Hayat Doğayı şehre getirmeliyiz

​Doğayı şehre getirmeliyiz

Doğayı şehre getirmeliyiz

Alaattin Kirazcı sıradışı bir sanatçı. O bir heykeltraş ama onun heykelleri domates fideleri, arı kovanları ise performans sanatının bir parçası. Kirazcı, doğayla barışmamızın yolunun doğayı şehre getirmek olduğunu söylüyor.

Merve Akbaş Yeni Şafak
Alaattin Kirazcı
Alaattin Kirazcı

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin heykel bölümünde öğretim üyesi olan Do. Dr. Alaattin Kirazcı uzun bir zamandan bu yana heykel yapmak yerine, domates yetiştiriyor, arıcılık faaliyetlerinde bulunuyor. Kampüsün içinde dolaşan horozlar ve tavuklar da cabası. Kirazcı’ya göre sebze fideleri birer heykel, şehirde arıcılık ise performans sanatının parçası. Bunu ekolojik sanat olarak tanımlamak mümkün. Kirazcı, “farkındalık yaratmak için sanatıma ekolojiyi dahil ediyorum. Hem kendimin hem de insanların farkındalığını arttırıyorum” diyor ve ekliyor: “Doğayı şehre getirmeliyiz.”

Heykeltraşsınız ama arıcılık yapıp, domates yetiştiriyorsunuz. Sanatınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben disiplinler arası bir çalışma yapıyorum. Yaptığım sanat tam olarak ekolojik sanat olarak tanımlanmakta. Bu disiplin içinde “mekana yayılan heykel” ve “zamana yayılan bir performans sanatı” olarak da tanımlıyorum yaptıklarımı. Nedir bu yaptığım: işte şehrin merkezinde sebze yetiştirme ve elde ettiğim tohumları özgün sanat eserleri olarak sergileme, tavukçuluk ve arıcılık faaliyeti gibi.

Bu konular üzerine düşünürken farkındalığım artıyor. Bir yandan da konunun kendisi gelişiyor. Mesleki olarak klasik bir sanat eğitimi aldım. Ancak henüz üniversiteyi bitirmeden önce performans sanatı ile ilgilenmeye başladım. O günkü Türkiye için bu oldukça farklıydı. Hep arayış içindeydim. Sanatın dışındaki insanlara bu garip gelebilir. Ama sanatçı özde aykırı olmak ister. Daha önce yapılmamış olanı yapmak ister. Yapılmışı aşmaktır amaç. Ekolojik sanatın da klasik sanat içinde aykırı bir tarafı var. Yani klasik değil, çağdaş bir dili var.

SANAT VE DOĞA AYNI POTADA ERİDİ

Daha öncesinde toprakla bir ilişkiniz var mıydı?

Çocukluğumdan bu yana doğayla ilgili bir tarafım var. En başında ara-ara ve kısa da olsa etkisi büyük köyde geçmiş bir çocukluk var belleğimde. Farklı kültürel faaliyetleri sürdürürken de doğayla hep bir ilişkim oldu. Tabi sanatı hayatın bir parçası yapmayı ister sanatçı. Belki de temel neden budur. Beni bir şekilde domates yetiştirmek etkiledi. Şehirli insanın doğayla olan ilişkisini sorgulatmaya başladı. Sanat ve doğayı bir potada eritmek istedim. Birbirinden ayrı duran bu iki faaliyeti nasıl birleştiririm diye düşünmeye başladım. Doğal şehir bahçesi yapmak, betonlaştırılmış ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarımızdan uzaklaştırılmış şehir kültürü bana farklı soruları da sordurdu. Ardından da daha net bir soru geldi, doğal ve sürdürülebilir şehir bahçesi yapmak kendi başına sanatsal bir faaliyet olabilir mi?

Merve Akbaş ve Alaattin Kirazcı

Olabilir mi?

Neden olmasın. Ben bu noktada araştırmalara başladım. Aldığım eğitim olan heykelin pek çok farklı dili, özgürlük alanı var. Ancak bu sanatçıya yetmiyor. Dolayısıyla normalde bir ziraatçının yapması gerekeni yaptım. Bu adımla ekolojik sanat diye bir alanın varlığını keşfetmiş oldum. Enteresan, hatta tuhaf. Hazırdan verilmiş bir tuvali boyamak gibi ya da sadece malzemeyle kurulu bir ilişki değildi bu. Ben de kendimi ekolojik sanat içinde nasıl ifade edebilirim sorusunu araştırmaya başladım.

KOLAY İŞ DEĞİL

Kaç yıldır bu çalışmaları sürdürüyorsunuz?

2009’da fakülte binasında ürkekçe başladım. Bir nilüfer havuzu kazarak ve domates yetiştirerek başladı her şey.

Daha önce böyle bir deneyiminiz olmuş muydu?

Hayır ama ailem çiftçi kökenli. İlkokul dönemlerinde köye gittiğim olurdu. Çocukluğumda iyi ki böyle günler yaşamışım. Anneannem rençperdi. Onun yanında geçirdiğim günler benim için çok kıymetli.

BİÇİMİ VE İÇERİĞİ FEDA ETTİM

Çalışmalarınız heykeli nasıl değiştiriyor?

Bir anlamda ben heykeltraş olmama rağmen heykelin klasik biçimini ve içeriğini feda etmiş bulunuyorum. Dolayısıyla ben sanatımı mekâna yayılan heykel, zamana yayılan performans olarak tanımlıyorum. Bunun anlamı katı bir malzemeye biçim verilip dikey düzlemde ve bir alana yerleştirilen heykelden farklıdır. Çoğunlukla yatay düzlemde yapıldığı alana yayılmış sanat faaliyetidir. Performansın zamana yayılması da kabul gören anlamının dışında, belirlenmiş bir zamanda başlayıp-biten bir eylem değil de haftalara belki de aylara yayılmış bir süreci anlatır. Belki de bu performansta bir bitiş, tamamlanma yok. Sanatın kendi içinde politik bir yönü vardır. Bazen sanat sanata karşı da yürütülür. Benim bu tutumum sanatın sınırlı tanımına, kanıksanmış, kabul görmüş anlamına karşı bir iştir. Sanat bilinçle yapılır. Bu ziraat eylemi gibi görünse de sanat düşüncesi ve felsefesiyle yapılınca sanat eserine dönüşür. Çünkü arkasında bu anlayışı destekleyen bir kültür ve sanatsal birikim vardır. Bu da bir sanatsal ifade özgürlüğü kazandırır sanatçıya. Ben biyolojiyi, botaniği, ziraatı heykele ve performansa yani kendi sanatıma yedirmiş durumdayım.

Sizin domatesiniz bize ne anlatıyor?

Burada bir örnek olma kaygısı da var. Bir anlamda kendimi feda ederek arıcılığı görünür kılmak istiyorum. Bugün dünyada New York, Londra, Berlin, Paris gibi neredeyse tüm metropollerde arıcılık yaparak geçinen insanlar var. Ama İstanbul’da bu öteleniyor, kırsala itiliyor. Bu benim için toplumsal ve kültürel bir görev. Bu çarpık, betonlaşmış şehirleşmeye karşı sanatsal ve ekolojik başkaldırı. Bir örnek olma, faydalı olma kaygısı var. Gün geçtikçe bu tür ekolojik faaliyetlerin artması lazım. Bugün müzeler bile artık kendini sorguluyor. Çünkü bu haliyle dikkat çekiciliği azalıyor. Aktif ve katılımcı olmak zorundalar. Faydalı sanat diye bir kavram var. Bunu buraya eklemeliyiz.

Neden şehre taşıyalım?

Biz endüstriyel tarımı kırsalda yapıyoruz. Peki endüstriyel tarım ne demektir? A’sından Z’sine kadar zehir demektir. Peki bu kimyasalları kullanmadığımız yer neresi? Şehirler!

Şehirdeki daha mı temiz?

Kanada’dan Almanya’ya uzanan bir araştırmada bilim adamları kırsaldaki balda ve propoliste kimyasal kalıntılara rastlıyor. Şehirdeki arıların ballarında da kimyasala rastlanıyor ama kırsaldakinden çok daha fazla değil. Bunun nedenlerinden bir tanesi tarım kimyasallarının doğrudan arıların beslendiği alanlarda kullanılıyor olması. Ayçiçeği, mısır, kanola... Arı bunlardan faydalanıyor ya da bu kimyasallar nedeniyle ölüyorlar. Siz bunları üretirken tarımsal ilaç kullanıyorsanız, arı da kovanına bu kimyasalı taşıyor. İlginç bir biçimde şehirler bazı kırsal alanlardan daha temiz kalabilir. Tabi farklı birçok bilimsel araştırma var ve bunlar devam ediyor. Bunu hiç bir şekilde arı ürünlerindeki ya da herhangi bir gıda ürünündeki kimyasal kirlenmeyi ya da ağır metal kalıntılarını küçümsemek için söylemiyorum. Aksine bir yerde bir kirlenme varsa hepimiz ve her şey bundan nasibini alıyor. Ama görünen o ki, doğayı şehre getirmeliyiz.

Bilimsel değil, cahilce bakıyoruz

Arıların yok olmaya başladığını biliyoruz. Bunun sonu ne olacak?

Mao döneminde Çin’de çok tahıl ürününe zayiat verdikleri için kuşları öldürüyorlar. Bu defa böcekler çoğalıyor. Böceklerden kurtulmak için kimyasal kullanıyorlar. Bu nedenle arılar da ölüyor. Çin tarımı bu nedenle büyük bir kriz içindeydi yakın zamana kadar. İnsanlar meyve ağaçlarını tek tek fırçayla döllüyorlardı. Yani görmezden geldiğimiz, küçük gördüğümüz o böceklere çok ihtiyacımız var. İnsanoğlu konuya bilimsel baktığını düşünse de aslında çok cahilce davranabiliyor. Ekolojik bir kriz yaşadığımız günümüzde ego-merkezli değil eko-merkezli davranmak zorundayız. Daha sürdürülebilir çözümler üretmeliyiz.

Şehri yeşillendiren gerillalar

Şehir bahçeciliği bir tür gerillalık mı?

Biraz aykırı gidiyor işler. Hala da böyledir. Şehir bahçeciliği kavramında biraz gerillacılık da vardır. Politik bir anlamı yok. Anladığımız anlamda gerilla değil bu. Ekolojik fayda amaçlı belediyeden izin almadan ağaç dikmek gibi... Bir grup toplanır ve belediyenin yetişemediği veya ihmal ettiği şehir alanlarını yeşillendirir. Hatta domates, salatalık ekerler. Bu gibi faaliyetler İstanbul’da görünmez kahramanlarca hala yapılıyor. Arı çeken, kelebek çeken bitkileri gözden kaçan, unutulmuş yerlere dikiyorlar. Benim arıcılık faaliyetim de böyle bir şey. İstanbul’un bin 500 arıcısı olduğu ve 1200 ton kadar bal üretildiği düşünülüyor. Bence bu rakamlar gizlenmek zorunda kalan şehir içi arıcılarıyla daha da artar. Çoğu gizliyor arıcılık yaptığını.

 Neden?

Çünkü kÇünkü toplumsal baskı ve insanların arı korkusu nedeniyle yerel yönetimlere şikayet edilme korkusuyla... Yani her açıdan korkuyla yaşıyor ve hareket ediyoruz.

Oysa bal konusunda iyiyiz...

O kadar enteresan bir ülkeyiz ki her konuda iyi olabilecekken bazen korkularımıza ve cahilliğimize yeniliyoruz. Oysa Türkiye kovan sayısı açısından dünyada birinci, bal üretimi konusunda da ikincidir. Dünyanın en iyi ballarını üreten bir ülke için arı korkusunu yaşamak çok tezat bir durum. Bal istiyoruz ama yakınımızda arı istemiyoruz! Bu bir anlamda kültürel bir sorun da...

Doğanın kendisi sanat

Şehirde, ağaçlar içinde yürümeyi özlediğimiz mekanlarda yaşıyoruz. Ve siz bize marjinal olduğunu düşündüğümüz ekolojik sanatı sunuyorsununuz. Bu ilginç bir tezat...Çok ilginç tezatlar içinde yaşıyoruz zaten. Domates yetiştiriyor diye komşusunu site yönetimine şikâyet eden insanlar var.

Neden şikâyet ediyorlar?

Görüntü kirliliği diyor. Tuzla’da villaların olduğu bir sitede oturan bir arkadaşımın başına geldi bu olay. Kendi bahçesinin birkaç metrekaresinde domates yetiştirmeye çalışması komşusunu rahatsız etmiş. Balkonunda sebze yetiştirdiği için şikayet edileni de duydum. Bu vahim bir vaka. Psikolojisini ben de çözemedim. Ama siz bu faaliyeti inatla sürdürüyorsanız şehrin asisisiniz, gerillasısınız. Sürdürülebilirlik ve kültürel yok oluşu önlemek adına şehirde tarımı ve hayvancılığı yaymak zorunda olduğumuzu düşünüyorum. Bu şehri bize çekilebilir kılacak ve aidiyet duygumuzu geliştirecektir. Yani psikolojik kazanımları da çok. Buna örnek olmak için de bu bahçede domates ekiyorum. Arıcılık yapıyorum.

Peki domates fidesi neden görüntü kirliliği olsun?

Anladığım kadarıyla biz köylülüğü, köyü benimsememişiz. Köylü milletin efendisidir cümlesini anlamamışız. Köylüyü, kırsalı ötekileştirerek uzaklaştırmışız. Onu şehre aykırı görüyoruz. Modern yaşamın, çağdaşlaşmanın karşısında konumlandırıyoruz. Üstelik karşı taraf bu yadırgama durumu ile kendisini daha şehirli hissetmeye başlıyor. Böyle şehirli oluyor. Bilinç altında böyle bir gerçeklik var.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.