Yeniden Bursa

00:001/11/2014, Cumartesi
G: 12/09/2019, Perşembe
İbrahim Tenekeci

Geçtiğimiz cumartesi, Bursa vilayetini yazmaya çalışmıştık. Eksiklerimizi tamam etmek için tekrar ''oraya'' gitmeye karar verdik. Sessiz sedasız, kimseye söylemeden. Günlerden çarşamba.Erkenden Bursa''dayız. Şehir tam manasıyla uyanmamış. İlk işimiz, Tahtakale''de çay molası vermek. Sokakta Cahit Çollak Ağabey''le karşılaşıyoruz. Böylece, iki buçuk milyonda bir ihtimal gerçekleşmiş oluyor. Sarılmalar, hayret ve sevinç ifade eden sözler. Kalp kalbi çekermiş. Aramadan da bulurmuş.Muradiye Türbeleri''ni

Geçtiğimiz cumartesi, Bursa vilayetini yazmaya çalışmıştık. Eksiklerimizi tamam etmek için tekrar ''oraya'' gitmeye karar verdik. Sessiz sedasız, kimseye söylemeden. Günlerden çarşamba.

Erkenden Bursa''dayız. Şehir tam manasıyla uyanmamış. İlk işimiz, Tahtakale''de çay molası vermek. Sokakta Cahit Çollak Ağabey''le karşılaşıyoruz. Böylece, iki buçuk milyonda bir ihtimal gerçekleşmiş oluyor. Sarılmalar, hayret ve sevinç ifade eden sözler. Kalp kalbi çekermiş. Aramadan da bulurmuş.

Muradiye Türbeleri''ni görmemiz lazım. Sultan İkinci Murat''ın yanı sıra birçok şehzadenin, sultanın dinlendiği yer. İlk gözümüze ve gönlümüze çarpan, isimlerin güzelliği: Mahi Devran Hatun, Bülbül Hatun, Gülşah Hatun, Hümâ Hatun, Şirin Hatun, Kamer Sultan, Safa Sultan, Alem Şah... Şehzadeler Mustafa, Mahmut, Musa, Orhan, Emir, Ahmet, Mehmet, Ali, Abdullah... Cem Sultan. En dokunaklısı da şu cümle: ''Kime ait olduğu bilinmeyen bir çocuk mezarı.''

Türbeler restore ediliyor. İçlerine giremedik, dışardan baktık. Bu bile oradaki hüzne ortak olmamıza yetiyor. Selçuklu, bazı biçimsiz işleri Konya''da yapamaz, Kayseri ve Sivas''ta yaparmış. Osmanlı için Bursa da biraz öyle olmuş. Ne var ki, ölüm herkesi eşitliyor, masum kılıyor. Burada, Şehzade Mustafa ile Sultan Murat arasında herhangi bir fark yok.

İstikamet, şehrin diğer ucundaki Emir Sultan ve Yeşil. Her iki yeri de pek kalabalık bulduk. Otobüsler dolusu insan. Çoğunluğu öğrenci. Camilere, türbelere turlar düzenleniyor. Rehberler ve emekli öğretmenler, gençlere uzun konuşmalar yapıyor. Dikkat çeken ayrıntılardan biri de, tarihi eserlerin çevresinin estetikten uzak işyerleriyle dolu olması. O derin mimarinin, güzelim çinilerin hemen yanında plastik sandalyeler, masalar. Görüntü kirliliğine ve çelişkiye neden olan bazı malzemeler, dekorlar. Keşke buna bir çare bulunsa, yasal düzenleme getirilse. Başka türlüsü zor.

Buralardan bana kalan, asırlık servi ağaçları oluyor. Toprağa bağlılık konusunda ağaçlardan öğrenecek çok şey var.

Yeşil Türbe''nin yanı başındaki Yeşil Medrese, Türk-İslâm Eserleri Müzesi olarak kullanılıyor. Yapı, Çelebi Mehmet''in 1419 yılında inşa ettirdiği külliyenin bir parçası. Ne acıdır ki, müzede görevlilerden başka kimse yok. Böylece, tek ziyaretçi olarak, koca müzenin tadını çıkarıyoruz. Bursa''nın tarihi eserlerini gezmeye gelenlerin, getirilenlerin buraya uğramaması, kültür politikamızı ve gidişatımızı özetler mahiyette. İşin özüyle, esasıyla ilgilenmiyoruz. Sadece görüntü.

Müze, saklı cennet gibi. Sözgelimi Memlük Sultanı Berkok''un Yıldırım Beyazıd''a hediye ettiği büyük boy Kur''an-ı Kerim burada sergileniyor, korunuyor. On dördüncü yüzyıl. Müzenin her odası, salonu, ayrı bir dünya: Yazmalar, hat örnekleri, kıyafetler, kılıç ve kamalar, sikkeler, objeler, kitabeler, çiniler. Bursa''ya gelenlerin bunları görmeden gitmesi, eksikliğin de ötesinde bir durum. Tur düzenleyicileri, programlarını gözden geçirirlerse iyi olur.

Fırsat buldukça, yüksek yerlerden Bursa ovasını seyrediyoruz. Tanpınar''ın Beş Şehir''de keyifle ve uzun uzadıya anlattığı ova gitmiş, yerine bina ve fabrika ormanı gelmiş. Üzülmek ne kelime.

***

Bursa gezimizin ikinci bölümünü bir merak duygusu oluşturuyor. Bu ilin en küçük ilçesini görmeye gitmek. Büyükorhan''ı. Namı diğer Orhan-ı Kebir''i.

İlçenin merkeze uzaklığı seksen kilometre. Yolun büyük kısmı, karma ormanların içinden geçiyor. Orhaneli''ni geride bırakmamıza rağmen, Büyükorhan''la ilgili hiçbir tabelaya, trafik levhasına rastlamıyoruz. Aklımızda hep aynı soru: Yoksa yanlış yolda mıyız?

Nihayet, bir köyü gösterircesine, küçük bir işaret görüyoruz: Büyükorhan. Buradan gece geçmiş olsaydık, kesinlikle ilçenin girişini bulamazdık. Bu küçük levha, Bursa''dan beri ilçeyle ilgili gördüğümüz tek işaret. Yazık.

Tertemiz bir tabiatın içindeki Büyükorhan yolu, bize serinlik ve güzellikler sunuyor. Adeta insansız bir bölgedeyiz. Yol bomboş. İçimiz yıkanıyor, ruhumuz dinleniyor.

Nihayet ilçedeyiz. Otomobilimizi uygun bir yerde durduruyor ve ''ilçe merkezi nerede'' diye soruyoruz. Cevap kısa ve net: ''Burası.''

Büyükorhan, 1987 yılında ilçe olmuş. O günden bu yana sürekli dışarıya göç veriyormuş. Merkez nüfusu iki bine kadar düşmüş. Düşüşün devam ettiği söyleniyor.

Ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanan yerleri daha bir seviyorum. Burası da o beldelerden biri. İlçede hiç fabrika yok diyebilirim. Ağırlıklı olarak hayvancılık yapılıyor. Yerli ırklar.

Denizden yüksekliği sekiz yüz metre olan bu beldemiz, adeta unutulmuş. İhmal edilmiş. Tanışıp konuştuğumuz bilgili arkadaş, ilçe nüfusunun tamamına yakınının Karakeçili olduğunu söylüyor. İşte bu insanların bağlılık ve kanaat duygusu suistimale uğramış. Ekonomik kalkınma ve durmadan yükselen grafikler buraya uğramamış. Buna rağmen sitem ve şikâyet yok. Söylenecek ne çok şey var. En iyisi, susmak.

Kısa bilgi: Karakeçililer, Oğuzların Kayı boyuna mensuptur. Malazgirt''ten hemen sonra Anadolu''ya gelip yerleşmişlerdir. Kimi yerlerde Yörük, kimi yerlerde Türkmen olarak anılırlar.

Ve Oğuzların Üçoklar kolundan gelen Kınık aşireti. Türkiye''de Kınık adını taşıyan çok sayıda yerleşim yeri bulunuyor. Ankara''dan Afyon''a, Balıkesir''den Konya''ya kadar. İşte bu köylerden biri de Büyükorhan ilçesine bağlı. Gelmişken görmemiz gerekiyor. Köyün ilçe merkezine uzaklığı sekiz kilometre. Gidelim.

Kınık köyü, bir yamaca kurulmuş. Yerleşim, hilal biçiminde. Hayvancılık yapıyorlar ve çilek yetiştiriyorlar. Köy, 1530 tarihli kayıtlarda, defterlerde geçiyormuş. Bu kadim durum, köy insanına ağırbaşlılık olarak yansıyor. Büyükorhan gibi, burasının da nüfusu hızla düşüyor. Ekonomisi de öyle. Kınık, önceden belediyeymiş. Şimdi ''büyük köy.'' Bir de soru: Köyün gençleri nerede?

Evinin önünde, kötü ve kör bir çakıyla dal yontmaya çalışan bir çocuğa rastlıyoruz. On yaşlarında. Adı Bayram. Ona iyi bir Maraş bıçağı hediye ediyorum. Nasıl seviniyor, anlatamam. İnanamıyor. Bir bize, bir bıçağa bakıyor. Güzeldi, daha güzel oluyor. Gitmek ile kalmak arasında bocalıyor. Sonra sevinerek gidiyor. ''Bıçak bulmuş Yörük çocuğu gibi sevinmek'' diye eski bir deyim vardır. Bu sevinci canlı olarak görüyor, yaşıyoruz.

Buralarda Rum nüfus da çokmuş. Savaş ve mübadele nedeniyle ayrılmak zorunda kalanlar, tekrar geri dönmek umuduyla, değerli eşyalarını dağlara, mağaralara saklamışlar. Arama kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Geç oldu, artık dönelim.