Evrene uzanan ses: Tren düdüğü

00:0022/11/2007, Perşembe
G: 29/08/2019, Perşembe
Rasim Özdenören

Gecenin bir vaktinde, hep aynı saatte uzaktan bir tren düdüğünün sesi boşanır uzayın boşluğuna.Odamın camı açık olduğunda o sesi duyarım.Bazen balkona çıktığım olur.Binaların arasındaki daracık geçitte ayın oradan geçtiğini görürüm. Bazen hilal biçimindedir, bazen dolunay olmuştur. Ve Venüs.. onun geçtiğini de gördüğüm olur.Yazık ki, göğü artık bütünüyle göremiyoruz. Binaların arasına sıkışmışlığımız göğü tüm heyetiyle avucumuzun içine almamızı engelliyor. Ya bir odanın penceresinden büyük ayıyı,

Gecenin bir vaktinde, hep aynı saatte uzaktan bir tren düdüğünün sesi boşanır uzayın boşluğuna.

Odamın camı açık olduğunda o sesi duyarım.

Bazen balkona çıktığım olur.

Binaların arasındaki daracık geçitte ayın oradan geçtiğini görürüm. Bazen hilal biçimindedir, bazen dolunay olmuştur. Ve Venüs.. onun geçtiğini de gördüğüm olur.

Yazık ki, göğü artık bütünüyle göremiyoruz. Binaların arasına sıkışmışlığımız göğü tüm heyetiyle avucumuzun içine almamızı engelliyor. Ya bir odanın penceresinden büyük ayıyı, küçük ayıyı, kepçeyi görmek için oraya yerleşmeliyim ya da geçeceği saati kestirebilmişsem ayı görmek için balkona çıkacağım.. gerçi bir bakmalık bir iştir bu.. uzun uzadıya ayı seyretmememiz gerektiğini çocukluğumuzda söylemişlerdi.. tıpkı mezar taşlarını okumamamızı öğütledikleri gibi.. mezar taşı okumak hafızayı zayıflatırmış...

Göksel bir köprünün üstündeyim. Göksel köprü: benim balkonum.. benim balkonumun bir ucu şarka ilmek atmıştır, öteki ucu garptadır: gecenin sesinin boğulduğu, çevredeki tüm binaların ışıklarının söndürüldüğü, perdelerin çekildiği aralıktır.. burada kafamdaki seslerin her birini çıkartabilir ve onları dinleyebilirim. Bu seslerin arasında firaklı tren düdüğünün sesi de yer alır.

Göksel köprümün üstünde, tren, lokomotifi ve vagonlarıyla tek bir çizgi haline gelmişken bir yıldızdan ötekine şimşek gibi kayar. Ve bir yıldız da kayar aynı anda. O yıldız, benim trenimin ışık haline gelmiş biçimidir.

Bütün eski kaygıları topla, bir araya getir: bir şey haddini aşarsa zıddına dönüşür, kaygıdan gönence ulaşılır. O tren, o, bir yıldızdan ötekine şimşek halinde kayan tren kaygıyla gönenç arasında salınıyordur..

Göğün sonsuz sessizliğinden boşanan demir tekerleklerin takırtısı gizemli bir ninniyi çığırıyor: bu çığırışa uyum sağlayarak uyumayı deneyebiliriz, uykumuzun içinde cehennemî gürültülerin böğürtüsü öylesine yükselmiş olur ki, artık hiçbir şey duyulmaz. Işığın frekansı öyle bir düzeyden titreşir ki, bütün renkler kara''nın içinde yitip gider.

Ve sen yolculuğunun nereden başladığını bilemez olursun. Bu göksel köprünün, bu dünyaya açılan balkonun üstünde niçin durmakta olduğunu unutursun. Kendin de yoksun artık. Köprü de, balkon da.. elini tutmak üzere uzattığın balkon korkuluğu eriyip gitmiş, yok olmuştur.

Gece.

Evrenin yaratıldığı gece.

Bir bebeğin viyaklamasında duyulan hayata ilk nefes.. ilk nefesin merhabası..

Gece ve hastane.

Ve gece, hapishane, evler.. yeni doğanlar, yeni ölenler.. boğazda düğümlenmiş hıçkırıklar, genizden çıkan gülme sesleri, böğürtülü kahkahalar.. mahcup tebessümler.. o şimşek görüntüsünün içinde yitip giden canlar, canlılık işaretleri…

Ben nereye gidiyorum diye soruyorsun. Bir köprünün üstünde evrene baktığını unutuyorsun.

Oysa o unutuşun içinde olan da sensin, o unutuluş sensin. Karanlık ve aydınlık. Biri ötekinin içine çaprazlama sokulmuş, bir kelepçenin iki bilekçesi birbirine girmiş ve sen o iki bilekçeyle kilitlenmişsin..

Köprünün üstünden, samanyoluna parmaklarını uzatıyorsun, bilekçelerden birini samanyolunun beline geçiriyorsun, şimdi onun mahkûmusun, yani samanyoluyla birlikte gitmek zorundaysan o da sana mahkûm.. o sonsuz, uzun, acıklı ve ayrılık dolu tren düdüğüne kulak kabartıyorsun.. hâlâ kendimleyim diye mırıldanıyorsun, bir ucunun hâlâ dünyaya ilişik durduğunu görüyorsun...