Kayıp Günlük sularında şinâverlik

Latife Beyza Turgut
Latife Beyza Turgut
04:0015/06/2025, Pazar
G: 13/06/2025, Cuma
Yeni Şafak
M. Sabri Koz
M. Sabri Koz

Ömer Seyfettin’in bugüne dek gizemini koruyan 1918 tarihli günlüğü, M. Sabri Koz’un titiz çalışmasıyla ilk kez tam metin halinde gün yüzüne çıktı. Kitapta ayrıca, Ömer Seyfettin’in el yazısıyla günümüze ulaşan tek hikâyesi “Fon Sadriştayn’ın Karısı” da tıpkıbasım ve karşılaştırmalı notlarla birlikte yer alıyor.

Günlük tutmayı seven ama başlayıp bir kenara atan sonra tekrar yazma hevesine kapılıp yeniden yazmaya koyulan bir yazar Ömer Seyfettin. Günümüzde, bilinen ve metinlerine ulaşılmış iki günlüğü bulunuyor. İlki Balkan Savaşı sırasında ve esaret altında yazdığı “Balkan Savaşı Günlüğü”. Balkan Harbi’ne subay olarak katılan Ömer Seyfettin’in cephe gerisinde kaleme aldığı günlükler; savaşın küçük, büyük, insan, hayvan ayırmadan herkesin üzerine çöken vahşetine, askerlerin zor koşullarda verdikleri mücadelelere, çılgınca fedakârlığa ve karanlıkların ardına gizlenen inanca, ümide tanıklık eden çarpıcı bir vesika sunuyor. İkincisi ise üzeri uzun süre bilinmezliklerle örtüldükten sonra nihayet geçtiğimiz günlerde tam metniyle ilk kez M. Sabri Koz tarafından yayına hazırlanan “Kayıp Günlük”. Ömer Seyfettin’in 1918 yılı içerisinde bir deftere kaydettiği kısa bir metinden oluşan günlük, yazarın vefatından önce tuttuğu son günlük olarak biliniyor ve yazarın kendisiyle, edebiyat ve basın dünyasındaki bazı kişilerle bir iç hesaplaşma niteliğine ele aldığı kısa bir dönemi içeriyor. M. Sabri Koz’un, “Kayıp Günlük” olarak adlandırdığı Ömer Seyfettin’in defteri ilk kez bu kitapta eksiksiz olarak yayımlanıyor.

Günlüğün yanı sıra Fon Sadriştayn’ın Karısı hikâyesinin de hem tam metnini hem de tıpkı basımını içeren kitap, edebiyat tarihi açısından önemli iki metni bir araya getiriyor. Yapı Kredi Yayınları aracılığıyla okura sunulan kitabın ilk bölümünde; Ömer Seyfettin’in bugüne ulaşan iki günlüğünden biri, 1918 yılında tuttuğu defterin notlandırılmış çeviriyazısı yer alıyor. İkinci bölümde ise, 160’tan fazla hikâyesi bulunan Ömer Seyfettin’in el yazısıyla günümüze ulaşan tek hikâyesi Fon Sadriştayn’ın Karısı, yine karşılaştırmalı olarak aydınlatıcı notlar eşliğinde okura sunuluyor.

Kayıp Günlük ve Fon Sadriştayn’ın Karısı ile Ömer Seyfettin külliyatına önemli bir katkı sunan halk edebiyatı araştırmacısı, yazar M. Sabri Koz ile konuştuk.

Ömer Seyfettin’in Balkan Savaşı’nda tuttuğu ve pek çok kez yayınlanan günlüğünü biliyoruz. Peki, geçtiğimiz günlerde hazırlayıp, okura sunduğunuz “kayıp günlük” nasıl ortaya çıktı?

“Balkan Savaşı Günlüğü” Hayat mecmuasında tefrika edildikten (1967) yıllar sonra Tahir Alangu’nun, benzerine az rastlanan bir biyografi olan Ömer Seyfettin. Ülkücü Bir Yazarın Romanı’nda kısmen, Ömer Seyfettin’in bazı toplu eserlerinde ise dergiden alıntılanarak yayımlanmıştı. Daha sonra bu günlüğü, Tahsin Yıldırım, müstakil kitap halinde yayımlamış ve üç baskı yapmıştı (2011-2016). Dördüncü ve genişletilmiş yeni baskısı, Ketebe’den yapıldı (2025). Orijinali ne yazık ki ortada yok… Eldeki metin Hayat’ta yayımlanan tefrikaya dayanıyor ve her türlü karşılaştırmadan uzak bulunuyor. Bu günlük, Ömer Seyfettin’in 1912-1913 arasındaki Balkan Savaşı ve esaret günlerini anlatmaktadır.

Bu yakınlarda yayımlanan Kayıp Günlük ise yazarımızın 1918 yılı içerisinde bir deftere kaydettiği kısa bir metindir. Böyle bir günlüğün varlığını ilk kez Ömer Seyfettin’in can dostu Ali Cânip, 1922’de Giresun’da görevliyken Işık dergisinde iki yazı yayımlayarak haber verdi. Onu kısa bir bölümünü Yeditepe dergisinde yayımlayarak 1958’de Şerif Hulûsi Kurbanoğlu izledi. Tahir Alangu’nun yukarıda andığım kitabında yeri geldikçe ama dağınık bir biçimde kullanıldı. Muzaffer Uyguner, Hülya Argunşah ve Nâzım Hikmet Polat’ın hazırladığı külliyatlarda yukarıda andığım kaynaklardan alıntılanarak yer aldı.

Tahir Alangu, Ömer Seyfettin’in kızı Güner Elgen’den günlüğü ve daha başka birçok belgeyi almış ve kitabında yararlanmış, 1973’te beklenmedik bir şekilde vefat edince de bu belgeler kütüphanesinde, arşivinde bilinmeyen bir yerde saklı kalmıştır. YKY’de çalışırken eşi Mesude Hanım ve büyük kızı Başak Hanım’dan bu defteri sorduğumda uzun aramalardan sonra bulunmuş ve yayımlanmak üzere bana emanet edilmiştir (Konunun ayrıntısı kitabın “giriş” bölümünde).

EL YAZISIYLA BİZE KALAN TEK HİKÂYE

Bu günlüğün Ömer Seyfettin’in biyografisine olan katkısı sizce ne boyutta?

“1918 Günlüğü”, kısa bir metin ve Ömer Seyfettin’in vefatından iki yıl öncesine ait. Yazarın kendisiyle, edebiyat ve basın dünyasındaki bazı kişilerle bir iç hesaplaşma niteliğine sahip. Bizden önceki yayınlarda adı geçen kişilerin hayatta oldukları göz önünde tutularak noktalarla geçiştirilmek suretiyle atlamalar yapılmış ya da bazı paragraflar görmezlikten gelinmiştir. Bu kitapta defterdeki metin aktarılırken atlama yapılmamış ayrıca tıpkıbasımı da eklenerek okuyucunun gerek gördükçe karşılaştırma yapmasına olanak sağlanmıştır. “Günlük”te, Ömer Seyfettin’in birçok şair ve yazar hakkındaki görüş ve değerlendirmeleri, kendi yazarlık serüvenindeki bazı ayrıntılar, ailesi, eşi ve kızıyla ilgili notlar, dünyanın ve ülkemizin içinde bulunduğu savaş ortamı ve barış umutları dile getiriliyor. Kısa hayatının kısa bir dönemini yansıtmasına rağmen Ülkücü Bir Yazarın Romanı’na Ömer Seyfettin’in biyografisi bakımından bulunduğu katkılar çok önemlidir.

Türkiye’de Ömer Seyfettin’in çocuk yazarı olarak algılanmaya devam edilmesi, okullarda da böyle sunulması diye bir olgu var. Ne günlükte ne de başka bir yerde onun böyle bir iddiası yok. Hikâyeleriyle ilgili olarak birçok şeyler yazıyor ve dönemi göz önünde tutulduğunda 1920’li yıllardan günümüze hazırlanan ders kitaplarının bu hususu köpürttüğünü görüyoruz.

BİR RAF DOLUSU DEFTER

Kitapa ayrıca yazarın el yazısıyla günümüze ulaşan tek hikâyesi olan Fon Sadriştayn’ın Karısı da yer alıyor. Zengin bir imzalı kitap koleksiyonu bulunan Haluk Oral, Ömer Seyfettin’in imzalı kitabını bulamadığını söylemişti bir söyleşisinde. Sizce neden Ömer Seyfettin’in elinin değdiği bu kadar az şey bize intikal etmiş?

Giriş yazısında da anlattığım gibi bu hikâyenin yazılı olduğu defter de Tahir Alangu’nun arşivinden çıktı. O da başka belgelerle birlikte Ömer Seyfettin’in kızından almış olmalı. Fon Sadriştayn’ın Karısı hikâyesinin yazılı olduğu defter ondan bize el yazısıyla kalan tek hikâye… Haluk Oral kardeşimle bu konuyu ben de birkaç kez konuşmuştum. Ondan bize imzalı kitap kalmamış olmasını birkaç sebebe bağlıyorum ben. Ömer Seyfettin, kitap imzalamayı sevmiyor olabilir. Çok dağınık bir “kısa” hayatı olmuş, çeşitli sebeplerle oradan oraya savrulmuş. Bunu Tahir Alangu, Ömer Seyfettin. Ülkücü Bir Yazarın Romanı kitabında pek güzel ortaya koyuyor. Bu kitabı merak edecek okurlara YKY’den çıkan en son baskısını (2025) tavsiye ederim. Bu durum, yazarımızın hayat tarzı, Balkan ve Birinci Dünya savaşları ve özel hayatındaki düzensizlik ve kişisel seçimler de eklenecek olursa büyük ölçüde anlaşılabilir. Ondan kalan pek çok şey, mezarı bile arkadaşı Ali Cânip Yöntem’in gayretleriyle korunmuş, taşınmış. Bir gün Ömer Seyfettin imzalı bir kitap elime geçerse onu Haluk Oral’a emanet edeceğimi kendisine söyleyeli yıllar oldu. Giriş yazısında, kitap son şeklini aldığı ve basım aşamasına geçilmek üzere olduğu için dinlediğim bir hatırayı yazma imkânım olmadı. İzniniz olursa buraya ekleyeyim: 12 Mart 2025 günü Kadıköy Belediyesi’ne bağlı TESAK’ta Adnan Özyalçıner ve Yusuf Çotuksökenle beraber bir Ömer Seyfettin Anması gerçekleştirmiştik. Toplantı bitiminde birçok kişiye söz verildi. Söz alanlardan bir hanımefendinin, büyük matbaalarda başmürettip olarak görev yapan dedesinin bir raf dolusu defteri göstererek kendisine “Bunlar Ömer Seyfettin’den kalma defterler” dediğini yazmalıyım. Nasıl üzüldüğümü anlatamam ama çeviriyazı ve tıpkıbasımlarını yayımladığım iki defterin “müzelik” belge olarak saklanmaları gerektiğini dile getirmekten de kendimi alamam. Fon Sadriştayn’ın Karısı, ilk kez Yeni Mecmua’da yayımlanmıştır. Bizim, çeviriyazı ve tıpkıbasım olarak sunduğumuz cep defterindeki metinle gerek yayımlandığı dergide ve gerekse Ömer Seyfettin hikâyelerinin toplu yayınlarındaki metinlerle ufak tefek de olsa atlamalar, farklı okumalar mevcuttur.

YAZARAK ÖĞRENEN BİR HAZIRLAYICI

Kitabın girişinde okumayı sevdiğiniz, önemsediğiniz günlük metinlerinden de bahsediyorsunuz. “Keşke günlük tutsaydı da okusaydım” dediğiniz bir isim var mı?

Evet, giriş yazısı biraz uzun oldu. Sormadınız ama içime dert olduğu için yazıyorum. Kısa yazmak ve bu kısalık içinde derdini anlatabilmek ustalık ister. Bense bundan çok uzağım. Okuduğum, en kısa sürede okuyacağım günlük sahibi şair ve yazarlardan söz ettim. Hatta bunların kendimce gerekçelerini de yazdım. Neredeyse tamamı kendimle ve o kişilerle ilgili… “Keşke günlük tutsaydı da okusaydım” ya da “yazdırsaydı” dediğim kişiler birden çok. Ayıp olmazsa bunları yazayım… Bazıları günlük türünün yaygınlaşmadığı eski dönemlerden bu kişilerin: Fuzûlî, Şeyh Galib, Bayburtlu Zihnî, Bolulu Dertli… Yakın dönemlerden ise Ahmet Mithat Efendi, Tevfik Fikret, Mehmet Âkif Ersoy, Sabahattin Ali, Veled Çelebi İzbudak, Âşık Veysel Şatıroğlu, Âşık Yaşar Reyhanî ve Yaşar Kemal… Bunların her birini, bilebildiğimiz daha doğrusu çok iyi bilemediğimiz özel hayatları çerçevesinde gerekçelendirebilirim. Ancak nereden bakılırsa bakılsın bu meraklarımın kökeninde şahsi yakınlıklarım var.

Çalışmanın en kıymetli yanlarından biri de şüphesiz içindeki “Notlar” kısmı. Bu özenli notları yayına nasıl hazırladınız?

Benim hayatım bilmediğini bilmek, bilgiyi aramak, öğrenmeye çalışmakla geçti. Çalışmalarımla, heves ettiğim konularla ilgili kaynakları izlemek, yeri geldikçe ve ihtiyaç duyuldukça bu konularla ilgili kaynakçalar hazırlamak, metinler yayımlamak bendeki heves ve bilgi açlığının sonucu. Bu kitaptaki “Notlar”a o gözle bakılmasını, zaman zaman açık ya da gizli bir tebessüme yol açsa da hoşgörü kapılarının açık tutulmasını, “buna da ne gerek vardı?” demeden önce “yazarak öğrenen” hazırlayıcının “belki işe yarar” kaygısının hatırlanmasını beklerim. Notlar, öznel seçimlerle ve sabırla oluşturulmuş “yazılmasa da olurdu” dedirtebilecek bilgi çıkını gibi. Açıp bakmaya, bakıp öğrenmeye yararsa ne âlâ, yaramaz ise okuyan kendi notlarını kendi çıkarır, vesselâm…

HEDEFİ YAKALARSAM HÜSRAN SEVİNCE DÖNECEK

Son olarak, gerek Osmanlı Türkçesi ile gerek Ermeni harfli Türkçe gerekse Karamanlıca (Yunan harfli Türkçe) bazı metinleri ilk kez yayınladınız. Bu keşif heyecanı nasıl bir duygu?

Son cümlenizle kendimi biraz daha anlatma imkânı verdiniz, sağ olun. “Keşif” kelimesini içerdiği gizemle birlikte anlamlandırmak doğru olur. Ben Nasreddin Hoca’nın Ermeni harfli Türkçe baskısını tam metin ve tıpkıbasım olarak Müteferrika dergisinde (“Ermeni Harfleriyle Türkçe Nasreddin Hoca”, Müteferrika, Bahar 1994, S. 2, İstanbul, 1994, s. 103-133, I-XVI) yayımladığım zaman ilgi görmüş, bu alanın ünlü hocalarından Pertev Naili Boratav’dan teşekkür almış, vaktiyle birlikte çalışamamış olmaktan duyduğu üzüntüyü dile getirmişti. Keşif, mutluluk ve sevinç getirirse güzeldir; insana çalışma azmi verir. Daha sonra iki ayrı Ermeni harfli Türkçe Nasreddin kitabını daha tanıttım (1996, 2021) ve tanıtmaya da devam edeceğim. Bu her zaman böyle olmaz…

Âşık edebiyatımızın önde gelen temsilcilerinden Karacaoğlan, benim severek okuduğum bir şair. Onun şiirlerinin Arap, Ermeni, Rum ve Kiril harfleriyle ama Türkçe yazılmış ya da basılmış örneklerine çeşitli kaynaklarda tesadüf etmek benim gibi heveslerinin peşinde koşan biri için, benzetmelerim bağışlansın, su kadar, ekmek kadar azizdir. Türkçe gibi, tarih boyunca, birçok alfabe ile yazılmış âşık metinlerini araştırırken, okuyup yazıya aktarırken karşılaştığım sorunları bir bilimsel toplantıda anlatarak içimi dökmüş ve bulduğum ilginç örnekleri paylaşmış, karşılaştığım güçlükleri dile getirmiştim. (“Değişik Alfabelerle Yazılmış-Basılmış Türkçe Halk Şiiri Metinlerinin Neşrine Bağlı Meseleler Üzerine Kişisel Notlar”, Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları XII: Metin Neşri: Problemler, Tespitler, Öneriler, Haz.: Hatice Aynur ve ötekiler, Klasik Yayınları, İstanbul, Nisan 2017, s. 162-191). 17. yüzyıldan kalma Ermeni harfli Türkçe bir yazmada bulduğum 15 Karacaoğlan şiirini yukarıda künyesini verdiğim bildiride bir örnekle haber verdim. Bu aslında önemli bir keşifti, 17. yüzyıl gibi erken ve bir görüşe göre âşığımız hayattayken bir görüşe göre de yüz yıl sonra yazıya geçirilmiş şiirler... Daha sonra konuyla ilgili bir bildiri daha sundum ve üzerinde çalışarak hazır hale getirdiğim şiirleri tanıttım. Mersin’de, Karacaoğlan coğrafyasının merkezlerinden birinde sunduğum bu bildiri yayımlanmadı ama birkaç soru dışında ilgi de görmedi. Bu da bir keşfin hüsranı… Ama bu 15 şiiri küçük bir kitapta toplayacağım ve inatla tanıtmaya devam edeceğim. Hedefi yakalarsam hüsran sürûra tebdil olacak… Bu husus uzar gider, gereği yok…



#Edebiyat
#Aktüel
#Hayat