Zülfü Livaneli, harcandığı CHP'nin sanki aynadaki aksi. Ne sol, ne sağ misali, biraz kemalist, biraz sosyalist, az da devrimci... Müzisyenliği, sonradan olma onlarca mesleği ve meziyetinin 'altındaki sos” gibi dursa da bizce hamurunun asıl malzemesi...
Livaneli denilince aklıma kıpır kıpır ve coşku arayan çocukluğumun, kasetçalardan devrimler koklayan toyluğumun “tanıdık yabancısı” gelir. Bir slogan tonunda hoparlörden duyulan 'Karlı Kayın…' bir yumruk şiddetinde dökülür dudaktan, içerde bir yerlerdeki isterik devrimciliğimizi bastırarak… Onun 'Leylim Ley'i, düğün meydanında hoyratça çağıldamak isteyen lakin 'okumuşluğun', “düşünmüşlüğün” ağırlığıyla sandalyesinden kıpırdayamayan delikanlının ayaklarıyla tuttuğu temponun adı gibidir.
Livaneli'nin “kişisel tarihi” kaderin bir cilvesi olarak, şarkılarını ve türkülerinin çağırdığı bir devrimle başlar, ama bu devrim ne yazıkki 'askeri'dir… Darbeyle birlikte, soluğu İsveç'te aldığında geride 'Livaneli türküleri'yle ölüme giden genç devrimciler' kalır. Gidince devrimcilerin nazarında “biraz biten” Livaneli, ne zamanki “döner, gelir' ve 'söylediklerinin', 'bestelediklerinin' aslında birer türkü olmadığını dillendirir, işte o zaman tümüyle biter, '80' öncesi ve sonrası kuşağının önce ihtilalle, ardından popüler kültürle hizaya getirilmesinden kılpayı kurtulmuş akranlarımın nazarında. İsmiyle, cismiyle, 1980 öncesinde bir yerlerde kalsaydı, bugün en az “Denizler” kadar idol olma ihtimaline bile sahipken, şartlar onu çeyrek idollükle yetinmek zorunda bırakır.
Livaneli'yi böylesine değiştiren yurtdışına kırmızı pasaportla çıkmakla, tüyerek çıkmak gibi tezatı iliklerinde hissetmesidir belki de… Ama değişimin bu kadarına 'pes'tir, çünkü bir eski tüfekin hem de Amerika'da “dünya gençliğine örnek gösterilen 10 şahsiyetten biri” olarak, ödül alması, 'sadece' Livaneli'nin hayat hikayesinin tutarlılığı kadar anlamlıdır. CHP için vitrinlik olması ise 'tencere ve kapak' yakıştırmasına dahi rahmet okutan cinstendir. Baykal'ın yanı başı kontenjanından İstanbul Mebusu seçildikten sonra bildiği bir şeyi bir kez daha yapar ve 'dönüp' yanı başındaki Baykal'ı eleştirir, CHP'yi kitle partisi olma yolunda 'soldan, solculardan ve Aleviden” uzaklaştırmakla sağlaşmakla suçlar. SHP'den başkan adaylığı sırasında 'sosyal demokrat değil, sosyalistim' diyen yakın bir geçmişte ise 'sosyalizmin değil, ezilenlerin yanında olduğunu' , 'hiç komünist Rusya özlemi çekmediğini' söyleyen Zülfü Livaneli olarak yapar bunu… CHP'den bir numara olacaksa, bunun 'soldan' olmayacağını Deniz Baykal bile biliyorken, bunu onlarca ödülün sahibi olan Livaneli bilemez ve abes olur!
Livaneli, CHP Başkanlığı'na ismi geçenlerden olunca birden kitleleri hatırlar. Hani Hipodromu dolduran yarım milyon insan vardır ya... Ama bir şeyi unutur, o gün orada olanların bir kısmı da 'iyi müzisyen Ömer ağabeyi' dinlemeye gelenlerdir, onlar bu yüzden 'onun türkülerini ezbere bilir.' Kendini daima Türkiye'de bu kadar çok 'müzikseveri' bir konserde bir araya getirebilmiş nadide insan olarak lanse eden Livaneli, hafızasından küçük bir ayrıntıyı silmeyi tercih eder... O ayrıntı, 1997 yılındaki Şubat'ın 28 çektiğidir... Ve o ünlü konserinin tarihi 19 Mayıs ile 28 Şubat arasında üç ay bile yoktur.
Son 20 yılda ödülünü almadığı jüri, üyeliğine girmediği bir festival neredeyse kalmayan usta müzisyen, Helen diyarından Orta Asya steplerine, Venedik'ten ABD'nin Pennsylvania'sına kadar dünyanın dört bir yanında 'bir vesile' ile bulunur. Sağı sollu belli olmayan bir komünist, ödüllere doymuş bir film yönetmeni, Amerikayı, ünlü konserinin ertesinde 'kızı için milyon dolarlık villa baktığı iddia edilecek' kadar seven, 'sakatlar derneği yararına konser vermeyi reddettiği iddia edilecek kadar' iyi bir liberal, UNESCO tarafından kırmızı pasaporta layık görülecek kadar kültürlü, sömürüldüğü ve ücretsiz konserler verdiği için para kazanamayan emekçi ve hümanist, yeri gelince “az şekerli militer” ve “orta şekerli anti-militer” olur. Biraz gazeteci (12 yıldır köşe yazarı), Altın Portakal gibi fani ödüller almaktan usanmış bir müzisyen, belediye başkanlığını kılpayı kaçırmış ama vekilliği kaçırmamış bir politikacı, özetle “bir sürü şey” olur Livaneli. Hayat hikayesine bakınca, insanın 'bu memlekette iki tane daha Livaneli olsa, ülke kurtulur' dedirten, fakat bunu dedirttirmeyen bir yanı vardır hep Livaneli'nin. İşte o 'yanını' bulan da çıkmamıştır!
Aynaya bakınca Nazım'ı gören Livaneli, bir İsrailli için de Danimarkalı için de, bolşevik diyarının güzide evladı bir Rus için de iyi bir müzisyen olmasının yanı sıra, 'gelecek vaad eden', 'üzerine çalışılsa iş çıkacak' bir edebiyatçı olarak anılmanın belirtilerini de göstermiştir yakın zamanda, eleştirmenlere göre…
Livaneli, 'konuşulan' yazılarında ahlaktan dem vururken, 'dinleri mukayeseye' de cüret eder. Vatandaşı olduğu ülkenin yüzde 99'unun mensup olduğu dinin, mensuplarından örnekle “insanları ahlaklı hale getirip, getiremediğini” 'olumsuz cevabı' cümle içinde vererek sorgular. Onu okuyan ise aynaya bakmadığını düşünür. Çünkü aynada “ahlak, İslam, eski devrimci” üçlemesine bölünmüş, 'eski devrimciye' de epeyce pay düşmüş 'açıklaması zor' bir 'yüzdelik dilim pastası vardır. Kitleler Livaneli'den şunu da bekler: Sosyalist enternasyonelden beslenip, sıkı bir Atatürkçü olma çabasının ızdırap verici çelişkilerini şahsında bütünleştiren bir insanın “Atatürkçülük, Anadolu süsü verilmiş sosyalizm için bir araç mıdır?” sorusuna vereceği cevabı! Vurgularız ki Livanelioğlu'nu 'alaya almak' haddimize değildir! Bir de o, zaten 'ortaokul' mezunu bir alaylıdır...
Birileri çıkıp “Biz senin şarkılarını seviyoruz Livaneli, sesine 'detone' denilse de… kabul et ki, fikirlerin, şarkıların kadar iyi değil” diyebilseydi, çocukluğumun Livanelisini asla yitirmezdim sanki... Son olarak bir faninin geleceği en yüksek noktaya geldiğini ilan eden, 'Tolstoy öldü ben ölsem ne olur?' diyerek son vecizesini ileten Livaneli, bugünden sonraki yaşamı için ipucunu da Yunus Emre'yle verdi: “Bu dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” Bu son cümleyle “Beyninin 'sol' lobuyla, eski Livanelisevenler” adına umutlandığımı söyleyebilirim. Bu artık “daha fazla sanat” ya da “umarız, dileriz, bekleriz ki” artık sadece sanat” demek ne de olsa…






