Hayat Okul sıralarından yazı dünyasına giriş

Okul sıralarından yazı dünyasına giriş

Yüz yüze eğitim başladı, öğrenciler okul sıralarına geri döndü. Peki o sıralar hangi yazarlar için ilham olmuştu? Ümit Meriç, Ali Ayçil, Hüseyin Akın, Güzide Ertürk, Emin Gürdamur, Ayşe Sevim’in kapısını çaldık ve çocukluk çağında, henüz ilkokul sıralarındayken onlara okumayı, yazmayı sevdiren nedenleri sorduk.

Merve Akbaş Yeni Şafak
Okul sıralarından yazı dünyasına giriş
Ayşe Sevim

Tevfik Fikret, Galatasaray Sultanisi’nde öğrenim gördüğü yıllarda okulunda devrin önemli edebiyatçıları olan Recaizade Ekrem, Muallim Naci, Muallim Feyzi gibi isimler öğretmen olarak görev yapıyordu. Fikret, bu isimlerin yönlendirmesiyle şiir yazmaya başladı. Lise yıllarında sürdürüğü çalışmalar neticesinde yazdığı bir şiirini, yine öğretmenlerinin teşviki ile Tercüman-ı Hakikat’te yayımlandı. Kuşkusuz bu kısa hikâyenin benzerlerini pek çok yazar, şair yaşamış olabilir. Bir öğretmen, bir kitap veya bir yazar... Yazmak ve okumak üzerine bir hayat kurarken kıvılcımı bunlardan herhangi biri başlatabilir. Çoğu zaman da bu yönelim eğitim hayatının başlangıcında daha bariz biçimde ortaya çıkar ve sınıflar büyürken hikâyede kendiliğinden şekillenir. Uzun zaman sonra yüz yüze eğitimin yeniden başladığı şu günlerde biz de Ümit Meriç, Ali Ayçil, Hüseyin Akın, Güzide Ertürk, Emin Gürdamur ve Ayşe Sevim’in kapısını çaldık ve onları öğrencilik günlerine götürerek, yazmaya, okumaya yönelişlerinin nedenlerini, bu çaba içindeyken karşılaştıkları kitapları, öğretmenleri sorduk. Aldığımız cevaplar yaşamını bu yönde kurgulayan ve kurgulamak isteyen herkes için ilham verici oldu.

AYŞE SEVİM: Kitaplar arasında kendine yer açmak

İlkokul ve ortaokul öğrencileri, “sınıf nedir?” diye sorduğunuzda bu kelimeye sözlük anlamı dışında başka bir anlam yükleyemiyorlar. Halbuki “ev nedir?”, “kantin nedir?” dediğinizde birbirinden farklı cevaplar duyabilirsiniz. Bu kelimeye kendi yaşanmışlıklarına dair bir anlam verebiliyorlar. Sınıfta çok uzun süre boyunca bulunmamıza rağmen, ona başka anlamlar veremememiz şaşırtıcıdır. Sınıfla mekân olarak bir içselleştirme yaşayamadığımız, bu mekânda bir alışverişin olmadığı çoğu zaman ortadadır. Bizden üst kuşaklarda öğretmenlerinden etkilenerek yazma ve okuma yoluna girdiği güzel hikâyeleri vardır. Ancak 90’larda çocukluk yaşamış biri olarak ben böyle bir serüvenim olmadı. Fakat ben okulu kırıp, okulun kütüphanesinde vakit geçiren bir çocuktum. Okula erkenden gidip, derse geç kalırdım. Kütüphanede ayrı bir dünya oluşturabileceğimi görmüştüm. Ben sınıf kavramının, öğrenciye kendini ifa etmeye imkân tanımayan bu mekânın onda bir kıvılcıma neden olabileceğine inanmıyorum. Ancak orada kendine bir yer bulamayan ve alan açmak isteyenler arayışa girdiğinde sonuç alabiliyor. Ben de sınıfta bulamadığımı kütüphanelerde buldum. Bu ilkokuldan itibaren böyleydi. Hatta okuma yazma bilmiyorken bile kütüphanede oturup, kitapların resimlerine uzun uzun baktığımı ve incelediğimi hatırlıyorum. İnsan bir şekilde yeteneğiyle buluşuyor. Yazma ve okuma yönelimi içinde zaten kendimce bir yolda ilerleyen lisenin son yıllarında, beni bu konuda teşvik eden bir öğretmenim olmuştu. Sadece 8 ay bizimle kalan bu öğretmenimize hâlâ büyük bir saygı duyarım. Hepimize farklı müzikler, kitaplar, dergiler okumak noktasında olumlu yönlendirmeleri olmuştu.

ÜMİT MERİÇ: Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’nden Pardayanlar’a

Beşikten mezara ilim tahsil etmenin farz olduğuna inanan bir insanım. Dolayısıyla benim için eğitimin bir başlangıcı vardır ama sonu yoktur. Aile itibariyle şanslı bir insan olduğum için gözlerimi duvarlarında yerden tavana kadar kitaplar olan bir evde açtım. Ayrıca bu kütüphanelerden birinin iki rafında da zaman içinde çoğalan benim şahsıma ait kitaplarım vardı. İlk okuduğum kitaplar arasında La Fontaine’den Orhan Veli’nin yaptığı şiir tercümeleri, İbrahim Alâaddin Gövsa’nın Meşhur Adamlar Ansiklopedisi ve Refik Halid ile Peyami Sefa’nın romanları vardı. Buna ilave olarak Michel Zevaco’nun 10 ciltlik Pardayanlar dizisini büyük bir iştahla iki yaz boyunca okuduğumu hatırlıyorum. Her ailenin çocuklarına bir kütüphane hediye etmesini ve orayı da bebeklikten itibaren yaşına uygun kitaplarla donatmasını öneriyorum. Benim de torunum için hazırladığım böyle bir kütüphane var. Orada dinozorların hayatından İstanbul Kaç Yaşında? başlığını taşıyan bir esere kadar aşağı yukarı 300 civarında kitap var. Henüz 4 yaşında olan torunum televizyondan “Red Kit” ya da “Scooby Doo” takip ederken onun ister istemez global bir dünyanın vatandaşı olacağını düşünerek televizyonu kapatmıyorum. Ama beraberinde Nuh Peygamberle ilgili bir kitabı da ona okumayı ihmal etmiyorum. Devletimiz ve belediyelerimiz günümüz itibariyle bebek ve çocuk kitaplıkları açmaya başladılar. Türkiye’de şu anda 7 adet olan bu kütüphanelerin sayısı arttırılmalı ve içerikleri mutlaka sürekli olarak tazelenmeli. Ankara Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ndeki Çocuk ve Gençlik Kütüphanesi’ni de bütün Ankaralı çocukların büyükleriyle beraber ziyaret etmeyi bir alışkanlık haline getirmelerini tavsiye ediyorum.

HÜSEYİN AKIN: Kendi kendini besleyen kuşak

İlkokuldan ortaokul sona kadar rahmetli annemin ve babamın müfredatına tabi olduğum için dönüp dolaşıp evde hazır bulduğum Yunus Emre, Niyazi Mısri, Eşrefoğlu Rumi Divanlarının yanı sıra Ariflerin Menkıbeleri, Miftahul Kulüb ve Envarul Aşikin gibi yaşımın çok üzerinde kitapları okudum. Bunlar ev kitaplarımdı. Evimizde televizyon (siyah beyaz) olmadığı için yalnız kaldığım zamanlarda pek bir şey anlamasam da bu kitaplarla avunuyordum. Bu dönemde sokak ve kapı önü kitaplarım çok daha farklıydı. Teksas, Tom Mix, Zagor, Mandrake gibi sokaklarda okuduğum çizgi romanların yanında Salata, Gırgır, Fırt; Çarşaf gibi karikatür ve mizah dergilerini de kaçırmıyordum. İlkokul 4. sınıftan itibaren Kemalettin Tuğcu ve Ömer Seyfettin hikâyelerini elimden düşürmez oldum. Tuğcu’nun bu acıklı hikâyeleri benim kapı önü kitaplarımdandı. Lise yıllarımda konjonktürün de etkisi ile Mısır, Cezayir, Suriye, Pakistan, Tunus ve İran menşeli yazarların tercüme kitaplarını okumaya başladım. Edebiyata yönelişimle birlikte Mehmet Akif, Tevfik Fikret, Faruk Nafiz Çamlıbel, Ali Ulvi Kurucu ve Necip Fazıl’ın yazdıklarının çok sıkı okuyucusu oldum. Asıl membaı Lise 2. Sınıfta İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu” kitabını ve ardından “Üç Mesele” kitabını okuyarak bulmuştum. Şişli İmam Hatip Lisesi’nde okurken edebiyat öğretmenimizin dönem ödevi olarak verdiği kitaplar çıtası çok yüksek kitaplardı. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Cemil Meriç, Edward Said, İsmet Özel, Sezai Karakoç, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Tarık Buğra, George Orwell, Knut Hamsun gibi yazarları bu vesileyle okumuştum. Mesela İsmail Cem’in “Türkiye’nin Geri Kalmışlığının Tarihi” isimli kitabını ben edebiyat hocamın dönem ödevi olarak vermesi vesilesiyle okumuştum. Sloganlardan kaçıp mısralara, insanlardan kaçıp kitaplara, okulu kırıp Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’na sığındım. Lise ve fakülte süreci seksenli yıllara tekabül eden bizim kuşak aslında ebeveyn ya da öğretmenden ziyade kendi kendini besleyen kuşaktı.

GÜZİDE ERTÜRK: Bir öğretmenden çok daha fazlası

Solak bir öğrenci olarak yazma serüvenim biraz sancılı başlamıştı. Sol elle yazabilmek için öğretmenimi ikna etmem gerekiyordu ve bu pek de kolay bir süreç değildi. Yine de Cin Ali’nin maceralarını sevmiştim. O küçücük çöp adamın başına neler geliyordu öyle! Okumayı sevdiren öğretmenlerime üçüncü sınıftan sonra, okulumu değiştirdikten sonra rastladım. Türkçe dersine giren öğretmenimin el yazısına hayran kalmıştım. Kimsede rastlamadığım farklı kalemleri, içine şiirler yazdığı bir defteri vardı. Bazen o defterden şiirler okurdu. Okuduğu şiirlerin etkisinde kalır, şairini merak ederdim. Yıllar sonra o şiirlerin aslında kendisine ait olduğunu hissettim.

Ortaokuldaki edebiyat öğretmenlerimle maalesef pek anlaşamamıştım. Okuduğum kitaplarla, işlediğimiz dersler arasında aşılması zor bir dünya vardı. Rehberlik hocam, bu denizi aşmama yardım etti ve elimden tutup beni Taksim’deki Tüyap Fuarına götürdü. Bir Kasım ayı, yıl 1999. Otobüse binişimizi, köprüyü aşışımızı, Millî Eğitim Bakanlığının yayınevine gidişimizi çok iyi hatırlıyorum. Kitap kapaklarının hepsi aynı renkte raflara dizilmişti. Pembe kapaklı kitaplar arasından iki kitap seçtim: “Suç ve Ceza”, “Ölü Evinden Hatıralar”, Dostoyevski. Sonra fuara geçmiştik. Aldığım kitabı çok iyi hatırlıyorum: “Hababam Sınıfı”, Rıfat Ilgaz. Tüyap Fuarı bir dönüm noktası oldu. Artık hayatımda Dostoyevski vardı. Raskolnikov’un küçücük odası yeni bir dünyaya kapı aralamıştı. Dostoyevski’nin hapishane günlüklerini okurken sarsılmıştım. Hababam Sınıfı’na gelince, demek haylaz bir sınıfın kitabını yazmak mümkündü.

Lisede Nurten hocayla tanıştım. Edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda bir üniversite öğrencisiydi. Okulumuza stajyer olarak başlamıştı. Ben ve arkadaşım biraz haylazlık yapıp dersi dinlememiştik. Nurten Hoca dersten sonra yanımıza gelip, “Bu davranışınız beni üzdü,” demişti. Hayret etmiştim. İlk defa karşımda üzülen bir öğretmen vardı. O andan itibaren Nurten hocayı üzmemek için elimden geleni yapmıştım. Bana divan edebiyatını o sevdirdi. Teneffüslerde koşarak öğretmenler odasına, onun yanına giderdim. Şairlerden, şairlerin yaşamlarından, üniversitede başına gelenlerden, çalışmalarından, bahsederdi. Beni o kadar çok kitaba yönlendirdi ki! Birlikte röportajlar yaptık, kitap fuarlarına gittik, kütüphaneleri gezdik. Bazen uzun uzun tartışırdık da. Benim için bir öğretmenden çok daha fazlasıydı.

ALİ AYÇİL: Bütün hayatım belki de o kitabın hevesinden ibaret

İlkokula biraz erken yaşta ve okullar açıldıktan bir iki ay sonra başladım. Sömstriye kadar Filiz öğretmen arkadaşlarıma yetişeyim diye o kadar üstüme düştü ve sıkıştırdı ki, artık okul deyince içimi bir korku basıyordu. İkinci yarıyılın başında, çok karlı bir günde öğretmenimiz sobanın yanı başına geldi ve elindeki iki masal kitabını göstererek, “biliyor musunuz çocuklar, bunları kime hediye getirdim,” dedi. Aslında herkesin içinden geçen kendisiydi, biliyorum. Kısa bir sessizlikten sonra, “biri Fikret’in biri de Ali’nin” deyiverdi. Bu, geç başladığım halde okumayı söküp arkadaşlarıma yetiştiğim için bana verilen bir armağandı. O günkü sevinci ve gururu anlatamam. Hayatımda aldığım ilk hediye, karlı bir günde Filiz öğretmenin uzattığı masal kitabı oldu. Belki de bütün hayatım bu kitabın hevesinden ibarettir, kim bilir?

EMİN GÜRDAMUR: Talih yoktur, iyi öğretmen vardır aslında

İyi bir öğretmene denk gelmek, kıymetini çok sonra anlayacağınız bir hazine bulmaya benziyor. Geriye dönüp okul yıllarıma baktığımda, daima minnetle yâd ettiğim öğretmenler hatırlıyorum. Bugün edebiyatla kurduğum ilişkinin tohumlarını onların saçtığından şüphem yok. Bir köy okulunda ya da Anadolu şehrinde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıyla, Montaigne’in Denemeler’iyle, Mithat Cemal Kuntay’ın Türkün Şehnamesinden’iyle, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri’yle, Saint Pierre’nin Paul ve Virginia’sıyla tanışma imkânınız başka türlü nasıl olsun? Sadece öğretmenin ısrarlı, iştahlı tavsiyeleriyle mümkün bu. Çocukluğumun geçtiği Trabzon’da Türkçe öğretmenim Kezban Tekin’i hiç unutamam. Ödev olarak bize hikâye yazdırır, yazdıklarımızı ertesi gün sınıfta okurdu. Ortaokuldaydık. Çok mutlu olur, gururlanırdık. Alabildiğine o çocuksu denemeler, şimdiki öykü yolcuğumun kuluçkasıydı sanırım. Bir de Samsun’daki lise yıllarımda güya kendimizce daha olgun ilgiler edinmiş, harıl harıl politik kitaplar okurken bize ısrarla klasikleri işaret eden edebiyat hocamız Aydın Eker’e şükran borçluyum. Dikkatlerimizi gündemin öğütemeyeceği değerlere yönlendirmişti. Sonuç olarak diyebilirim ki pek çoğumuzun hayatında talih yoktur, iyi öğretmen vardır!

Abone Ol Google News

6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunundaki amaçlar ile sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerezler kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için çerez politikamızı inceleyebilirsiniz.