Tarih boyunca, gerek jeopolitik konumu, gerekse de sosyo-kültürel yapısı nedeniyle, sık sık sırat köprüsünden geçmek durumunda kalan ülkemiz yine hassas bir süreçten geçiyor. Dışımızdaki önemli gelişmeler bir yana, içerideki özellikle, özel yetkili mahkemelerle ilgili tartışmalar ve basına sansür yasası gibi konular tartışmaların merkezine oturmuş durumda. Konunun, siyasi-idari kısmı bir tarafa, özellikle toplumdaki algı ve yansımaları oldukça kayda değer görünüyor.
Akıl ve irade gibi, onu nev-i şahsına münhasır kılan yönleriyle diğer varlıklardan ayrılan insanın, yaşamak için bir gaye ve hedefe ihtiyacı vardır. Böyle bir amaçtan yoksun bir hayat, zamanla sıkıcı ve çekilmez hale gelir. Bu nedenle, tarih boyunca yüzlerce, farklı düşünce sistemleri ve doktrinler meydana gelmiştir. Her düşünce sistemi, din veya doktrin, gelişmek için de mutlaka insan unsuruna ihtiyaç duymuştur.
Nitekim bu gerçek yüce kitabımızda, Asr Suresi'nde çok güzel bir şekilde anlatılır. Zamana yemin edildikten sonra, insanın zararda olduğu vurgulanır. Yani bu, geçen zamanın, geri dönüşü olmayan bir nimet olması sebebiyle, insanın aleyhinde akıp gittiği manasına gelmektedir. Ancak zaman geçtiği halde, bu durumu lehine çevirenler, zamanı bir dantel gibi işleyip, boşa geçmesine fırsat vermeyenler de vardır ki; onlar, 'iman edip salih amel işleyenler' olarak tavsif edilir. Konunun bundan sonraki kısmı çok daha ilginçtir. Mesele, 'iman edip salih amel işlemekle' sınırlı tutulmaz. Ardından 'hakkı ve sabrı tavsiye edenler' kaydı konularak konu tamamlanır. Yani zararda olmamak 'iman edip salih amel işleme ve hakkı ve sabrı tavsiye etme' kaydına bağlanmıştır. Konuyu geriden alırsak; hakkı ve sabrı tavsiye etmeden, sadece iman ve salih amelle yetinmek, kişinin zararda olmaması ve yaratılışın hakkını vermesi adına, bizzat Yaratıcı tarafından yeterli görülmemektedir.
İşte, dinin özünde, hakkı ve sabrı herkese tavsiye etme anlayışı vardır. Bu konu, hayatı boşa geçirip geçirmeme yolunun tam da kavşak noktasıdır.
Hakkı ve sabrı tavsiye etme metotları zamanın şartlarına göre değiştiği gibi, kişinin yapısından kaynaklanan farklılıklara da bağlı olarak değişir. Şüphesiz aynı hedef ve gayeye giden yol bir tane olmayıp; her kişi veya ben-zer düşünce yapısında olan kişi ve gruplar sayısınca muhteliftir. Bu noktada önemli olan, son derece fıtri olan farklılıklara zenginlik olarak bakabilip, hedefe farklı yollardan gidenler hakkında hüsn-ü zanla muamelede bulunmaya devam edebilmektir.
Bunun da yolu 'akl-ı selim' den geçer. Aklı- selim, insanda bulunup, onu bir hayat boyu yönlendiren, davranış ve tutumlarının merkezinde yer alan 3 önemli kuvveden biridir. Akıl, insandaki en önemli fonksiyonlardan biriyse, akl-ı selim de aklı, yaratılış amacı istikamet ve paralelinde kullanabilme yetisidir; onu, gerekli-gereksiz, yerli-yersiz her şeye sinirlenip ifrat noktasına sürüklenmeden veya kızılması gereken konularda bile hiç istifini bozmayıp tefrite düşmeden, sırat-ı müstekım anlayışı içerisinde tutabilmektir.
Hayat, bir şekilde, herkes için farklı mücadeleler anlamına geliyor. Her düşünce sistemi kendi görüş ve düşüncelerini yayıp, inandığı değerleri hakim kılma adına farklı mücadeleler veriyor. Bu gerçek, ilk insandan bu yana devam eden, yadsınamaz ve yadırganamaz en önemli hakikatlerin başında geliyor.
Dinler de temelde bu anlayışı barındırıyor. Bir dine inanan bir insan, inandığı değerleri diğer insanlara taşıyıp anlatma adına farklı mücadele ve gayretler sergiliyor. Bu konuda önemli olan, özellikle hedef ve gayesi aynı olup, farklı metotları benimseyen kimselerin, kendi aralarındaki uhuvveti, kalbi muhabbeti devam ettirebilmeleri. Bu hakikati, M. Akif 'Toplu çarptıkça yürekler onu top sindiremez' şeklinde ifade eder. Bu beraberliğin meydana getirdiği ve getireceği sinerji, bütün ülke insanını kapsayıp kuşatacak kadar güçlü ve bir o kadar da önemlidir.
Yoksa olan ülkeye oluyor; gözünü bu ülkeye dikmiş, medet bekleyen İslam Dünyası başta olmak üzere dost ve müttefik millet ve ülkelere oluyor. Tefrika ve fitne, tarihin şehadetiyle de sabit ki, önüne kattığı her şeyi insafsızca yakıp geçen bir ateş veya şiddetli bir fırtınanın sebep olduğu azgın dalgalar kadar tahripkar ve zararlı.
Tarih şuna da şahit ki; özellikle müsbet daire ve istikamette meydana gelen birlik ve beraberliğin aşamayacağı hiçbir güç veya altından kalkamayacağı hiçbir zorluk mevcut değildir.






