
Yazarlar, hayatlarına yön veren öğretmenlerini anıyor. Şakir Kurtulmuş, “Şairlerin ve yazarların hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz” derken, Dilara Ayşe Akdeniz ise kendisini edebiyata yönlendiren lise öğretmeni hakkında “Ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden, şiire ve edebiyatın sinesine sığınmayı ondan öğrendim” ifadesinde bulunuyor.
“Öğrencilik yıllarınızdan aklınızda en çok yer eden öğretmeniniz hangisiydi?” Bu soruya hemen herkesin bir cevabı, hatırında kalmış, anlatılmaya değer bir ismi vardır. Benim ilkokul sıralarında çok konuştuğum için bana kızan ama akıllı başlı konuştuğum içinde kızmaya kıyamayan bir hocam vardı mesela. Sonra orta okulda bir ayağı aksak olduğu halde okula pedalları özel olarak ayarlanmış bisikletiyle gelen din kültürü dersi hocamı ve ahlakıyla öğrencilere örnek oluşunu çok net hatırlıyorum. Lisedeyse dersler çoğaldı, film karakterleri gibi bilge-komik-otoriter-çılgın pek çok öğretmenim oldu. Elbette her edebiyatsever öğrenci gibi edebiyat hocamın yeri bende de ayrıydı. Ama onunla hiç edebiyat konuşmazdık. O, bizi hayata dair beklentilerimiz, hayallerimiz hakkında konuşturur hatta bazen onunla tartışmamıza bile izin verirdi. Nihayet mesleğimi seçerken yoluma yön veren yine bir başka öğretmenimdi. Öğretmenler böyledir; ellerinde sihirli değnek olmadan hayatımıza dokunur, anlatır-öğretir ve bizi şekillendirirler. Emekleri, tek bir günlük tebrikle kıyaslanamaz olsa da 24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesiyle, Yeni Şafak Kitap eki olarak bu ay dosya konumuz olarak kapağımıza öğretmenlerimizi taşıyoruz. Bu sayıda yazarlarımızla değerli öğretmenlerini anmak için bir araya geldik. Cihan Aktaş, Dilara Ayşe Akdeniz, Emine Batar, Hüseyin Akın, İhsan Deniz, Melike Günyüz, M. Fatih Kutlubay, Mustafa Başpınar, Mustafa Çiftçi, Nigar Nigar Alemdar, Şakir Kurtulmuş ve Yağız Gönüler okuyucularımız için; “Öğrencilik yıllarınızdan aklınızda en çok yer eden öğretmeniniz hangisi oldu? Size ne öğretmişti ya da nasıl bir etki bırakmıştı?”, “Yazarlık yolculuğunuzda sizi yönlendiren, size bir şeyler öğreten ama mesleği öğretmenlik olmayan biri oldu mu?” ve “Bugün siz başkalarına bir şey öğretmeye kalksanız, en çok hangi dersi ya da hangi duyguyu öğretmek isterdiniz?” sorularını yanıtladılar.
TAŞRADA GÖNÜL YOLDAŞI OLAN ÖĞRETMENLER
Yazar Yağız Gönüler, “Erken yaşlarda edebiyat ve tarih sevgisi kazanabildiysem bunda mutlaka öğretmenlerimin rolü oldu” diye söze başlarken bilhassa taşrada edebiyat öğretmenlerinin okuyan-yazan gençler için apayrı bir evren oluşturduğuna inandığını söyleyen Dilara Ayşe Akdeniz, “Lise yıllarındaki edebiyat öğretmenim Rabia Erdem’in hakkını ödeyemem. Taşra yıllarının o garip anlaşılamazlığında ve yalnızlığında edebiyatın sinesine sığınmayı, ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden Rus romanlarına, Ahmet Haşim’e, Tanpınar’a ve şiire sığınmayı ondan öğrendim” diyor. İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde orta birinci sınıfta okurken Türkçe öğretmeni Halis Erginer’in büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın yakın arkadaşı olduğunu söyleyen Nigâr Nigâr Alemdar da, “Geriye dönüp baktığımda şunu farkettim. Büyük edebiyatçıların böyle öğretmen dostları olması ve benim böyle bir kişiden ders görmüş olmam beni hayli etkilemiş” şeklinde konuşuyor. Bu bağlamda “Şairlerin ve yazarların okuma, yazma hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz” diyen Şakir Kurtulmuş, “Öğretmenlerimiz bu dokunmayı, aydınlatmayı, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürdürmeye devam edeceklerdir” temennisinde bulunuyor.
KİTAPLARLA BAĞIMI ÖĞRETMENİM KURDU
Öğretmen bir babanın kızı, öğretmen bir dedenin torunu olan Cihan Aktaş, yıllar sonra bir araya geldiği lise matematik öğretmeni için, “Erdemlilik insanın yüzüne yansır, insan bütün ömrü boyunca his ve düşünceleri, davranışlarıyla, seçimleriyle yüzünü yeniden yapar. Yıllar sonra karşılaştığımızda Ahmet Muhtar Bayraklı Hocam bana bunu düşündürdü” ifadesinde bulunuyor. “Kitaplarla bağ kurmamı ve bu bağın hayatımın merkezinde yer etmesini sağlayan isimlerin başında sanırım ilkokul öğretmenimiz geliyor” diyen M. Fatih Kutlubay, sessizce sınıf kitaplığına kitaplarını dizen ilkokul öğretmenini anımsıyor. Mustafa Çiftçi ise unutamadığı ilkokul öğretmenine karşı biraz mahcup, “Öğretmenim Fadime Temir’in bende çok emeği var. Mahcubum kendisiyle irtibatımız kalmadı. Keşke bu kadar çekingen olmasam da eski günleri hatırlayacak kadar yanına varsam” diyor. Her öğrenci bu kadar şanslı olacak değil ya… Şair İhsan Deniz ise ilkokuldan sonra öğretmenleriyle arası pek sıcak olmadığını anlatıyor. Deniz, “İlkokul yıllarımdan aklımda kalan iki öğretmenim İkbal Hanım ile Rabia Hanım’dır. Bu iki öğretmenim de şefkatliydi. Ortaokul ve lise yıllarım pek de parlak geçmedi benim açımdan. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okudum. Bir iki hoca dışında pek ünsiyet sağlayamadım okuldakilerle. O yıllara dönük hatıralarım genellikle nahoştur” açıkmasını yapıyor.
İİÇİMDEKİ ÖĞRETMEK DUYGUSU BÜYÜDÜ
Kültürümüzde “asker ressamlar” gibi “yazar-öğretmenler”e de oldukça sık rastlanıyor. Hem öğrencilerini yetiştiren hem de eserlerini kaleme alan değerli birkaç yazarlarımız da dosyamızda bizimle. Otuz yıla yakın süren öğretmenlik hayatı için, “Bu süreç benim içimdeki öğrenme, talebelik arzusunu büyüttü” diyen Hüseyin Akın, “Öğrencilerime öğrenme sevgisi kendilik bilinci ve hikmet aşkını vermeye çalıştım. Didaktik bir adam olmadım hiç. Birlikte öğrendik ne öğreneceksek öğrencilerimizle” ifadesinde bulunuyor. “Öğretmek bilginin zekâtıdır” diyen Emine Batar ise öğretmenlik yaptığı uzun yıllar boyunca, müfredatın yanında öğretmenlerin davranışları ve konuşmalarıyla farkında olmadan öğretme eylemine devam ettiğinin farkında olduğunun altını çiziyor. Kendisini yazarlığının yanında; bir anne, hoca ve yönetici olarak tanımlayan Melike Günyüz, “Sürekli bir şeyler öğreten pozisyondayım. Dolayısı ile öğretmek benim hayatımın bir parçası” şeklinde konuşuyor. “Geçmiş yıllardaki hoca-öğrenci ilişkisini düşününce hocalarım o kadar ciddi olmalarına rağmen kendimi son derece rahat ifade ederdim yanlarında. Şimdilerde öğrencilerimle ilişkilerime bakınca kendimde hocalarımdan bir iz görüyorum” diyen Mustafa Başpınar ise “İyi ki böyle insanlarla yolum kesişmiş” açıklamasını yapıyor.

Okuduğum her kitabın yazarı benim için öğretmendi
İlkokuldan itibaren kendimi talihli öğrenciler arasında görmüşümdür. Mesleğini seven, öğrencisiyle kurduğu irtibatı önemseyen, tecrübesini şevkle aktaran öğretmenlerim oldu. Mesela ilkokulda, Mualla Aydınak isimli öğretmenimiz konuşma biçimiyle, anlattığı konu ne olursa olsun insanı önemseyen tavrıyla çok dikkatimi çekmişti. Kalabalığı bir yana, çok hareketli bir sınıfın öğretmeniydi, sonraki yıllarda sabrına defalarca hayranlık duymuşumdur. Kendisinden sonra Muhterem Bulanık isimli bir öğretmenimiz oldu. Disiplin, çalışma azmi, dikkat noktasında hâlâ hayatımda yeri olan bazı alışkanlıklarımı kendisinden öğrenmişimdir. Sonraki yıllarda derslerle birlikte öğretmenlerin de çeşitlenmesiyle ortaya başka bir fotoğraf çıktı elbette. Erken yaşlarda edebiyat ve tarih sevgisi kazanabildiysem bunda mutlaka öğretmenlerimin rolü oldu. Ama onlardan aldıklarımı bir tarafta bırakmadım, daima devam ettim, üzerine koymaya çalıştım. Velhasıl, hepsine müteşekkirim.
Okuduğum her kitabın yazarı benim için bir hocaydı, öğretmendi. Okurlukla yazarlığı bir hırka gibi taşımaya çalışırken bunu bir zorunluluk değil, bir lezzet olarak gördüm hep. Hermann Hesse de öğretmenim oldu, Andre Gide de. Gazzâlî de hocam oldu, Sâmiha Ayverdi de. Jung’tan bir şeyler öğrenmeye çalışırken aynı gayreti İbn Arabî için de sarfetmeye çalıştım daima. Dolayısıyla bir kişiyi ön plana çıkarmam sanki diğerlerine haksızlık olacak gibi geliyor. Nasıl bir hayat sürdüğü, ortaya ne gibi eserler koyduğu, şimdiye neler bıraktığı konusunda Süheyl Ünver ismini bambaşka bir yazmam gerekiyor ama, bunu mutlaka söylemeliyim. Onun çokça bilinen ve hatırlanan “Her insanın bir mesleği bir de meşgalesi olmalı. O meşgale, bütün kültürümdür” sözü, pek çoğumuzun hayat disiplini şekillendirdi. Bugün bir taraftan metin yazarlığı ve içerik geliştirme gibi işlerle uğraşırken diğer taraftan kültür tarihimiz, tasavvuf tarihimiz, insanlar ve eserleri üzerine aynı yoğunlukta, aynı zevkle çalışıyorsam sebebi bu sözdür.
Yaklaşık beş yıldır “anlatıcı” sıfatıyla çevrimiçi atölyeler düzenliyorum. Bu atölyelerde binlerce arkadaşla bir araya geldik. Kültür tarihimizin önemli portrelerini, hayatımızda yeri olan kitapları, ana hatlarıyla tasavvuf tarihini konuştuk. Yeri geldi daha teknik konulara girdik: esma-i hüsna şerhleri, şathiye örnekleri, tekke musıkîsi. Bugün düşündüğümde yaptığım şeyin ne kadar çok insanın hayatına dokunduğunu, onlara farklı bir istikametin de olduğunu gösterdiğini düşünüyorum. Yeni atölyeler yapmak ve yeni hikâyeler avlamak için büyük bir gayret kaynağı oluyor bu. Öğretmeyi dersek ne kadar doğru olur bilmiyorum zira bir hoca değilim, fakat anlatmayı en sevdiğim şey bizim topraklarımızı mayalamış kültür faaliyetleri. Bunun içinde Hacı Bayram-ı Velî de var, İsmail Saib Sencer de. Yunus Emre de var, Mehmet Âkif de. Duygu meselesine de değinmek isterim: Bugün herhalde hepimizin ihtiyacı olan en önemli duygu, sakin olabilmek, sakin kalabilmek. Yani insanın iç huzuru. Buna yönelik metinler okumak, hatta yazmak, filmlerden ya da müziklerden misaller vererek çeşitlendirmek benim için büyük keyif oluyor. Çünkü sonunda, hayatın dümdüz bir çizgide ilerleyen bir şey olmadığını, düşmenin ve kalkmanın her an olduğunu, bazı durumlara kuşbakışı bakmanın önemini görmüş oluyoruz. Her şey, anlamlı ve lezzetli bir hikâyemiz olsun diye aslında. Geriye sadece onlar kalıyor çünkü.

İlkokul hocalarım şefkatliydi ortaokul ve lisede ünsiyet kuramadım
İlkokul yıllarımdan aklımda kalan iki öğretmenim İkbal Hanım ile Rabia Hanım’dır. İlkokulu 5 yıl okumuştuk biz. Sonra ortaokul ve lise yılları… Bu iki öğretmenim de şefkatliydi. Günümüze kıyasla çok daha donamlıydık o yılların öğrencileri olarak. Kitap okuma alışkanlığı ve tahrir yazma vazifesi kazanılmış iki faaliyetti bizim için. Ortaokul ve lise yıllarım pek de parlak geçmedi benim açımdan. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı okudum. Bir iki hoca dışında pek ünsiyet sağlayamadım okuldakilerle. O yıllara dönük hatıralarım genellikle nahoştur. Ben ve birkaç arkadaşım, o dönemde, sanat-edebiyat ilgilerimizi dışarda, okul dışında kazandık. Bursa’da, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’i takip eden üniversite öğrencilerinin kaldığı bir eve hafta sonları misafir oluyorduk. Benim için ‘çevre’yi tanımam bu yolla olmuştur.
DÜNYANIZI GENİŞLETİN NASİHATI
Üniversite yıllarında, ilkin Yönelişler dergisinde çıktı şiirlerim. Zamanla Yönelişler’in dünyasına olan aidiyetim gelişti. Derginin mutfağında da bulundum. Başka dergilerde de yazdım ama Yönelişler benim için çok özel bir mektep işlevi taşıdı her zaman. Yönelişler deyince akla gelen ilk isim hiç kuşkusuz Ebubekir Eroğlu’dur. Ebubekir Bey’in basılacak şiirime müdahale ettiğine hiçbir zaman şahitlik etmedim. Bu şairin iradesine saygının işaretidir aynı zamanda. O yılların genç şairleri olan bizlere “Dünyanızı genişletin” derdi Ebubekir Bey. En bariz nasihati buydu, hiç unutmam. Bu öyle iki kelimeden oluşan bir cümleydi ki, içine her şeyi sığdırabilirsiniz. Elbette başka şairleri, yazarları, sanatkârları tanımak, onlarla yan yana gelmek, konuşmak, paylaşmak yazarlık yolculuğunda önemli kazanımlar, tecrübeler kazandırıyor insana. Ve hiç kuşkusuz okumak... Ve dolayısıyla başka dünyalara nüfuz etmek... Önemli.
19 sayı İpek Dili’ni çıkardım. Başkalarına bir şey öğretme hevesiyle değil. En başta kendimi harekete geçirmek için. Başkalarına bir şey öğretmek haddim değil, olamaz. 45 yıllık tecrübelerimden kalkarak, nâçizane genç yazarlara, şairlere bir cümlelik nasihatim şudur: Yazdığınız şiir, deneme, hikâye, roman, piyes... her ne ise, yazdığınız şeyi ‘idealize’ edin ve bunu ‘realize’ etmek için ömrünüzü bu işe vakfedin. Kolay gibi görülen ve fakat çok zor, meşakkatle dolu bir nasihat olduğunun altını çizmeliyim öte yandan.

Anlatan değil, anlayan bir öğretmenimi unutmadım
Öğrencilik yıllarımda aklımda en çok kalan öğretmenim coğrafya dersimize giren İsmail Hakkı Akalın oldu. O, hep hafızamın beni yanıltmadığı bir öğretmen oldu. Alıştığımız “anlatan öğretmen”den çok farklı olarak, anlayan bir öğretmendi. Lise yılları bir öğrencinin en çok anlaşılmak istendiği yıllardır. Ben de öyleydim. Öğretmenlerimin beni anlamasını o kadar çok isterdim ki mümkün olsa anlayıp anlamadıklarını ölçmek için onları tahtaya kaldırmayı bile içimden geçirirdim. Ortaokulu ve liseyi İmam Hatip’te bitirdim. Dudak ihfası yapmayı bilmek gençlik bunalımlarını çözmekten daha önemli gibiydi. Meslek dersi öğretmenlerimiz hep bilgi dağarcığımızı doldurmakla meşgul olurlardı. Hayatın asli unsurları gibi ayrıntıların üzerine gitmelerine bir anlam veremezdim. Oysa çok zorlu zamanlarda (12 Eylül öncesi ve sonrası) ve koşullarda öğrenim görüyorduk. Anadolu’nun göç katarına takılarak İstanbul’un şehreküstülerinde tutunmaya çalışıyorduk. İsmail Hoca bizi ders kitapların öte yakasına geçirmek için el verir, diriltmeye ve uyandırmaya çalışırdı. Maneviyat kavramını ben ondan öğrendim. Adı, öğrenci ve öğretmenler arasında evrime ve devrime inanan materyalist öğretmen olarak geçiyordu. Halbuki öğretmenler içerisinde para ve eşya ile en az ilişkisi olan oydu. Dersini en iyi anlatan, okul dışı öğrenciyle ilgilenen, asla gündelik siyasete tenezzül etmeyen bir insandı. Sanki Nurettin Topçu okumuş bir sosyalistti. Şiir yazmamı teşvik eden tek öğretmendi. Yıllar sonra Kağıthane’nin bir okulunda müdür iken birkaç arkadaş birleşip kendisini ziyaret etmiştik. Bahçeye girdiğimizde sırtı bize dönük elinde çekiç ve testereyle bir adamın öğrenci sıralarını tamir ettiğini gördük. Yanına yaklaşıp yüzünü gördüğümüzde bu kişinin İsmail Hoca'dan başkası olmadığını anlayıp çok duygulanmıştık. Yoksul öğrencilerin velilerine yük olmamak için masa ve sandalyeleri kendisi tamir etmeye çalışıyordu. Bizi görür görmez adımızı soyadımızı ve okul numaramızla hitap etmesi ise unutulacak gibi değildi. İçeriye müdür odasına geçtik. Kırık dökük masa ve sandalyeleri onarıp kendine mütevazı ve bir o kadar da şirin bir müdür odası yapmıştı. O gün bizi hemen bırakmamış ve hazırladığı sofrada verdiği menemen ziyafetiyle damağımda unutulmaz lezzetler bırakmıştı. Menemenin tadı yıllar önce hocamızın anlattığı ve nefesimizi tutarak dinlediğimiz coğrafya dersini hiç aratmayacak kıvamdaydı.
BABAMDAN EVLATLARINA KALAN ÜÇ KİTAP
Okul başarısızlığım ve akademik bilgi tembelliğim beni yazarlık konusunda en çok teşvik eden ustalarımdı. Bir de rahmetlik babamın bende övüneceği tek haslet yazdığım metinlerin doğduğum ilçenin mahalli gazetesinde (Türkeli’nin Sesi) yayımlanmasıydı. Okul başarımla babama övünebileceği bir şey yaşatamadığım için bu mahalli gazetede yayımlanan şiirlerimle bunu telafi etmeye çalıştım. Babamın benimle iftihar edebileceği bir kabiliyete sahiptim artık. Bu saik içimi hiç terk etmedi. Babam bu tutumuyla bir anlamda beni gizli gizli yönlendiriyordu. Bu arada benim içimde uyuyan şiiri uyandıran da daha ilkokul sıralarından beri elimden düşürmediğim evde babama ait üç kitaptı. Zaten babamın bu üç kitabın dışında başkaca da bir kitabı yoktu. Bunlar Yunus Emre Divanı, Niyazi Mısri Divanı ve Eşrefoğlu Rumi Divanı kitaplarıdır. Babamdan evlatlarına kalan bu üç kitap bana nasip olmuştu. Çocukluk ergenlik ve gençlik yıllarım hep bu üç kitapla geçti. Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi’nin de yazarlık yolculuğumda bana refakat ettiğini söyleyebilirim.
Otuz yıla yakın öğretmenlik yaptım. Bu süreç benim içimdeki öğrenme, talebelik arzusunu büyüttü. Öğrencilerime öğrenme sevgisi kendilik bilinci ve hikmet aşkını vermeye çalıştım. Didaktik bir adam olmadım hiç. Birlikte öğrendik ne öğreneceksek öğrencilerimizle. İnsanı yangından ilk kurtaracak bilgileri ve ontolojik ilk yardım bilgilerini öğretmeye çalıştım. Bugün de olsa aynısını öğretirdim. Tabii öğretmenin açık ucu öğrenmektir gerçeğini hiç göz ardı etmeden. Duygu öğretilerek elde edilmez. Deruna yolculukla kazanılır. Öğrenciyi yeniden talebe kılmakla mümkündür bu. Meşhur ifadeyle “Her gün balık vermek yerine balık tutmasını öğretmektir” mesele. Ben bu hakikatin peşinden gittim, ama tutulan balıkları da bir başına değil hep birlikte tatma göz doygunluğuyla buluşturarak. Şiir bilgisi bir tür ilmihaldir. Hâlin ilmi olmaya şiirden daha layık başka ne vardır insanın var ettikleri arasında?

Titreyerek kalem tutan cılız ellerimiz bugün yazıyorsa bunu öğretmenlere borçlu
Edebiyat öğretmeni bir babanın kızı olarak gerek okul gerek hayat yolculuğumda ruhumda en çok yer eden öğretmenim kesinlikle babam Kadri Raşit Akdeniz. Kendisi edebiyat öğretmeni ve bir dönem hakikaten aynı okulda olmamız dolayısıyla öğretmenliğimi yaptı. Ben dünyaya gözleri merhametten dolarak bakmayı babamdan öğrendim. Babam tabiatında garip bir yaşam neşesi ve dikkati barındırıyor. Onun hayatı gözlemleyişini gözlemlemek, onun inceliği ile kendi kaba taraflarımı yontmak, onun kendine dair özşefkati ile kendime şefkat göstermeyi öğrenmek ve onun kitaplığının gölgesinde büyümek büyük bir ayrıcalıktı. Babam dışında ise lise yıllarındaki edebiyat öğretmenim Rabia Erdem’in hakkını ödeyemem. Çamlıca Kız Lisesi mezunu, oldukça özgüvenli, mizah anlayışı kuvvetli ve asil bir kadındı. Taşra yıllarının o garip anlaşılamazlığında ve yalnızlığında edebiyatın sinesine sığınmayı, ergenliğin toy ve gelip geçici heveslerinden Rus romanlarına, Ahmet Haşim’e, Tanpınar’a ve şiire sığınmayı ondan öğrendim. Bilhassa taşrada edebiyat öğretmenlerinin okuyan yazan gençler için apayrı bir evren olduğuna inanıyorum. Dostoyevski’nin “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık” deyişi gibi, pek çoğumuz gözlerimizin içine bakarak bizimle konuşan o ince ruhlu öğretmenlerimizin ceketinin altından çıktık.
Dergâh dergisinde yazdığım yıllarda sevgili Ali Ayçil ile yazdığım her öykü akabinde uzun sohbetler yapardık. Bana bir okuma patikası belirlerdi. Onun memleketinde görev yapmak şark görevini tılsımlı bir hale getirdi benim için. Onunla yaptığım uzun telefon sohbetlerini ve elimden tutan bir usta olmasının yarattığı emniyet hissini unutamam. Yıllarca kendimde maraz olarak gördüğüm şeyleri “zengin bir iç dünya” olarak tanımlayıp kendimden ümidi kesmememi sağladı. Ve yine kıymetli ağabeyim Murat Erol, bir hukukçu olmasına karşın gerek şiir gerekse deneme türünde bana öğretmenlik etti. İç disiplin inşa ederek alkış beklemeden kendi yolunda ilerlemeyi ondan öğrendim. Yazarken ve okurken fonda çalan pek çok şarkının da hatırlatıcısı odur benim için.
YALNIZ KALMA BECERİSİNİ ÖĞRENMEK
Ben de Tarkosvki’nin öğütlediği gibi yalnız kalma becerisini öğretmek isterdim galiba. Yalnız kalma becerisi derken fiilen tek kişi yaşayabilmekten bahsetmiyorum. Ne toplumun, ne ailenin ne de başka bir dış gözün onayını aramadan; kendi iç kaynakları ile var olabilme becerisi. Bu iç yeterliliğin tuhaf bir güç verdiğini düşünüyorum insana. Kendi kendine sohbet edebilme, iç sesini rehin vermeden kendi ile hasbihal edebilme ne büyük bir tatmin. Bunun yarattığı huşu ve kendine şahitlik edebilmek sanki dünyada var oluş amacımız. Eti ve kanı aşarak tinsel bir alana kendimizi taşıyabilmek ne büyük kudret. Ve tüm bunu bir başkasının sırtına basarak değil onun gözlerine olanca anlayış ve kavrayışımızla bakarak yapabilmeyi öğretebilmek isterdim.
Benliğin bencillikle değil, ben’in sen’i anlaması ile güçlendiğini gösterebilmek isterdim. Öğretmenlerin en büyük meziyeti de bu değil mi? Güçlerini ezmekten değil, vaktiyle koruyup kanat gerdikleri o cılız fidelerin günü geldiğinde gölge veren devasa ağaçlara dönüşebilmesinden alıyorlar. Okul önlüklerinde titreyerek kalem tutan cılız ellerimiz bugün güzel şiirler, öyküler yazıyorsa bunu onlara borçlu. Emeği geçen her öğretmenime ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Her şair ve yazara bir öğretmen eli dokunmuştur
Okuma sevdamız daha ilk okulda, elimize ne geçerse okuduğumuz kitaplarla başladı. Daha çok çizgi film, resimli roman tarzındaki bu kitaplar ortaokulda yerini hikâye, menkıbe ve tarih kitaplarına bıraktı. Bizim okuma sevdamızı lise birinci sınıfta fark eden iki öğretmenimiz oldu. Birincisi edebiyat hocamız Mehmet Kiremit, diğeri biyoloji hocamız Türkan Hanım. Biyoloji hocamız benim elimde okuduğum kitapları görünce bir gün dersten sonra yanına gelmemi istedi. Görüşmek üzere gittiğimde, “Sen okumayı çok seviyorsun galiba, istersen sana okuyabileceğin kitaplar getirebilirim kendi kütüphanemden” dedi, çok mutlu olacağımı söyledim. Böyle başladı Türkan Hocamızdan aldığımız kitap desteği. Evinden getirdiği kitapları okuyup tekrar getirip hocamıza veriyordum. O da yeni kitaplar getiriyordu. Çağdaş yazarlara ait hikâye ve romanları okumaya başlamıştım. Edebiyat derslerimize giren Mehmet Kiremit Hocamız ise okuduğum kitapları görüyor, sınıfta arkadaşlara gösteriyordu “Bakın arkadaşınız ne güzel kitaplar okuyor” diyor onların da kitapla dostluklarının artmasını arzu ediyordu. Bir ara şiir yazdığımı da öğrendi, görmek istedi yazdığım şiirleri kendisine verdim. Okulda bizden iki dönem önce olan sınıflarda okuyan Mustafa Özçelik’le tanışmıyorduk. Edebiyat hocamız ona benden bahsetmiş, şiir yazıyor, onunla ilgilenin, demiş. Birgün Mustafa Özçelik Ağabey gelip beni buldu ve kendisi ile tanıştık. O günden sonra daha çok buluşup konuşmaya, kitaplar, dergiler ve şiirler üzerinde sohbet etmeye başladık. Yazdığımız şiirleri kendisine gösteriyorduk o da bize görüşlerini söylüyor, neler yapmamız gerektiği konusunda yardımcı oluyordu.
ATASOY MÜFTÜOĞLU BİZE ÖĞRETMENLİK YAPTI
Lisede tanıştığımız ağabeylerimiz vasıtası ile Eskişehir’de canlı bir kültür ortamının içinde bulduk kendimizi. Burada kendisi bir okulda öğretmen olmayan ama hepimiz için bir anlamda çok kıymetli şeyler öğrenmemize vesile olan Atasoy Müftüoğlu’nu zikretmeliyim. O’nun sohbetlerine katıldığımız zaman bilmediğimiz fakat öğrenmemiz gereken ne kadar çok şey olduğunu görüyor ve daha çok okumaya gayret ediyorduk. Kendimizi tanımak, bilmek, yol almak konusunda Atasoy Ağabeyin bize kattıkları için kendisine minnettarım.
Sevmek, her şeyi severek yaşamak, edebiyat aşkı, okumak ve şiir üzerine konuşmak isterdim. Bir şeye önce inanmak ne kadar kıymetli ise, severek yapmak, severek yaşamak da o kadar kıymetli. Zaman zaman öğrencilerimize bu konuda daha çok gayret göstermelerini ve yaptıkları işi severek yaptıklarında o işten daha çok tat alacaklarını, mutlu ve başarılı olacaklarını söylüyorum. Son olarak şöyle bitireyim: Şairlerin ve yazarların okuma, yazma hikâyelerine baktığınızda hepsine dokunan bir öğretmen eli olduğunu görürsünüz. Öğretmenlerimiz bu dokunmayı, aydınlatmayı, dün olduğu gibi bugün de, yarın da sürdürmeye devam edeceklerdir. Var olsunlar. Minnettarız.

İlk öğretmenim, babamdır ki zaten mesleği öğretmenlikti
“Benim hocamdı.” Kaç kişi için gurur ve minnetle kurabiliriz ki bu cümleyi? Deleuze, Issız Ada’da “özel düşünür” diye nitelediği hocaların iki ayrıcalıklı niteliğinden söz eder: “Her durumda onlara ait kalan özel bir yalnızlık ama aynı zamanda içinde belirdikleri içinde konuştukları dünyanın bir dağınıklığı hareketliliği...” Öğrencilik yıllarımdan aklımda kalan ilk öğretmen, Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’nde matematik dersimize giren Ahmet Muhtar Bayraklı’dır. Benim yatılı okuduğum yıllarda lisemiz, kutuplaşan Türkiye’nin bir minyatürü gibiydi, ilk romanım Bana Uzun Mektuplar Yaz’da tasvir etmiştim bunu. Sağcı ve solcu öğrenciler gruplaşmışlardı, sağcı ve solcu öğretmenler ayırt edilirdi. Ancak öğretmenlerimizin hemen hepsi, öğrenciye muamelesinde tarafsız davranır, bizleri evimizde hissettirmek için ellerinden geleni yaparlardı. Tek bir öğretmen vardı ki sağcı mı solcu mu anlaşılmıyordu. Matematik öğretmenimiz olan Ahmet Muhtar Bayraklı’yı, bir grup içinde düşünemiyorduk. Parmağındaki gümüş yüzük bize bir şey söylemiyordu henüz. Son yılımızda Bayraklı hocamız, bizi üniversiteye hazırlamak için ders bitiminde iki saat matematik dersi vermeye başladı. Trigonometri onun anlatımında zihnimi zorlayan gizeminden kurtulurdu. Matematikte pek iyi bir öğrenci sayılmazdım. Bu ek derslerin yardımıyla DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nu kazandım. Teşekkür için mektup yazdım hocama, o da cevap olarak mutluluk hislerini ve iyi temennilerini belirttiği, öğretmen lisemizin mekanlarını gösteren bir kartpostal attı. Dahası, yıllar yıllar sonra çok sevdiğim iki arkadaşımın, Havva ve Ayşe Sula kardeşlerin kuzeni olduğunu öğrendim öğretmenimin. Ayşe, hocamın İstanbul’a geldiği günlerde bizi buluşturdu. Erdemlilik insanın yüzüne yansır, insan bütün ömrü boyunca his ve düşünceleri, davranışlarıyla, seçimleriyle yüzünü yeniden yapar. Yıllar sonra karşılaştığımızda Bayraklı Hocam bana bunu düşündürdü.
İNSANIN İLK ÖĞRETMENİ ANNE VE BABASIDIR
Benim ilk öğretmenim, babamdır ki zaten mesleği öğretmenlikti. Dedem de öğretmendi. Esasında insanın ilk öğretmenleri, annesi ve babası oluyor. Bu bir tarafa, ağabeyim Ümit Aktaş’ın yol göstericiliğinin altını çizmek isterim. Üniversiteyi bitirdiğim sırada, başörtülü olduğum için yüksek lisans yapamayacağımı anladığımda, ağabeyime, “Bu şartlar altında kaybolup gitmek istemiyorum” dediğimde, “Böyle düşünüyorsan kaybolmazsın” demişti. Bu sözü hiç unutmadım.
İYİLİĞİ İNŞA ETMEK HÂLÂ ELİMİZDE
İnsan öğrenme fırsatlarını kaçırmamalı, bilgisini ve tecrübelerini ise hemcinslerinden esirgememeli, vakit varken. Hepimiz bir iç sızısı, bir tebessüm, bir güzel söz ümidinden ibaretiz bir başımıza. İyi hatırlanma veya ebedi varlığımızı iyilikle inşa etme fırsatı henüz elimizde. Acının, hastalığın, yıkımın, ihanetin ille de umutsuzluk, çürüme, kötülük doğurmaması da elimizde.

Türkçe öğretmenim Yahya Kemal’in yakın dostuydu
İstanbul Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’nde (şimdiki karma Robert Kolej) orta 1’de Türkçe öğretmenim Halis Erginer’di. Kendisi büyük şair Yahya Kemal Beyatlı’nın yakın arkadaşıymış. Biz küçük öğrencilerine her fırsatta ondan söz eder ve şiirlerini okurdu. O yaşta onları pek anlayamazdık doğrusu. Ama en azından daha ileri sınıflara bu şairin adını ve bazı beyitlerini tanımış olarak ulaşmıştık. Lise 1’e geldiğimde Yahya Kemal’i ve şiirlerini daha iyi anlayabilmiştim. Geriye dönüp baktığımda şunu farkettim. Büyük edebiyatçıların böyle öğretmen dostları olması ve benim böyle bir kişiden ders görmüş olmam beni hayli etkilemiş. Bir başka unutamadığım eğitmen de Prof. Dr. Hikmet Sebüktekin’di. Kendisiyle üniversite yıllarımda ABD’de tanışmıştım. Gelecek planlarımı sordu bir gün. İngilizce hocası olmak istediğimi söyledim. “O zaman edebiyat yerine dilbilim okumalısın” dedi. Bana yol gösterdi. Michigan Üniversitesi’nde bir yıl asistanlığını yaptıktan sonra memlekete döndüğümde tavsiyesinin ne kadar yerinde olduğunu gördüm. Sadece öğretmenlik hayatımda değil, simultane konferans çevirmenliği meslek hayatımın anahtarının da dilbilim eğitimi olduğunu yaşayarak gördüm. Her iki hocamı burada rahmetle anmak isterim.
YOLUMU AYDINLATAN BİR YAZAR
Kıymetli edebiyatçı, yazar Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu benim öğretmenim olmadı ama yazarlık yolculuğumda yolumu aydınlatan biri oldu. Onu çok sene evvel aile büyüğüm Şair Nigâr Hanım’ın biyografisi üzerinde çalıştığı yıllarda tanımıştım. Araya seneler girdikten sonra tekrar görüşme fırsatımız olduğunda aile kitabımı, İstanbullu Üç Osmanlı Ailesi’ni yazmaya başlamıştım. Bazı noktalarda nasıl ilerleyeceğimi tam bilemediğim zamanlarda bana “Bırakın içinizdekini tıpkı bir ırmağın akması ve şelâle biçiminde dökülmesi gibi yazın” demişti. Nazan Hanım’ın yol göstermesi ve desteği bu kitabımın şekillenmesine büyük katkısı olmuştur.
35 yılı aşkın bir süre İngilizce ve Simültane Konferans Çevirisi konularında Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’nde ders verdim. Yaklaşımımda hep kolaylaştırıcı, kısa yolları öğretmeyi yeğledim. Öğrencilerin de sınıf ortamına ve diğer öğrencilere sağlıklı geri bildirim vermesini destekledim. Bugün ‘geri bildirim’ dediğimiz kavram birkaç yıl öncesine kadar ‘eleştiri’ diye kullanılıyordu ve sadece olumsuz bir anlam yüklüydü. Halbuki geri bildirimde olumlu tespitler de mutlaka öne çıkartılmalı, öğrenci motive edilmeli. Bugün ülkemde tüm derslerde bu yöntemin kullanmasını dilerim. Ayrıca eğitimde etik değerler konusunun altını çizerek her branşta zorunlu olarak işlenmesi için uğraşırdım. Başkasının çalışmasını kaynak göstermeden kopyalamanın, yapay zekâya ödev veya tez yazdırmanın ülkemizde hiç bir öğrencinin asla başvurmaması gereken ahlâk dışı bir davranış olduğunu zorunlu etik değerler dersinde ele alınmasını isterdim.

Öğretmenlik yaparken öğretmenimi rol model aldım
İlkokul öğretmenim Cemal Uçar’ı unutmam mümkün değil. Çok gayretli bir öğretmendi. Sosyal bilgiler derslerimizi haritalar üzerinden, fen bilgisi dersimizi insan bedeni maketi üzerinden yapardı. Okuma alışkanlığı kazanmaktan sınıf ve toplum içinde davranış biçimlerine kadar her konuda bize çok sağlam bir temel verdiğini düşünüyorum. Ortaokul yıllarında Nüket Garipoğlu isimli İngilizce öğretmenimin öğretim metotları ve öğrenci ile kurduğu iletişim gerçek bir rol model olmuştur benim için. Ben de öğretmenlik yaptığım zaman aslında onu benzemeye çalıştığımı fark etmiştim. Lise yıllarına geldiğimde ise kıymetli Yümni Sezen, Hacı Ömer Şahin, Mahmut Filoğlu gibi alanlarının yıldızı olan hocalarımı yad etmeden geçemeyeceğim. Prof. Dr. Günay Kut Hocamla yüksek lisans tezi çalışırken onun öğrenci yetiştirmedeki disiplinine, öğrenciye saygı duyma biçimine, birlikte öğrenme ve birlikte çalışma yöntemine hayran kalmıştım.
EVİMİZDEKİ ZENGİN KÜTÜPHANE
Yazarlık konusunda beni özel olarak yönlendirmese bile evimizde zengin bir çocuk kütüphanesi oluşturan babamın etkisi çok fazladır. Tabii ki babamın sosyal çevresinin Türkiye’nin önemli fikir ve sanat adamlarından oluşması ve çocukluğumuzun onların içinde geçmesi de büyük bir etken. Bütün çocukluğum ve gençliğim boyunca da yazı yazma konusunda hep motive etmiştir.
Ben bir anneyim, hocayım ve yöneticiyim. Sürekli bir şeyler öğreten pozisyondayım. Dolayısı ile öğretmek benim hayatımın bir parçası. Ben bireysel öğrenmeye de akran öğrenmesine de çok önem veriyorum. Hele şu içinde bulunduğumuz dönem akran öğrenmesinin çok daha baskın olduğu bir dönem. Bu sebeple bir şey öğretirken karşılıklı iletişim tercih ettiğim bir yöntem. Karşılıklı öğrenme metotlarını benimsediğinizde siz de her an yeni bir öğrenme ile zenginleşebiliyorsunuz.

Öğrenmeyi öğretmekten daha çok seviyorum
İlkokul ve ortaokulu doğup büyüdüğüm kasabada okudum. O zamanlar kasabadan şehre liseye giden kız çocuğu yoktu. Babam, şahsi minibüslerle her gün yolculuk yapmama karşı çıktı. Ben ısrarla okula devam etmek isteyince kasabamız belediye olana kadar dayımlarda kalmama karar verildi. Kalabalıklar arasında yapayalnız hissediyordum. Ailemi, bahçemizi, mahallemizi özlüyordum. Bu özlemle baş etmemi sağlayacak ve beni şehirde tutacak bir yakınlığa ihtiyacım vardı. Fen Bilgisi dersimize giren Ulviye Öğretmen benim bu ihtiyacımı fark etmiş olmalı ki sözleriyle, bakışıyla bana sevgisini hep hissettirdi. Yüzünü, bakışlarını, sıcak sesini hâlâ sık sık düşünürüm.
ÖĞRETMEK BİLGİNİN ZEKATIDIR
Babam okuma yazma bilmiyordu ama sessizliğin dilini nasıl kullanacağını çok iyi biliyordu. İnsanın, sözcüklere pek ihtiyaç duymadan yine de mükemmel bir dille nasıl ‘anlatabileceğini’ ondan öğrendim. Bir yakınım ilk yazdıklarımı okuduğunda, “Sen ne yazarsan yaz hikâye oluyor” demişti. Hikâye üzerine düşünmeye, bu söz üzerine başladım. Birçok yazar büyüğümden de öğretmen olmadıkları hâlde hayat ve edebiyat adına çok şey öğrendim. Değer verdiğim, saygı duyduğum, sevdiğim ve hayatıma şu veya bu şekilde aldığım insanlardan sürekli bir şeyler öğrendim. Hayat bizi bazen öğrenci bazen öğretmen yapar. Bu hal gün içerisinde bile birkaç kere yer değiştirebilir.
Öğretmenlik yaptığım uzun yıllar boyunca, müfredatın yanında davranışlarımla ve konuştuklarımla farkında olmadan öğretme eylemim devam etmiştir. Ama bu birine bir şey öğretmek için değil de hayatın akışı içerisinde ister istemez ortaya çıkmıştır. Öğretmek bilginin zekatıdır. Fakat eğer karşımdakinden böyle bir talep olmamışsa öğretmeye kalkmaktansa onu kendimde bir hâl olarak bulundurmayı ve yaşamayı yeğlerim. Öğrenmeyi öğretmekten daha çok seviyorum.

İrtibatımız kesildiği için mahcubum
İlkokul öğretmenim Fadime Temir’i unutamam. Bende çok emeği var. Mahcubum kendisiyle irtibatımız kalmadı. Keşke bu kadar çekingen olmasam da eski günleri hatırlayacak kadar yanına varsam… Nasip belki cesaretimi toplarım… “Bu sınıfta unuttum yok” derdi. Tedbirli, düzenli olmayı pek önemserdi ve olmazsa olmaz temizlik. Ben de temizlik kolu başkanıydım. Tırnaklar kısa, saçlar taralı, kızlar kurdeleli, kitaplar ciltli, defterler tertemiz olacaktı. Bunları şimdi bilen, uygulayan var mıdır meçhul.
Ne öğretmenlerim ne başka biri rehberlik etti. Hayatta en çok istediğim şey yazmaktı. Lakin yazmaya başlamam geç oldu. El yordamıyla, düşe kalka yazar olduk vesselam. Lakin bir rehberim olsun çok isterdim.
Muhabbet ve merhamet bellenebilir. Bunun için Allah’a dua etmeli; “Allah’ım bana merhamet duymayı ve muhabbetli biri olmayı öğret.” denebilir. Kul isterse sebepler de yaratılıyor vesselam.

Öğrencilerimle ilişkimde hocalarımdan izler görüyorum
Liseye kadar parlak bir öğrenci değildim. Ancak hem ortaokul hem de lise yıllarımda tarihe ilgim hayli yüksekti. Bunda hocalarımın etkisi olmalı. Lise yıllarımda Salih Bilgilioğlu ve Osman Bekler isimli hocalarımı sanırım kendime daha çok örnek aldım. Hocalarımın her ikisi de disiplinli ve ciddi insanlardı. İşlerini severek ve büyük bir özveriyle yaparlardı. O yılların hoca-öğrenci ilişkisini düşününce hocalarım o kadar ciddi olmalarına rağmen kendimi son derece rahat ifade ederdim yanlarında. Şimdilerde öğrencilerimle ilişkilerime bakınca kendimde hocalarımdan bir iz görüyorum. İyi ki böyle insanlarla yolum kesişmiş, diyorum. Gönül arzu ederdi ki iyi okuyan, günümüz edebiyatını yakından takip eden hatta yazan yahut hiç değilse bunlardan birine sahip vasfı olan bir edebiyat öğretmenim olsaydı. Kitabı, kütüphaneyi, yazıyı bize sevdirseydi. Keşke! Ama nasip işte. İnsanın bir nasibi varsa ve ona kavuşmak için beklemesi gerekiyorsa başka seçenek yoktur.
MUSTAFA KUTLU REHBERİM OLDU
Yazarlık yolculuğumda üstadım Mustafa Kutlu ile tanışıncaya kadar rehberim hep eserlerini okuduğum yazarlar oldu. Sonra Kutlu ve onun yönetimindeki Dergâh dergisi ile yolculuk yıllarım var. Fakat o evrensel hocalar yani yazarlar hayatımda hep oldu ve olmaya devam edecekler. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda da bunun en ideal yol olduğunu fark ettim. İyi edebi metinler yazmak niyetindeyseniz iyi, has edebi metinlerle yüzleşmeniz gerekmektedir. Öte yandan insan yoktan var eden bir varlık değil. Ancak kendisinden önce ortaya konmuş ürünlerle yola çıkar ve zamanla onunla aynı boya gelmeyi yahut onu geçmeyi arzular. Yazı yolculuğumda eserleriyle bana rehberlik eden yüzlerce yazardan, şairden ne öğrendim? Evvela yazıya sevdalanmak gerektiğini öğrendim. Ona zamanını, emeğini adamak gerektiğini ve yazıyı ciddiye almak gerektiğini öğretti okuduğum yazarlar. Edebiyatla hayatı anlamlandırmak diye bir eylemin, soylu bir duruşun olduğunu, çağına tanıklık gibi onurlu bir tavrın olduğunu öğrendim okuduğum evrensel metinlerle. Bazen mutlu olmak için bir iyi metin okumanın kâfi geldiğini, bazen yaralanmak için de aynı eylemin gerçekleşmesi gerektiğini öğrendim iyi, has metinler okudukça. Edebiyatın artistik hareketle olmadığını, insanın içinde gizli duran o cevherin ortaya çıkması için bir kanalın da edebiyat olduğunu bildim bu yolculukta.
Hiçbir mesleği kutsamıyorum ama bazı meslekleri önemsiyorum. Onlardan biri de elbette öğretmenlik. Esasında insanla doğrudan temas halinde olan her meslek diğerlerine nazaran biraz daha ön planda tutulmalıdır. Eğer becerebilseydim ülkemdeki ve yeryüzündeki bütün insanlara öncelikle iki duyguyu öğretmek isterdim. Bunlar; empati kurmak ve merhamet etmek. Empati kurabilen insan aynı zamanda merhamet etmeye en yatkın ve yakın insan demektir. Çağımız insanının en zayıf iki duygusu sanki. Bir kişinin hayatında bunlar yoksa zaten o kişi adil olmaz, paylaşımcı olamaz, emanete sahip çıkmaz; hakkı olmayanı talep eder ve sonunda ya başkalarına zulmeden birine dönüşür yahut da zulme sessiz kalan biri olur. Bunlar dışında insanlara bir de kitapla dost olmanın yollarını öğretmek isterdim.

Çocukken öğretmen olmak isterdim
Kitaplarla bağ kurmamı ve bu bağın hayatımın merkezinde yer etmesini sağlayan isimlerin başında sanırım ilkokul öğretmenimiz geliyor. Kendisi her dönem başında bizlere belli sayıda kitap aldırır sonra onları sınıf kitaplığımızda toplardı. O zamanın koşullarına göre sakin, 54 kişilik bir sınıfımız vardı. Bu da her yıl kütüphaneye aynı sayıda kitap girmesi ve iki dönem içinde onlarca kitap okumak demekti. Haftada bir kitap bitirdiğimizde yıl sonunda elimizden onlarca metin geçmiş olurdu. Öğretmenimiz kitapla ilişkiyi bir ödev değil bir alışkanlık olarak öğretti bize. Bu kitaplık tuhaf şekilde kitap ve planlama alakalı bir düzen duygusu da yaratırdı. Bugün hâlâ kitap raflarına bakarken zihnimde canlanan görüntü öğretmenimizin sessizce kitaplığa kitapları dizmesiyle alakalı. Bende bıraktığı iz “okumak iyidir” gibi basit bir cümleden daha fazlası. Kitaplara en çok da ödev nazarıyla bakılmadığında insanı bambaşka diyarlara götürebildiklerini ondan öğrendim.
DEDEMİN KİTAPLARI
Birkaç kişi var aslında bu role uyan. İlki dedem. Mısır Çarşısı’ndaki küçük dükkanında yine küçük bir kitaplığı vardı ama yaşı ilerlediği için okumakta zorlanırdı. Akşamüstleri benden çoğu tasavvuf üzere olan kitaplarından okumamı isterdi. Ben okurken dinler, arada bir “dur” derdi. Okuduğum yerle ilgili bir ekleme yapar ya da kendi yorumunu söylerdi. Hz. Ali Cenkleri, peygamber kıssaları, Yunus şiirleri bana hâlâ o günlerin ve de o dükkânın kokusunu getirir. Dedemle kitap okumak bir metni anlamanın ötesinde o metnin insanın duruşunu nasıl şekillendirdiğini de göstermiştir. O okuduklarını hayatının birçok alanına tatbik ederdi çünkü. Bir kitabın asıl değerinin kapağı kapandığında bıraktıklarıyla alakalı olduğunu öğretti. Andığımız role uyan bir diğer isim de öykücü şair Adige Batur. Kendisi aynı zamanda kuzenim olur. Daha ben çok küçük yaşlardayken kendi kütüphanesini bana cömertçe açmıştır. Zamanında kendisinden aldığım kitaplarla evimizdekinden ayrı bir kütüphane bile kurmuştum. Özellikle kurmaca okumalarımın ilk safhalarında benim için bir yol göstericiydi. Bugün kurmaca karşısındaki dikkatimin, metne yaklaşırken gösterdiğim seçiciliğin ve okur olarak edindiğim omurganın önemli bir kısmı o dönemlerden gelir.
Çocukken öğretmen olmak istesem de hayat beni hukukun sahasına taşıdı. Buna karşılık anlatma isteğim hiçbir zaman tamamen kaybolmadı. Hukukta da yazıda da en çok sevdiğim şey bildiğimi paylaşabileceğim bir zemin bulmak oldu. Bugün hâlâ eğitim vermeyi, öğrendiklerimi başkaları ile paylaşmayı, mesleğe dair tecrübemi meslektaşlarıma aktarmayı seviyorum. Çocukluk günlerindeki hayalin devamı belki de. Neyi öğreteceğim meselesine gelirsek… Yaşadığımız her an, kendi hikâyemizin cümlelerinden biri olarak yazılıyor. Ben de ancak kendi hikâyesine dışarıdan bakabilme becerisinin önemini hatırlatabilirdim. İnsanın kendi hikâyesini bulmasının ve anlatmasının farkındalığı için çabalardım. Kendini tanımayan insan başkalarının hikâyesine hiç eğilme gereği duymuyor çünkü. Derdim insanlara dramatik bir duygu yüklemek değil sadece kendilerinin de bir hikâyenin parçası olduğunu hatırlamalarını sağlamak. Çünkü kişi kendi hikâyesini teşhis ettiğinde hem başkasını dinlemeye daha istekli oluyor hem de hayatında daha tutarlı bir yol açılabiliyor. Günün sonunda anlatmak da dinlemek de ancak böyle anlam buluyor.







