
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un Safahat kitabı hepimizin başucu kitabıdır. Her evde kütüphanenin başköşesinde yerini alır. Vefatının 83. Yılı dolayısıyla farklı şehirlerde yaşayan farklı kuşaklara Safahat kitabıyla ilk tanışma hikayelerini sorduk.
Milli şairimiz Mehmet Akif’in vefatının üzerinden tam 83 yıl geçti. Ondan geriye ‘milletime armağanımdır’ dediği İstiklal Marşı ve ilk kez 1911 yılında basılan Safahat adlı kitabındaki şiirleri kaldı. İlk kitapta yer alan en eski şiir 1904 tarihini taşıyan “Bir Mersiye”dir. Mehmet Akif’in yoksul, çaresiz, hastalıklı, zor şartlar altında yaşam mücadelesi veren toplumun, en alt tabakasından insanların hikayesini manzum bir dille anlattığı ilk kitaba ilerki yıllarda yazdığı şiirler de eklenir. “Süleymaniye Kürsüsünde” adlı uzun şiir, kitabın ikinci bölümünü oluşturur, ‘Halkın Sesleri’ ise üçüncü bölümdedir. ‘Fatih Kürsüsünde’ dördüncü bölümde okurunu selamlar. Halkın Sesleri’nin bir anlamda devamı sayacağımız ‘Hatıralar’ başlığı kitabın beşinci kısmında yer alır. Bu şiirlerin bazılarının Berlin’de kaleme alındığı bilgisini not düşelim. Kitabın belki de en çok okunan bölümlerinden birisi altıncı bölümü oluşturan Asım’dır. Mehmet Akif’in Mısır’da yaşadığı dönemde yazdığı ‘Gölgeler’ bölümü ise Safahat’ın son bölümündeki şiirlerdir. Mehmet Akif hayattayken Safahat’ın her kitabı ayrı ayrı birkaç defa basılmıştır. Özellikle vefatının 50. yılından itibaren de pek çok yayınevi, resmi ve özel kuruluşça yedi kitap bir arada basılmış ve pek çok baskısı yapılmıştır. Türkiye’de en çok tiraja ulaşan şiir kitabı diyeceğimiz Safahat, 1987 yılında M. Ertuğrul Düzdağ tarafından yapılan çalışmayla Akif’in daha önce kitaba almadığı ama çeşitli dergilerde yayımlanmış şiirleri, şiirlerin basılış tarihleri de eklenerek özel fihristli olarak yeniden hazırlanmıştır. Bugün pek çok yayınevinden çıkan Safahat neredeyse her eve girmeyi başarmıştır. Biz de Akif’i vefat yıldönümünde bu önemli eseriyle anmak istedik. Farklı kuşaklardan ve farklı şehirlerde yaşayan isimlere Safahat kitabıyla tanışma hikayelerini sorduk. Değerli şair, yazar, koleksiyoner ve kültür insanlarına aşağıdaki şu iki soruyu yönelttik:
1) Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ıyla ilk kez ne zaman, nasıl tanıştınız?
2) Safahat’ta döne döne okuduğunuz şiir(ler) hangisidir? Neden?
Uğur Derman, Hüsrev Hatemi, Berat Demirci, Haluk Oral, Necati Mert, Muzaffer Serkan Aydın Mustafa Çiftci ve Fatih Baha Aydın sorularımıza içtenlikle cevap verdiler. Böylece bir yandan farklı kuşakların Akif ile tanışma hikâyeleri ortaya çıkarken, bir yandan da Safahat’ta birkaç nesil boyunca hangi şiirlerin gündemde kaldığını gördük.
Dosyamızı okurken siz de yukarıdaki soruları kendinize ve çevrenize yönelterek bu “ankete” katkıda bulunabilir, cevaplarınızı @yenisafakkitap ya da #safahat adresini etiketleyerek bizimle paylaşabilirsiniz. Safahat’ın büyük şairine rahmet diliyoruz.
BERAT DEMİRCİ: Safahat bir bütün
Evde Safahat vardı, zamanını hatırlamıyorum. Safahat, büyük şairin kaleminden çıkan manzum sosyoloji kitabı gibidir. Modernleşme süratle başlamış… Kağşamış müesseseleri de yerlerine ikame edilenleri de şairimiz yüksek sesle eleştiriyor. Safahat’ta medrese ile yeni mektepleri mukayese eden bir şiiri vardır meselâ… Mektep, mukallitler elinde, medreseden daha beter bir hayal kırıklığı doğurmuştur. “Asrın idraki” dediği, Garp tefekkür ve medeniyetine Müslümanca bir cevap verememenin üzüntüsü, Safahat’ın her bölümüne olduğu gibi Âkif’in suretine de sinmiştir. Şiir kudretini müşahede ettiğimiz, fotoğraflara yazılan mısralar; hüznün eşkalini çizmektedir. İmanî bir mevziden su gibi akan bir aruzla yazılan şiirler, modern zamanlarda “söylem şiiri” yazanları etkilemiş olabilir.
Çocukluğumun Safahat’ı geniş ailenin hangi ferdine düştü bilmiyorum. Zengin olmamasına rağmen, ziyadesiyle karışık kitaplığımda lazım olduğunda el atacağım kitaplardan oluşan bir raf var… O raftaki kitaplar arasında Safahat başta gelenlerdendir. Kolayca uzandım; biri resmen tiftiği atmış 1977 baskı, diğeri taraveti henüz yerinde iki nüshayı çektim. Suallerinize cevap verebildim mi bilmiyorum ama o niyetle oturdum. Elbette, eski olanı açtım ama ne bölüm seçebildim ne şiir. Safahat bir bütün, hiçbir parçası birbirine tercih edilmeyecek bir telif kudretine sahip bir eser… Birinci Kitap’taki “Seyfi Baba” şiiri çok dokunmuştu, hele son mısralarda Âkif’in kendi halini arz edişi… Seyfi Baba’ya yardım kastıyla kesenin ağzını açmıştır; içinde para yerine, şairimizin “boynunu bükmüş mührü” vardır.
FATİH BAHA AYDIN: Öz itibariyle bana dokunan bir taraf var
Safahat ile tanışmam üniversite yıllarımda oldu. Bir okuma grubundaydık. Katılımcı arkadaşlardan biri, “Bir Gece”yi okuyordu sanırım. Hanım bir arkadaşımızdı... Şiirin ortalarındayken birden ağlamaya başladı, müsaadesini istedi ve sınıftan ayrıldı. Şiiri bitiremedi yani... Bunun üzerine hocamız “Kalpten yazılan kalbe dokunur” demişti. O arkadaşın samimi hâli ve tabii şiirin gücü beni çok etkilemişti. Yalnız başınayken ağlamak neyse ama kalabalığın içinde kendini tutamamak... Bu biraz da eserin gücüyle alakalı. Ben Safahat ile böyle tanıştım. O arkadaşımın bu denli etkilenmesi bende ister istemez bir merak uyandırdı. Eseri edindim ve okumaya başladım.
Sık sık “Kör Neyzen”i okurken bulurum kendimi. Sanırım bu şiirde söz sanatlarından, kelimelerin ahenginden gelen bir derinlik değil; daha başka, öz itibariyle bana dokunan bir taraf var. Daha şahsî bir hikâye ve kendi içine kapanmış bir anlam dünyası var gibi... Hele kör neyzenin aldanıp ellerini yağmura uzatması ise muazzam bir tablo... Buram buram merhamet kokan bir şiir olduğu için döne döne okuyorum sanırım.
HÜSREV HATEMİ: Lise yıllarında ilk kez tanışmıştım
İlkokulda İstiklal Marşı’nı öğrenirken Mehmet Âkif’le karşılaşım. Lisede iken 1955’de İnkılap Kitabevi’nden alarak Safahat’la tanıştım.
“İstiklal Marşı”, Çanakkale Şehitlerine”, “Seyfi Baba” şiirleri.1995’den sonra “Bülbül” şiirinin de etkileyiciliğiyle çarpıldım. Vatan’ın elden gitme üzüntüsünün doruğunda söylenmiş bir şiirdir bu.
HALUK ORAL: Hala kitaplığımın başköşesinde durur
Safahat’ı babam hediye etti. O zaman ortaokul öğrencisiydim. İnkılap ve Aka Yayınları’nın sarı karton kapaklı basımı. Biraz yorgun olmakla beraber hala kitaplığımın başköşesinde durur.
Mehmet Akif’in Bursa’nın işgali haberini alınca yazdığı “Bülbül” adlı şiiri çok severim. Kurtuluş Savaşı’nın zor günlerinin havasını çok güzel anlatır. Asım’ın bir parçası olan “Çanakkale Şehitleri›ne” şiiri de en sevdiğim şiirlerinden biridir. “Küfe” ve “Seyfi Baba” şiirlerini de Mehmet Akif’in toplumsal duyarlılığını gösterdiği için çok severim.
MUZAFFER SERKAN AYDIN: Bir akraba ziyaretinde tanıştım Safahat’la
Bir akraba ziyaretinde tanıştım Safahat’la. Ortaokula henüz başlamıştım. Ödev için yeni temin edilmiş bir Safahat, akranımın elinde duruyordu. Bir şiir seçip ezberlemesi gerektiğini öğrenince, eseri daha yakından incelemek için kendisi yerine ezberlenmesi kolay bir şiir arayabileceğimi söyledim. Hangi şiiri seçtiğimizi hatırlamıyorum ama zannediyorum dönem sonunda, bir bahaneyle aynı kitabı bana hediye etmişti. Yıllar sonra ben de, masum bir bahaneyle esere ilgisini gösteren bir başka arkadaşıma aynı nüshayı hediye ettim.
İstiklal şairimizin ricasını emir telakki ettiğim için “Bana Sor Sevgili Kâri”, rahmetli babamın adını andığı ve hayatının hülasası “ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi” mısraını ihtiva ettiği için “Seyfi Baba” ve her gün bir idman gibi, ödev gibi tekrarladığım; nerede bulunduğumu, kim olduğumu, ne yapmam gerektiğini bana hatırlatan “ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından” mısraı aşkına ve elbette aziz şehitlerimizin hatırasını yâd için “Çanakkale Şehitlerine”…
NECATİ MERT: Toplum hayatını konu edinmiş şiirlerini severim
Safahat’tan önce Âkif’i duydum elbette. İstiklal Marşı’mızın şairiydi. Hemen aynı ilkokul yıllarımda “Çanakkale Şehitlerine” başlığı altında verilen şiirle tanıştım. Ortaokul yıllarımda bu şiirden kimi mısraları mırıldandığımı, hatta seslendirdiğimi hatırlıyorum. Bunun bağımsız bir şiir olmadığını öğrenmem çok sonradır –fakülte yıllarımdadır.
Lisede, edebiyat kitabımızda “Seyfi Baba”sı vardı şairin. Çok sevdim. Benzer şiirlerinden “Küfe”yi, “Hasır”ı ben mi buldum, yoksa onlar da önüme mi çıkarıldı, bilmiyorum. Toplum hayatını konu edinmiş şiirlerini bugün de severim –hele ki diyaloglar döne döne okuduğum bölümlerdir. Akif, kalabalıkları konuşturmada Ahmet Rasim kadar, Hüseyin Rahmi kadar başarılı benim için. Sadece bu şiirlerinde değil Safahat’ın bütün şiirlerinde bu böyle.
MUSTAFA ÇİFTCİ: Şiirlerini okudukça kavrulurum
Benim Safahat’la karşılaşmam lise ikinci sınıfta oldu. O tarihten evvel Akif’in İstiklal Marşımızın şairi olması dışında bir malumatım yoktu. Lisede ise Harun Karakuş Hocam beni Safahat ile tanıştırdı. İlginçtir kendisi edebiyat hocası değildir ama okuma macerasında Safahat merkezde idi. Bize de sistemli şekilde Safahat okumamızı öğütlerdi. Kendisi zaten Safahat hafızları da yetiştirmiştir.
Meşrebimiz hikâyecilik olunca hikâyeli şiirlerini çok okurum. “Kocakarı ile Ömer”, “Küfe”, “Hasta” şiirlerini okudukça kavrulurum. Akif’in pek çok şiirinde de hikâye unsurları vardır esasen. Ve bitmesin devam etsin bu hikâye dediğimiz şiirleri yok mudur? Devamı gelseydi daha neler anlatırdı acaba merak ediyor insan.
UĞUR DERMAN:
Çanakkale Şehitlerine şiirini Mahir İz’in gür sesinden dinlemiştim
“Çanakkale Şehitlerine şiirini Mahir İz’in gür sesinden dinlemiştim.”
1) Safahat’ten bir şiirle henüz ortaokulda karşılaştığımı hatırlıyorum. Bu “Hasta” şiiriydi. “Bence Doktor, onu siz soyarak dinleyiniz; / Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyetsiz” beyti hafızama hemen yerleşmiştir. Dedem eczacı olduğu için, “Öksür Oğlum... Nefes al... Oldu, giyin; Bakayım nabzına... A'la... Sana yavrum, kodein Yazayım, öksürüyorsun, O, keser, pek iyidir... Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir” mısraları da pek hoşuma gitmişti. “Çanakkale Şehitlerine” şiirini ise Haydarpaşa Lisesi’nde Mahir İz’in gür sesinden dinlemiştim.
2) Döne döne okuduklarım ise “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” şiirleridir.














