(*) Our boys have done it!
Biray Dalkıran'ın yönettiği mistik korku-gerilim denemesi 'Cehennem', ait olduğu türün irili ufaklı bütün klişelerinin aynen tekrarlandığı vasat altı senaryosuyla her ne kadar lüzûmundan fazla ciddiye alınmasına imkân bulunmayan bir gösteriye dönüşse de henüz bir avuç ülkenin ağırlığının hissedildiği 'üç boyutlu film' gibi çetrefilli bir teknolojide Türk sinemasının ilk denemesi olması nedeniyle yine de belli bir ilgiyi hak ediyor.
CEHENNEM
Yapım Yılı ve Ülkesi:
2010, Türkiye yapımı
Türü ve Süresi:
Korku-gerilim / 90 dakika
Gösterim Formatı:
1) 35 mm standart iki boyutlu pelikül film / 2) Üç boyutlu dijital film (Projeksiyonun türü, filmin gösterime sunulduğu salonların teknik donanımına göre değişmektedir.)
Perde Formatı:
1.85:1
Yönetmen:
Biray Dalkıran
Senarist:
Biray Dalkıran
Görüntü Yönetmeni:
Doğan Sarıgüzel
Üç Boyutlu Çekim / Teknik Yönetmeni:
Erkan Cerit
Oyuncular:
Ogün Kaptanoğlu,Tuğba Melis Türk, Pelin Ermiş, Serhan Süsler, Çağrı Ayaydın
Yapımcı Şirketler:
Fono Film, Hayalet Filmevi ve Oskar film
Dağıtıcı Şirket:
Medyavizyon Film
İçerik Uyarıları:
Bir çok bölümünde korku filmlerine özgü kanlı vahşet görüntüleri, ürkütücü ses ve görüntü efektleri içermektedir. Ayrıca, bir sahnesinde de cinsellik/çıplaklık vardır. Bu gibi yönlerinden dolayı 18 yaşından küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.
Ailece izlenebilir mi?
/ HAYIR
İnternet Sitesinin Teknik/Tasarım Kalitesi:
6/10
Yeni Şafak-Sinema Puanı:
* * 1/2
FİLMİN KONUSU:
Kendilerini dünya hayatının hırslarına fazlaca kaptırmış olan bir karı-koca, günümüzden yıllar öncesinde, varlığından utandıkları fiziksel engelli oğullarını sahibi oldukları bir mum fabrikasında hunharca öldürmüşlerdir. Ebeveynleri tarafından katledilen masum kurban da uygun zamanı bulduğunda intikam için yeryüzüne geri döner.
Öykünün diğer cephesinde ise kocasıyla büyük bir aşk yaşayarak evlenen, ancak evliliğinde ekonomik açıdan istediği standartları yakalayamayınca aşkı gitgide nefrete dönüşen bir kadın kahraman görürüz. Karısı boşanmak için uğraşıp üstüne de kendisini bir mankenle aldatırken, fotoğrafçılık yapan koca ise aralarındaki sorunların zamana yayarak ve konuşarak çözüleceğine inanmak gibi bir safdillik içindedir. Kendisini gönül defterinden çoktan silmiş durumdaki eşiyle uzatmaları oynayan kahramanımız, aynı zamanda asistanlığını da yapan güzel hatunuyla bir moda çekimi için -artık kapanmış durumdaki- metruk mum fabrikasına gider. Öncelikle anne-babasından, ardından da kendisine yaşama hakkı tanımayan diğer insanlardan intikam alabilmek için yeryüzüne dönen öfkeli ruh, öldürüldüğü bölgeye yolu düşen diğer herkesle birlikte genç çifte de hayatı zindan edecektir.
“Our boys have done it”
(Bizim çocuklar yaptı!) , Türk siyaset tarihinde boyundan çok daha büyük anlamlara gelen, pek meşhur bir cümle… 12 Eylül 1980 cuntacıları anılan tarihte (uzunca bir süre boyunca “şartların olgunlaşmasını” bekledikleri) darbelerini nihayet yapıp anayasal düzeni paldır küldür yıktıklarında, CIA'nın o dönemdeki Ankara istasyon şefi
Paul Henze
'nin yine aynı dönemin ABD Başkanı
Jimmy Carter
'ı telefonla arayarak, müttefik Türkiye'nin topraklarında neler olup bittiğini merak eden Carter'a
“Endişelenmeyin Sayın Başkan, darbeyi bizim çocuklar yaptı. Herşey kontrolümüz altında”
şeklinde ifadeler kullandığı, uzun yıllar boyunca dilden dile dolaşan bir rivayetti. Her ne kadar Henze, söz konusu iddianın sahibi Türk gazeteci
Mehmet Ali Birand
'ı defalarca yalanladıysa da Birand, sonradan arşivinin derinliklerinde sabırla arayıp bulduğu bazı ses bantlarını kamuoyuna ifşâ ederek, CIA'nın Anadolu topraklarındaki ileri karakoluna bakan bu gizemli adamın o sözleri gerçekten söylediğini kanıtlayacaktı.
MAKSAT ÜÇÜNCÜ BOYUT, GERİSİ HİKÂYE!
“Türkiye'nin ilk üç boyutlu filmi”
unvanını elde eden
“Cehennem”
i izleyince, benim de aklıma ilk anda konuyla ilgisiz gibi görünen bu mânidar cümle geliverdi. Niye derseniz; ne senaryosu, ne oyunculukları, ne de yönetimiyle sinema tarihimizde öyle çok da derin bir iz bırakmaya niyeti bulunmayan bu alçakgönüllü filmin üzerinde durmaya değer tek yönü, üç boyutlu çekimlerinin Türk teknisyenleri, yani
“bizim çocuklar”
tarafından yapılması…
Pek çok meslektaşımın aksine, genç kuşak sinemacılar arasında benim inatla umut beslediğim isimlerden biri olan
Biray Dalkıran
, ister reklâm isterse drama olsun, yönetmenlikte tutturduğu vasat üstü çıtayı ne yazık ki senaristlikte hemen hemen hiç yakalayamıyor. Bugüne kadar yaptığı (ve yazdığı) iki uzun metrajlı filmde, reklâm sektöründen gelmesinin kendisine kazandırdığı iki önemli artı konumundaki
“şık resimler elde etme”
ve
“dinamik kurgu”
yeteneğini üzerinde hiç de incelikle çalışılmamış ham senaryolara kurban veren sanatçı, işin her iki cephesinde de bulunma hatasını
“Cehennem”
de bir kez daha tekrarlamış.
Dalkıran'ın bize iki saate yakın bir süre boyunca izlettiği öykü, özellikle Amerikan ve İngiliz sinemasının 60-70 yıldır yağmalayıp durduğu beylik korku temalarından öylesine doğrudan esinlenmeler içeriyor ki perdede âdeta bir Türk filmi değil de bir kaç yabancı korku filminden oluşturulma bir kolaj takip eder gibi oluyoruz. Erken sona erdirilen hayatının hesabını sormaya gelmiş küçük çocuk hayaleti, dehşet içindeki fânilerin bu huzursuz ruhla temas kurmasını sağlayan hafif çatlak bir medyum, cinayetin işlendiği tekinsiz mekân, öfkeli varlık tarafından yakılarak öldürülmeden önce böyle bir cezayı
"izleyici nezdinde iyice hak etmek için"
gayrımeşru cinsel ilişkiye giren evli bir kadın… Bütün bunların,
“Poltergeist”
ten
“Changeling”
e, öte âlemden dünyamıza yarım kalmış bazı hesapları tamamlamak üzere geri dönen varlıklara ilişkin korku-gerilim öykülerinde kelimenin tam anlamıyla posası çıkarıldı!
Ancak, gözlerimizin fazlasıyla âşina olduğu bu manzarada yönetmenin çok da kabahatinin olmadığını düşünüyorum. Çünkü, bir aydan daha kısa sürede ve son derece dar bir bütçeyle çekildiğini bildiğim
“Cehennem”
in tek ciddi derdi, şu rekabetçi dünyada treni kaçırmadan
“Türkiye'yi üç boyutlu film çekebilen bir avuç ülkenin arasına sokmak”
gibi gözüküyor. Öyküyü özetler nitelikte doğru düzgün bir tek fotoğraf karesine yer vermeyen; hadi bunu da bırakın, oyuncular ve teknik ekibin eksiksiz bir listesinin dahi konulmadığı o derme çatma internet sitesi, yanı sıra yönetmen ve yapımcıların adlarından başka hiç bir emeği geçenin (ki buna oyuncular da dahil!) adını barındırmaya gerek duymayan afiş de bu yöndeki tezimizi fazlasıyla doğrulamakta…
Pek muhtemeldir ki bu filme para yatıran finansörler grubunun en öncelikli hedefi şu ya da bu biçimde Türkiye'de üç boyut teknolojisini denemekti. Mâlûm denemeye girişilirken de böyle bir formatta izleyici tatmini açısından en etkili sonuçları veren
“korku-gerilim”
türünde karar kılındı. Eh, bu sinemasal türde son bir kaç yıldır orta hâlli ürünler vermiş olan Biray Dalkıran'dan da senaryo ve yönetmenlik sözü alınınca, kombinasyon üç aşağı beş yukarı ortaya çıkmış oluyor.
Şunu da özellikle belirtmeliyim ki
“Cehennem”
, baygınlık veren olay örgüsüne rağmen, görüntü-ses efektleri ve makyajları açısından ele alındığında ise kesinlikle
“sapır sapır dökülmek”
gibi ağır bir eleştiriyi hak etmiyor. Aksine, öncü nitelikte bazı özel efektlerin uygulandığı ölü ve yaralı makyajları, bu alanının ülkemizdeki genel kalite standartları dikkate alındığında son derece başarılı bile sayılabilir. Hele de filmde özellikle vurgulanması gereken bir
“yanık deri”
makyajı var ki Hollywood'daki benzerleriyle rahatlıkla yarışacak düzeyde bir iş çıkarmış makyöz ekibi…
Size önerim,
“Cehennem”
e giderken çığır açıcı bir korku-gerilim başyapıtı görmeyi umut etmek gibi lüzumsuz beklentilere girmek yerine, dünyada henüz on dolayında ülkenin ticarî olarak kullanabildiği bir teknolojiyi böylesine kısa bir sürede, üstelik okulu falan da olmaksızın salt pratik zekâyla kapıp böylesine başarıyla uygulayabilen teknik elemanlarımız olduğunu görmenin keyfini yaşamak üzere izleyin bu filmi... Öykü gerçekten de fos, fakat korku-gerilim gibi gerçekten zor bir sinemasal türde tam olarak pişkinleşebilmek için gerek izleyicimizin, gerek senaristlerimizin, gerekse yapımcı ve yönetmenlerimizin en az bir on yıla daha ihtiyaçları var. Geçen haftaki
filmi eleştirimde de belirttiğim üzere, ben bütün genç sinemacılara kendilerini geliştirmelerini sağlayacak olan bu zamanı cömertçe veren tarafta yer alıyorum.
Türk korku-gerilim sineması adına izlediğimiz son örnek olan
“Cehennem”
de tadının çıkartılması gereken asıl mesele şu: Türklerin bir yeniliği kapıp kendilerine mâletmek ve ondan başarılı sonuçlar almak için öyle uzun uzadıya akademik, kuramsal eğitimlere ihtiyacı yoktur. Millet olarak sahip olduğumuz en istisnai özelliklerden biri durumundaki pratik zekâmız, bizlere başkalarının 40 yılda katettiği yolları 4 yılda rahatlıkla katettiriyor çünkü…
Eminim, 3-5 yıl sonra bugünkünden çok daha iyisini de yapacaklardır.











