Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, “Milletimiz orduya 'Peygamber Ocağı' der” dedi. Bu söz üzerine de yığınla görüş serdediliyor günlerdir. Bi dakka, sakin olalım. “TSK ve dinî referans” yeni bir şey değil ki! “Tabur İmamları”nı mı ararsınız, “Askerin Din Kitabı”nı mı, “beş vakit namaz içtiması”nı mı? Hepsi, hepsi bizim ordumuzda var/dı. Beş gün önce olan ise bir inkıtaa son verme denemesinin denemesi sayılabilir belki, hepsi o kadar. Yoksa birileri, TSK tarihinin “28 Şubat 1997”de başladığını filan mı sanıyor?
Teorik olarak” mensuplarından her daim “ölmeye hazır olmalarını” bekleyen iki meslek var; biri polislik, diğeri askerlik. Modern zamanların buluşu sayılabilecek polisliği bir kenara koyarsak, “savaş sektörü”nün tarihteki ezici ağırlığı askeriyeye ait. Buradaki personelin “iş tanımı” arasında “ölme”nin de bulunması ise beraberinde elbette “aşkın” bazı unsurları, yani dini de gündeme getiriyor. Bir an için uhrevî boyutu ihmal edip, olaya dünyevî açıdan baksanız dahi, bu defa da din sosyal bir olgu olarak, kalabalık bir topluluk özelliğiyle orduda yine varlığını hissettiriyor.
Meramımız ne? Şu: Geçtiğimiz hafta “medya leşkerleri”; askerin / leşkerin en tepe ismi Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ'un konuğu oldular. Komutanın konuşmasında yer alan, “Ordunun halkımızın değerlerine saygı duymaması düşünülemez. Halkımızın arasında ordunun en yaygın adlarından birinin de 'Peygamber Ocağı' olduğunu bilmekteyiz” şeklindeki cümleleri medyayı dalgalandırdı. En temel, hatta bazen “yaz Kur'an kursu” düzeyindeki dinî bilgilerin bile uzağında olan, bu vadide sık sık “hafıza sorunu” yaşayan matbuat alemi için bu durum yeni bir şey değil elbette. Öyle olunca da, misâl “Tabur İmamları”nı hatırlamak yerine şaşırmaları “çok doğal.” Oysa kuruluşunu Mete Han dönemine uzatan TSK, bu uzun süreçte Cumhuriyet'e gelindiğinde kaçınılmaz olarak Osmanlı Ordusu'ndan da bazı şeyleri tevarüs etmişti. Yeniçeri Ocağı'ndaki “İmâm-ı Hazret-i Ağa”, ocağın imamlığını yardımcılarıyla yürütürken; III. Selim zamanında kurulan Nizâm-ı Cedîd'de ise her bölüğe bir imam tayin edilmesi esastı. Levent Çiftliği Kanunnamesi'nde eratın cemaatle namaz kılması, Birgivî Risalesi okuması emrediliyordu. Bu konulara kafa yoran araştırmacı-yazar Mustafa Nevruz Sınacı ayrıca, II. Mahmud döneminde Yeniçeri Ocağı'nın yerine kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye'de de, “Her bölük için bir mektep açılacak, buralarda her gün Kur'ân-ı Kerîm ve ilmihal dersleri verilecektir” emrinin hayata geçirildiğini yazıyor.
Kurumsal kimliği kesintisiz devam ettiği için bugünkü Birinci Ordu'nun da temelini oluşturan Muallem Bostâniyân-ı Hâssa Ocağı'nın 31 Mart 1827 tarihli nizamnâmesinde, bölüklere hafız yetişmediği taktirde imtihanla dışarıdan hafız tayin edilmesi isteniyordu. Osmanlı'daki bütün bu düzenlemelerdeki amaç malum ve makuldü. Hem toplumdaki hakim doku olan İslâm'ın kışlada da varlığını hissettirmesi hem de savaşta canını ortaya koyacak insanlara dinî motivasyonu telkin edip, bu motivasyonun gücünden yararlanılması. Bu paradigmanın sağlaması, Çanakkale Savaşları'nda bolca görülecekti. Az sonra öleceklerini bilen askerlerin yüksek moralinde, subay imamların vaazlarının önemli bir etkisi vardı. Üstelik, karşı cephedeki subay papazlar gibi sadece cephe gerisinde durmakla da yetinmiyordu bizimkiler. Barbaros Hayreddin zırhlısındaki gemi imamı Mehmed Efendi, 73 . Alay müftüsü Ali Rızâ Efendi, 93. Alay Müftüsü İsmail Hakkı Efendi çatışmalarda şehit olmuşlardı. Eski Cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay'ın babası Alay Müftüsü İslâm Sabri Efendi ise Filistin cephesinde düşmanla girdiği çatışmada esir düşmüştü. Giresunlu Mustafa Zeki Kurdoğlu da, esir düşen bir başka subay din görevlisiydi.
Her tarafa çekiştirilen Atatürk döneminde “askeriyede namaz“ çok da tuhaf kaçan bir şey değildi. Bakmayın, “İnönü tarzı Kamalizm” yorumlarına / icraatına. Bugün, NATO'nun hemen bütün ordularında bulunan “resmî din subayı” sınıfı, Atatürk döneminde de vardı, “tabur imamları”nı önce silikleştirme, bilahare de mülga etme “şerefi”, CHP'nin “militan laiklik” uygulamalarından bir uygulamaydı. Bütün bir Ataürk döneminde devam eden kıtalardaki “beş vakit namaz içtiması” İnönü döneminde kesilmişti. Yine Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren 20 yıl Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunan Fevzi Çakmak'ın beş vakit namaz kıldığı biliniyordu. Hatta, bir defasında, Bediüzzaman Said Nursî'ye namazla ilgili bir meselesini sormuşluğu da vardı. Yine onun, Diyanet İşleri Reisliği'ne yolladığı ve içinde “Ordunun maneviyat dersleri içinde en mühim kısmı diyanete müteallik tedrisattır” ifadesi taşıyan tezkeredeki isteğinin yerine gelmesiyle Ahmet Hamdi Akseki'nin kaleme aldığı “Askerin Din Kitabı” ortaya çıkmıştı. Kitapta, “Teğmen” ile “Hasan Çavuş”, din üzerine öğretici sohbetler yapıyorlardı. İştar B. Tarhanlı, 12 yıl önce kaleme aldığı “Laik Devlet Müslüman Toplum” isimli kitabında 1990'lı yıllarda da bu kitabın okutulmaya devam ettiğini yazar.
“Yıl 1930. Atatürk, Fevzi Çakmak'la yurt gezisine çıkıyor. Yolculuk trenle yapılıyor. Atatürk, Fevzi Çakmak'la baş başa vermiş ülke işlerini görüşüyor. Dalkavukluğuyla tanınan bir milletvekili içeri giriyor. Ata'nın kulağına gizli bir şeyler söylüyor. Atatürk birden kaşlarını çatıyor ve Fevzi Paşa'ya dönerek 'Paşam, lütfen beni izleyiniz, arkadaş bir haber getirdi, birlikte inceleyelim' diyor. Atatürk ile Çakmak Cumhurbaşkanlığı maiyet erkanının vagonuna geçiyorlar. Atatürk vagonun kapısını hafifçe açarak Fevzi Paşa'ya gösteriyor. Yüksek rütbeli bir subay vagonda namaz kılmaktadır. Atatürk, vagonun kapısını kapadıktan sonra milletvekilinin yüzüne tükürüyor ve Mareşal Fevzi Çakmak'a diyor ki: 'Paşam, bu adamın biraz önce kulağıma gizli bir şeyler söylediğini gördünüz. Bu adam, muhafız kıtasından yüksek rütbeli bir subayın vagonda namaz kıldığını gammazladı. Bu adam, namaz kılmayı kendi aklınca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettirdim.' Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve bir sonraki dönemde onu milletvekili seçtirmiyor. Peygamberimiz 'Ölülerin kötülüklerini açıklamayınız' buyurmuşlardı. Sözünü ettiğimiz milletvekili ölmüş olduğundan adını açıklamadık.“ Ercüment Demirer, Din, Toplum ve Kemal Atatürk
Kapanan Dünden Bugüne Tercüman'ın yazarlarından Emin Pazarcı, 22 Kasım 2004'teki köşe yazısında bir anekdot aktarmıştı. Pazarcı'nın yayınladığı 6 Eylül 1937 tarihli bir belgeye göre, Harp Okullarında “İlm-i Ahlâk” dersi zorunlu olarak okutuluyor, ayrıca dönem sonu mezuniyet törenlerinde Allah (CC) kelâmı ile Kur'an-ı Kerim üzerine yemin ediliyordu. Yemin metni şöyleydi: “Ben, sulhta ve harpta, karada ve denizde ve havada ve her nerede olursa olsun, milletime ve memleketime daima doğruluk ve sadakatla hizmet ve hükümeti cumhuriyemizin bütün kanun ve nizamlarına ve amirlerimin her türlü emirlerine bütün kalbimle itaat etmekten ayrılmayacağıma ve milletimin namını, mukaddes ve şerefli sancağımın şânını ve askerliğin namus ve şerefini canımdan aziz bilip, bu uğurda seve seve canımı feda etmekten hiçbir zaman çekinmeyeceğime ve her zaman vazifesini, namusunu sever, özü ve sözü doğru ve gayretli bir asker olarak çalışmaktan başka bir şey düşünmeyeceğime Cenab-ı Allah'ın kelâmı olan Kur'an-ı Azimüşşân'a el basarak yemin ediyorum. Vallah ve Billah.”






