerine kurulan bir düzene sahip olduğu açıkça beyân edilir. Yazır’ın dikkat çektiği bu hususa göre kavvâm kavramı, kadını dışlamaz, onun değer ve onurunu koruyan muhkem bir çerçeve çizer. Bütün inananların ahlâkî omurgasını tanımlayan “Kavvâmîne bil-kıst” terkibinde hitap cinsiyetten bağımsız bütün mü’minleredir. Mü’min kadınlar ve erkekler, adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olmaya, kavvâmûn olmaya çağrılır.
İNSAN HAYSİYETİNİ İLK SIRAYA KOYAN AHLÂKÎ BİR ZEMİN
Kavvâmlık tek tek insanlardan yola çıkarak bütün bir toplumun ayakta kalma iradesi, mukâvemet gösterme kapasitesidir. Dijitalin oluşturduğu ahlâkî körlüğe karşı mahremiyet, mahcubiyet ve haysiyeti kuşanmaktır. Kavvâmlığın zedelenmesi salt cinsiyete hasredilemez. Bununla birlikte toplumsal omurgayı ayakta tutan fıtrî kodların bozulması, toplumsal yapının da doğrudan çökmesi anlamına gelir.
Kavvâm kişi fedakârlığı, düşünceliliği, meselelere etraflıca yaklaşmayı hayatının merkezine koyar. Erkeğin kavvâm olması hem maddî hem de manevî hasletlerini geliştirerek hayat telâşesini göğüslemesini gerektirirken kadının kavvâm olması da kendi tabiatının derinliğine ve fıtrî kodlarına uygun olarak hayatı güzelleştirmesi, koruması ve sürdürmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu yönüyle kavram, her iki cinsin de birbirine yoldaş olmasını sağlayan, ötekinin sınırlarını ihlâl etmeyen ve insan haysiyetini ilk sıraya koyan ahlâkî bir zemindir.
SORUMLULUK BİLİNCİNİN YERİNİ VİTRİN KAYGISI ALDI
Modern ve kapitalist sistemin ürettiği dijital ekosistem, kavvâmlığın gerektirdiği sorumluluk bilincini sistematik olarak aşındırır. Bu sanal mecrada ahlâk kisvesi altında başkalarını linç etmeyi kendine hak görenler, bu tavır ister kadın ister erkek eliyle üretilsin, özünde her iki cinsin de kuşanması gereken koruyuculuk iradesini zedeler. Gerçek hayatta asla yapılamayacak pervasız mimlemeler, linçler, alaycı ifadeler dijitalde ahlâk maskesiyle alenîleşir. Sözgelimi teşhirciliği, ucuz provokasyonları eleştirdiğini sananlar, eleştirdiği kötülüğü paradoksal bir biçimde yaygınlaştırır. Ekranın doğası, eleştirileni veya kötüleneni yok etmez, onu sürekli yeniden üreterek var eder. Hınçla üzerine varılan her olgu, her reaktif itiraz dijital ekosistemin ana yakıtına dönüşür.
Dijitalde, birtakım kötü haber ve örnekler üzerinden konuşmak sanıldığının aksine faydasızdır. Makbul olanı kötü olan üzerinden tartışmak, makbulü değil kötüyü meşrulaştıran büyük bir illüzyondur. Ayrıca insanı ve toplumu, ekranın ürettiği anomaliler üzerinden değerlendirmek, kusurlu bir okuma ve yanlış bir mantık yürütmedir.
Modern subkültürün ürettiği linçler, insanın araçsallaştırılmasına hizmet eder. İnsan kategorize edilemeyecek, ruhu parçalanamayacak, kendine has özellikleri birimlere ayrıştırılamayacak denli karmaşık ve özgün bir varlıktır. İnsanı kategorize etmek onun içsel çelişkilerini, gelişim potansiyelini, hayat yürüyüşünü ve otantikliğini de yok saymaktır.
Ekrandaki bu indirgemeci okumaya paralel olarak sözde “örnek teşkil etme” gâyesiyle mahremini dijital pazarda sergileyenler, tüketim kültürünün gönüllü öznelerine dönüşmektedir. Mahremiyeti bir seyirlik malzemesi haline getirmek, insanın varoluşsal bir savrulma yaşamasına, toplumsal dokunun da çürümesine yol açar. İnsan hayatı, dijital vitrinlerin parıltısına kurban edilecek bir emtia olamaz. Yakını vefat eden biri, sırf aldığı reklam için “Yıkayınca geçer” sloganıyla acısını metâlaştıramaz.
Madalyonun diğer yüzündeyse sanat, düşünce, akademi, edebiyat ve felsefe argümanlarıyla başkalarının paylaşımlarına alıntı girerek üst düzey fazilet dersi verenler de aynı görünürlük açlığından beslenmektedir. Biri mahreminde ne varsa sergileyerek diğeri de entelektüel görgüsüzlüğünü araçsallaştırarak aynı teşhir tezgâhına su taşır. Bu vaziyetin ardındaki en büyük zafiyet, sorumluluk bilincinin yerini vitrin kaygısının almasıdır. Kavvâm olmanın önemi de burada anlaşılır. Kavvâmlık ne bir değerin pazarlaması ne de entelektüel üstünlük taslama aracıdır. Kavvâm olmak görünürlük hırsına kapılmadan ahlâkî sorumluluğun muhafızı olmaktır. Teşhiri bir kez daha teşhir etmeden, dilin şehvetine kapılmadan konuşmaktır. Herkes haklılık ya da bilgiçlik zırhının arkasına saklanarak haksız gördüğü üzerine istediğini söyleme hakkını kendinde görürse, ortada ne ahlâk kalır ne de bir hakikat. Buradan geriye kalan sadece kakafonidir.
DİJİTAL EKOSİSTEME KARŞI KAVVÂM TAVIR
Bu noktada “Dijital mecrada doğruları ifade etmekten vaz mı geçilecektir?” sorusu akla gelebilir. Elbette hakikatin hatırına yazılmalıdır ancak bu, başkalarına had bildirerek yapılmamalıdır. Çünkü had bildirenin de her an hata ve yanılgıya düşebileceği unutulmamalıdır. Kavvâm kişi, kendi ahlâkî tekâmülünün henüz tamamlanmadığı bilinciyle, hayatın getireceği sınamaların endişesini en derinden taşıyan kimsedir. Bu endişe ona bir ölçü verir. Eleştiri maskesiyle istediğini söyleme cüretine düşmesini önler. O “sınanmış olmanın sessizliği” ile “sınanmamışlığın kibri” arasında sınanmışlığın sükûttan kalesine sığınır. Sınanmış olan, o hâlin ne olduğunu bilir ve sükût eder. Sınanmamış olansa henüz kendine uğramayan o hâli, başkasının başında gördüğünde ona dair konuşmaktan zalimane bir haz duyar. Sanal infaz çölü işte bu sığ hazzı besler.
KOLEKTİF ŞUUR VE İÇSEL SEBAT
Kavvâm toplumun inşâsı, dijitalin sunduğu parametrelere göre okunamaz. Hakikati dijitalde arayan bir toplum ise felakettir. Kullanıcılardan kurumlara, bakanlıklardan hukukî mekanizmalara kadar tüm toplumsal yapı, reflekslerini ekrandaki dijital infazlara göre şekillendirirse, orada köklü bir istikrardan bahsetmek imkânsızlaşır. Bu yüzden sorumluluk sahibi, aklıselim insanlara olan ihtiyaç her zamankinden daha elzemdir. Dijitalin hıza, beğeniye ve vitrine ayarlı mantığı ile kavvâmlığın sessizliği, mahremiyeti, sebâtı seçen doğası kökten tezat oluşturur. Teşhir yalnızca beden eksenli değildir, aklın, duyguların ve ifadelerin de teşhiri vardır. Dijital dünya her duygu ve düşünceyi pervasızca paylaşma konusunda insanı ayartırken kavvâm duruşsa kendini frenlemeyi bilir.
İyi ve güzel olanın dijital mecralarda özendirilmesi yönündeki yaygın kabule karşılık hakikat çok farklıdır. İyilik, erdem, hakikat ekrana taşındığı andan itibaren ruhunu yitirir. Çünkü ânında karşıtını meşrulaştırarak var eder. Dijital, kapitalizmin en rağbet gören pazarıdır. Bu pazarda istisnasız her şey metâlaşır. Kişi, ruhunu korumak ve başkalarının hakkını gözetmek istiyorsa piyasanın sunduğu bu albenili dünyayı elinin tersiyle iterek akıntıya karşı durmak zorundadır.
Hızın, anonimliğin ve algoritmik linç kültürünün egemen olduğu sanal sahne, insana “Öteki de var” fikrini unuttur, onu başkasının düşüşünden haz alan dijital zorbalara dönüştürür. Bu dönüşüm beraberinde yeni barbarlık, şiddet ve saldırı kanalları açar. Dijital çağın konformist yapısı, insanı başkasının haysiyetini koruma yükümlüğünden uzaklaştırır. Emmanuel Levinas “ötekinin yüzü” kavramsallaştırmasıyla insana mutlak ahlâkî bir sorumluluk yükler. Dijital ekosistemdeyse bu sorumluluk tamamen buharlaşır. Mesuliyet bilincine riayet edenler zayıf, etkisiz, tepkisiz gibi yaftalamalarla değersizleştirilir. Buna karşılık her konuda ahkâm kesmek, varlığını kibirle dayatmak, onay ve etkileşim peşinde olmak, her güncel rüzgâra kapılmak, her polemiğe girmek gibi faydasız eylemler de dijitalde ödüllendirilir. Üstelik bu tip profillerin çizdiği gürültülü, sözde güçlü ve hakperest imaja sıklıkla aldanılır.
Toplumun kavvâmiyeti, kendisini var eden ahlâkî değerleri koruma ve yaşatma kapasitesiyle ölçülür. Yapısal düzeni yalnızca yasal mevzuatlara ve cezai müeyyidelere dayandıran modern toplumların aksine kavvâm toplumlar, gücünü içselleştirilmiş bir ahlâk nizamından alır. Bu kurumsallaşmış öz denetimin tarihsel açıdan en yetkin örneklerinden biri, dışsal bir denetim mekanizmasına ihtiyaç duymaksızın kimse görmediğinde de adaleti ayakta tutan, başkaları görsün diye hareket etmeyen Âhilik teşkilatıdır. İnsanın vicdanî sorumluluğunu diri tutan bu tür yapılar, toplumu içeriden tahkim eder. Böyle toplumlarda herkes kendini birbirinden sorumlu sayar. Hiçbir iyilik münferit kalmaz, bütün toplumu kuşatır. Birinin yaptığı bir güzelliğin, başka bir yerde yankısı duyulur. Gülten Akın’ın eşsiz ifadesiyle tarif edersek “Birisi bir söğüt dikse, gölgesi basardı evlerin içini” hâli yaşanır.
Toplumsal kavvâmiyet ve mukavemetin günümüzdeki en somut tezahürlerinden biri de Filistin halkının direnişidir. Yaşadıkları zulme ve küresel yalnızlaştırılmışlığa karşı gösterilen bu irade, Batı merkezli insan ve çocuk hakları söyleminin işlevsizliğini açıkça deşifre etmiştir. Filistin’in direnişi, insanlığın evrensel adalet anlayışını yeniden sorgulatan küresel bir hakikat belgesine dönüşmüştür.
BİREYCİ PRAGMATİZM KARŞISINDA İNSANÎ ALTERNATİF
Kapitalist toplumlarda kişi ne kadar dürüst ve emektâr olursa olsun, yapısal güce sahip değilse sistemin çarkları arasında ezilmeye mahkûmdur. Kavvâm toplum ise zayıfı, işçi ve emekçiyi gözeten, onu düştüğü yerden kaldıran kolektif bir iradeyi temsil eder. İnsanın mal varlığına, kökenine ya da makamına bakılmaksızın ona insan olmanın hürmetine sahip çıkar. Hatasında veya tökezlediğinde onu derhal sistemin dışına itmez.
Bireyci toplumlarda “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” pragmatizmi hakimdir. Kendi konfor ve çıkar alanı tehdit edilmediği sürece kişi, görünüşte erdemli bir duruş sergiler. Henüz sınanmadığı konularda iddialı retorikler üretir. Büründüğü erdem zırhını, başkalarının düşüşünden devşirir. Ne var ki konforu sarsıldığında veya çıkarlarına dokunulduğunda bu yapay erdem zırhı çözülür, eleştirdiği yozlaşmanın faillerine benzemekten kurtulamaz.
Buna mukâbil kavvâm toplum, haksızlığa uğrayan bir yabancıdan tanımadığı bir yetime kadar kendini sorumlu hisseder. Kavvâmlığın koruyucu, gözetici ve adil mahiyeti tam da burada hayat bulur. Diyebiliriz ki kavvâmiyet toplumu, yaşama biçimi ve ahlâk nizamı açısından modern, kapitalist, aşırı bireysellemiş ve ekranize olmuş dünyanın karşısındaki tek insanî alternatif, yegâne varoluşsal sığınaktır.
Kadını, erkeği, genci ve çocuğuyla aileyi ve hayatı bütünüyle kuşatan kavvâm bilinci, çağın erozyona uğrattığı insanlık onurunu yeniden iade edecek koruyucu bir iklimdir. Modern dünyanın konformizmi, insana sorumluluktan kaçmayı ve bencilce bir yalıtılmışlığı fısıldasa da toplumsal selâmetin formülü, bireysel ve kolektif şuurda kavvâm olma iradesinin yeniden yeşertilmesinde gizlidir. Çünkü hayat ancak onu omuzlayanların ve birbirinin hakkını gözetmeyi vazife bilenlerin omuzlarında yükselir. Medeniyet böyle gelişir, insanlık böyle medenîleşir.