Çanakkale O'na biraz ağır gelmiş

Ali Murat Güven
00:0030/09/2012, Pazar
G: 30/09/2012, Pazar
Yeni Şafak
Çanakkale O'na biraz ağır gelmiş
Çanakkale O'na biraz ağır gelmiş

Yapımcı, yönetmen ve senarist Sinan Çetin, hayattaki yegâne ideolojisini 'hedonizm' olarak belirlediği 1980'li yılların ortalarından, yani 'Prenses'i çektiği dönemden bu yana, en basitinden en ciddisine kadar önüne çıkan her konuda 'Bu dünya gelip geçici, aslında hiçbir şeyin kutsiyeti yok. Kendimizi kendi ürettiğimiz yapay kutsallarla üzüp kasmaya ne gerek var' deyip duruyor. 'Çanakkale Çocukları' da onun birbirinden hassas tarihsel ve toplumsal meseleleri bireyin kişisel konforu karşısında pervasızca değersizleştiren hayat görüşünün beyazperdeye olağan yansımalarından biri olarak karşımızda...

ÇANAKKALE ÇOCUKLARI
Yapım Yılı ve Ülkesi
: 2012, Türkiye yapımı

Türü ve Süresi
: Savaş draması

Çekim ve Gösterim Formatları
: (Çekim) Dijital video / (Gösterim) 35 mm standart sinema filmi

Perdedeki Resim Oranı
: 1.85:1 / Genişperde-Widescreen

Türkiye'de Gösterime Sunulan Kopya Sayısı
: 261

Seslendirme Dili
: Türkçe ve İngilizce

Yönetmen
: Sinan Çetin

Senarist
: Sinan Çetin

Görüntü Yönetmeni
: Sercan Sert

Işık Teknisyenleri
: Bilal Tanrıverdi, Eyüp Tanrıverdi

Ses Kayıt Teknisyenleri
: Emine Topal, Birand Oğuz (Boom Mikrofon Operatörü)

Özgün Müzik Bestecisi
: Fırat Yükselir

Kurgucu
: Barış Denge

Sanat Yönetmeni
: Kenan Baydemir

Kostüm Tasarımcısı
: Gülcan Sarı

Oyuncuları
: Rebekka Haas Çetin, Haluk Bilginer, Oktay Kaynarca, Wilma Elles, Demir Demirkan, Orfeo Çetin, Cemo Çetin

Yapımcı Şirket
: Plato Film

Dağıtıcı Şirket
: Warner Bros.

İçerik Uyarıları
: Kaba diyaloglar ve savaş şiddeti içerdiğinden dolayı, 7 yaşından daha küçük izleyiciler için uygun bir yapım değildir.

Ailece izlenebilir mi?
ŞARTLI EVET / 7+ (Ailenin küçük üyelerinin en az 7 yaşında ve daha büyük olmaları şartıyla)

Filmin Yeni Şafak-Sinema Puanı
: (4 yıldız üzerinden) * *

Resmî İnternet Sitesi ve Fragmanı
:
FİLMİN KONUSU:
Avustralya asıllı bir İngiliz vatandaşı olan
Catherine
, 19'uncu yüzyılın sonlarında
İttihat ve Terakki
örgütünün öne plandaki yöneticilerinden
Kasım Bey
ile evlenmiş, bu evlilikten de
Osman
ve
James
isimli iki erkek çocuk dünyaya getirmiştir. Babaları
Kasım Bey
,
Birinci Dünya Savaşı
'nın sürdüğü yıllarda
Osman
'ı madenleri tanımak üzere ülkenin içlerine,
James
'i ise eğitim için
İngiltere
'ye yollamıştır. Fakat,
Catherine
çocuklarından ayrıldıktan sonra rahat bir uyku uyuyamaz ve giderek korkunç kâbuslar görmeye başlar. En sıklıkla gördüğü kâbus da iki kardeşin karşılıklı savaşıp birbirlerini öldürdüklerine ilişkin olandır.
Kasım Bey
içinse vatan ve millet sevgisi her şeyin üstündedir.
Catherine
, Türk kocasının bütün karşı çıkışlarına rağmen, oğullarını bulmak üzere
Çanakkale
'ye, ittifak devletleriyle Osmanlı arasında kıyasıya bir savaşın sürüp gittiği cephelere ulaşmak üzere yola çıkar.
* * *
'Sinema'nın, yalnızca gişeden biletini alıp perdeye yansıyan ürünü sessiz sedasız tüketen izleyici cephesinde değil, aynı zamanda (ana meşgale alanım tanıtım ve reklâm filmciliği bile olsa) kameranın ardındaki o patırtılı arenada da yıllardır aralıksız dolanıp durmam nedeniyle, bir sinema filminin düşünsel temellerinin atıldığı günlerden salonlarda gösterime girişine kadar ne denli meşakkatli bir çabayla ortaya çıktığının ilk elden tanığıyım. O yüzdendir ki geride bıraktığımız 8 yıl boyunca bu sayfada yalnızca bir ya da bir buçuk yıldız verdiğim yerli-yabancı film sayısı bir elin parmaklarını bile geçmez. Çünkü, sanata para yatırmanın kumardan daha beter görüldüğü böyle bir ülkede, salt bir filmin çekimlerini kazasız belasız tamamlayıp gösterime sunabilmek bile, en azından bana göre,
100 üzerinden 40-50
olarak puanlanması gereken bir başarı...

Aynı çerçevede, mesleğindeki o güzelim ilk dönemi bir yana, son 15-20 yıldır gerek insanî, gerekse sanatsal açıdan kendine yakıştırdığı 'sosyalistten bozma hızlı hedonist-kapitalist' kimliğini hiç mi hiç benimsemediğim biri olarak, Sinan Çetin'in film yapma konusundaki bitmez tükenmez iştahı ve bu alandaki emeklerine de benzer bir itidal çerçevesinde yaklaşmaya gayret ediyorum.

Söz Çetin'den her açıldığında, benim O'nu ve çalışmalarını değerlendirme mantığım da alabildiğine yalın ve anlaşılır bir çizgide ilerlemekte... Karşımızda, yıllarca dişiyle tırnağıyla kazıyıp ilerleyerek kendi film şirketini kurmuş, ardından bu şirketi butik tarzda çalışan bir yapımevinden günümüzde hem sinema, hem de reklâmcılık alanında söz sahibi sektörel bir deve dönüştürmüş gayet yetenekli bir adam var. Dahası, bu adam yalnızca başarılı bir girişimci de değil; ta fotoğrafçılık yıllarından bu yana kendisini görüntü dili ve estetiği alanında en üst düzeyde geliştirmiş, mesleğinin ilk dönemlerinde çektiği 'Bir Günün Hikâyesi', 'Çiçek Abbas', '14 Numara' gibi kalburüstü yapıtlarıyla beyazperdede çok iyi bir hikâye anlatıcısı olabileceğinin sinyallerini vermiş kendine münhasır bir sanatçı...

Fakat, gelin görün ki Çetin'e 1980'lerin ortalarından itibaren 'insanın kâinattaki varlığının anlamını tanımlama' noktasında bir hâller oldu ve ilk sinyallerini 'Prenses'te verdiği üzere, 'Hayatta en hakiki mürşit benim kişisel keyfimdir, bundan gayrısı da yalan dolandır' tarzında yepyeni bir çizgiye doğru evrildi. Ondan sonra çektiği hemen bütün filmlerde de bu hedonist (haz düşkünü) bakış açısının derin izlerini görmek olası...

Hani, anlatılan mesele, topu topu bir insanın ya da küçük bir grubun özveriye dayalı bir hayat çizgisinden sıkılıp 'Yeter yahu' diyerek daha egoistçe bir yönelime doğru yelken açmasından ibaret kalsa, kendisine yine bir şey diyeceğim yok. Çünkü, Çetin'in filmleri ne Kültür Bakanlığı fonları, ne de başka bir kamu kaynağından parasal destek almıyor. 'Adam, reklâm sektöründe deliler gibi çalışıp para yapmış, kendi parasını da gönlünce ticarî filmler çekmeye harcıyor' deyip geçeceğim. Sonuç itibarıyla, 'ticarî sinema' diye bir realite var ve Çetin bu alanda eli yüzü düzgün işler ortaya koyma potansiyeline fazlasıyla sahip...

Ancak, yönetmenimiz 1970'ler boyunca sosyalistlik oynamaktan sıkılmış bireylerin kapitalizme sarılış hikâyelerinden, giderek 'Devletin ve yasaların varlığı, bireyin kişisel konforundan üstün müdür?' ('Propaganda', 'Kâğıt') noktasına doğru büyük bir gürültü eşliğinde kayınca ve nihayet tarihin en kanlı savunma savaşlarından biri konumundaki Çanakkale'yi 'Velev ki ülke savunması için bile olsa, insanın insanı öldürmesi ne ölçüde anlamlı ve değerli bir eylemdir?' yüzeyselliği içinde değerlendirmeye kalkışınca, doğaldır ki birilerinin de kendisine 'Hop Sinan ağabey, biraz yavaş git' demesi farz oluyor. Hattâ, O'nu kıra döke ilerlediği 'politik sinema' janrından kopup, çok daha başarılı olduğu kendi ticarî bölgesinde takılmaya ciddi ciddi iknâ etmek gerekiyor belki de...

'MEVLÂNÂ'DAN SONRA, ŞİMDİ SIRA 'ÇANAKKALE'DE!

Türkiye'de dinle-imânla arası pek iyi olmayan belli bir kesimin, özünde 'inanç' bulunan, fakat ülkenin uluslararası tanıtımında da kullanılabilecek türden bazı yerel simgeleri içine bol miktarda su katıp 'seyreltmek'; ya da başka bir deyişle dinsel simgeleri pozitivist dünyanın gözüne hoş gelecek şekilde 'evcilleştirmek' gibi bir derdi var nicedir...

Bunun en tipik tezahürlerinden biri de son 20-30 yıldır büyük Türk-İslâm bilgesi Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî'nin mistik kimliği üzerinde yaşanıyor. En az kendisi kadar saygın bir âlimin oğlu olarak dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren dualar eşliğinde büyütülüp yetiştirilmiş, çocukluğundan son nefesine kadar hayatı boyunca bir tek vakit namazını bile kaçırmamış, tasavvufa ilişkin bütün söylem ve edimlerinin ötesinde dibine kadar 'şeriatçı' olan böylesine ilkeli bir adamı salt insanlığın kardeşliğine, dünya barışına yönelik bazı gönülden kopma sözleri nedeniyle bir tür 'Tibetli Dalai Lama'ya dönüştürme çabalarının hiç kuşkusuz ki sizler de farkındasınızdır. Mevlânâ hazretlerinin bazı özlü sözlerinin, işin aforizma kısmına pek meftun, fakat sıra 'Allah'a teslimiyetin icraat boyutu'na gelince alabildiğine tembelleşen yerli ve yabancı mistisizm meraklılarının bu kaypak ruh hâline iyi geldiğini fark eden bazı PR uzmanı uyanıklar, O'nu uzun zamandır -fânî bedeninin her bir hücresine kadar işlemiş- sarsılmaz imânından sıyırıp dünya işlerinde hiç suya sabuna dokunmamış, yalnızca çevresine güzel sözler savurup durmuş bir tür barış savunucusu hippi, bir zamanların multi-kültürel Selçuklu kenti Konya'da kendi hâlinde yaşayıp ölmüş bir 'Savaşma, seviş' aktivisti şeklinde lanse edebilmek için hem ülke içinde, hem de uluslararası arenada yıllardır bir taraflarını yırtıp duruyorlar.

Eh, durum böyle olunca, henüz gideceği istikameti net olarak tayin edememiş durumdaki milyonlarca insana da barış, kardeşlik ve alabildiğine esnek bir din anlayışı üzerine böyle etkileyici sözler sarf etmiş birinin yumuşak söylemleri pek hoş geliyor hâliyle...

Oysa, hiç kuşkusuz ki Hz. Mevlânâ, günümüzde hatırasına yapıldığı gibi, kendisi bir Budist rahibe dönüştürülebilecek, dervişleri de süpermarket açılışları yapılırken vitrinlerin önlerinde döndürülerek maskara edilebilecek türden biri değildi. Her şeyin önünde ve ötesinde 'şeriat'ın olduğunu bilecek kadar İslâm ahlâkına-ahkâmına sahip, hâkim ve bu yolda son derece kararlı şekilde ilerleyip Hakk'a yürümüş katıksız bir 'din adamı'ydı O... Ancak, sözünü ettiğim kesim Hz. Mevlânâ'nın bu cephesinden hiç mi hiç hoşlanmadığı için, O'nu, bazı dizeleri -şimdiye kadar kırdığı cevizler bini aşmış erotik popçu Madonna'ya bile sevimli gelen- mezhebi alabildiğine geniş bir 'filozof'a dönüştürdüler.

Dikkatli okurlar elbette ki farkındadır; son yıllarda aynı sulandırma çabasından 'Çanakkale Savaşı' da nasibini almaya başladı. Mustafa Kemâl Atatürk'ün de ünlü 'Nutuk' kitabında son derece çarpıcı ifadelerle anlattığı üzere, Çanakkale bir 'imân savaşı'ydı ve orada savaşan Müslüman Osmanlı ordusunun birincil hedefi Anzac askerleriyle Facebook arkadaşlığına benzer kankalık ilişkileri kurmak değil, 'vatanlarını ölümüne savunmak'tı.

Ha, elbette ki meselenin 'turistik' boyutuna meftun kişiler kadar bizler de biliyoruz çeşitli cephelerde ortaya çıkan, birbirine konserve gıda, sigara atmak ya da yaralı düşman askerlerini kucağına alıp karşı cepheye taşımak gibi yüksek insanî davranış tezahürlerini...

Fakat, bir noktadan sonra sapla samanı birbirine karıştırmadan, her şeyi yerli yerine oturtmak gerekiyor. O güzel 'savaşçı' çocuklar Çanakkale cephelerindeki diğer bütün olumlu davranışları gibi bunları da 'Müslüman oldukları için' sergilediler. Çünkü Anadolu insanının iliklerine işlemiş bazı imânî-kültürel değerler var ki onlardan biri de 'yere düşene vurulmaması'dır.

Çanakkale'yi 'Ay canııım, yabancı yavrucuklar İngiltere'den, Avustralya'dan, Yeni Zelanda'dan buralara kadar öylesine, sırf Anadolu'yu gezip görmek için geldiler, biz de onları buralarda koyun gibi kestik. Çok üzdük ittifak devleti askerlerini' perspektifinden gören-gösteren anlatılara kesin bir milat vermek gerekirse, bu yolun en başlarında Tolga Örnek'in 2005 yapımı yarı belgesel-yarı dramatik filmi 'Gelibolu'nun olduğunu görürüz. Hikâyesinde duygusal ibreyi Türkler'den ziyade saldırganlara çevirmesi nedeniyle özellikle İngiltere'de gerçekleştirilen özel galalarında Britanyalı emekli askerler tarafından pek bir sevilen o yapım, Türkiye'de ise doğaldır ki izleyici tarafından hissedilir ölçüde yadırganmıştı. Çünkü, her ne kadar bunu bağıra bağıra söylemese de dili ve duruşuyla Majesteleri'nin denizaşırı birlikleri karşısında bizi neredeyse borçlu çıkartan bir duruş sergiliyordu 'Gelibolu'...

Hemen belirteyim ki, sinema dilini sevdiğim bir yönetmen olarak, 'asker çocuğu' Örnek'in bunu Türkiye'ye karşı kalbî bir soğukluk hissettiği için yaptığına kesinlikle inanmıyorum. O'nun sinemasına, ürettiği filmleri yalnızca ülke içinde değil uluslararası platformda da rahatça pazarlayabilmek için sıklıkla başvurduğu bir 'kartpostal içerik' hâkim... Muhtemelen, Çanakkale'yi anlatırken Türk ordusunun yaşadığı eziyetleri mümkün olan en radikal düzlemde dile getirmenin böylesine masraflı bir filmi yalnızca ülke içinde tüketilmeye müsait bir 'Türk'ün Türk'e propagandası'na dönüştüreceğini varsayıp, Çanakkale'nin fazlasıyla kaynar sularını dış dünyadaki pazarlama kaygılarıyla bir miktar 'ılıtmayı' denemişti. Fakat, pek çokları gibi ben de bu ılıtma çabasında kantarın topuzunu fazla kaçırdığını düşünüyorum.

Biz Türkler, Çanakkale Savaşı sırasında birilerini topluca katletmek için hiçbir denizaşırı toprağa gitmedik, oraları işgal etmedik ve başkalarının toprağı üzerinde çarpışmadık. Tam aksine, 'artık bir fiskelik gücü var, bitkisel hayatta' denilen Osmanlı Devleti'ni yıkıp, iki Boğaz'ı aşarak törenler eşliğinde İstanbul'u ele geçirmeye karar veren İngiliz ve Fransız orduları o çağın en heybetli askerî birlik ve ekipmanlarıyla bize kendi toprağımız üzerinde çullandılar. Onlar, ta Hindistan'lardan, Yeni Zelanda'lardan, Avustralya'lardan bitmez tükenmez bir asker kaynağını savaşın orta yerine sürüp dururken, bizim ise 30 yıllık Balkan felaketinden dolayı erkek nüfusu kuruma noktasına gelmiş, her anlamda bitik bir ülkemiz vardı. Ve bu ülkenin yanındaki tek müttefik de, kendisi de Birinci Dünya Savaşı yorgunu olan, savaşa askerî malzeme ile üst düzeyde yönetici subay göndermekle iktifâ eden Almanya'ydı.

Sonuçta, gırtlağına kadar romantizme bulandırılmaya çalışılan o vahşi savaş, Anadolu'nun şiddet yorgunu topraklarındaki bütün eğitimli insan potansiyelini topu topu bir yıl içinde yok etti.

Bana kalsa, gelecekte çekilecek herhangi bir Çanakkale Savaşı filminde saldırgan İngilizler'i ve Fransızlar'ı yağlayıp durmak yerine, Çanakkale'de hepsi de birinci sınıf kurmay subay olan 2500 ordu mensubunu ortak düşmana karşı Türkler'le omuz omuza savaşırken kaybetmiş, o günlerden beri bu seçkin adamlarının pek çoğu Gelibolu topraklarında yatan Almanya'ya yönelik ufacık bir sempati gösterisi, ilâhî adalet açısından çok daha isabetli olurdu. Ancak, tarihsel belgelerin de doğruladığı üzere, Türkler'e bu savaşta elinden gelen teknik desteği vermiş o unutulmuş Alman subaylarına şimdiye kadar bu konudaki sanatsal anlatılarda en küçük bir pas bile atıldığını görmedim doğrusu... Halbuki, bu ortaklaşa mücadelenin trajik hikâyeleri, ırkçılık illeti yüzünden son yıllarda gitgide soğuyan Türkiye-Almanya ilişkilerini yeniden eski kıvamına getirmede ne kadar da etkili olurdu!

Velhasıl, son dönemlerde önümüze sürülüp duran onlarca belgesel, drama, kitap, dergi, televizyon filmi ve saire üründen sonra şimdi aynı ılıtma hamlesini bu kez de 'Çanakkale Çocukları' adlı filminde Sinan Çetin yapıyor.

Ne anlatmış Çetin, bizzat yazıp yönettiği ve finansmanını üstlendiği bu hikâyede?

'Gerekçesi her ne olursa olsun savaş iğrenç bir şeydir, katliamdır, cinayettir. O yüzden de külliyen gereksizdir.'

Doğrusunu söylemek gerekirse, son 20-25 yıldır inatla durduğu nokta dikkate alındığında, yönetmenin genel tarzıyla son derece uyumlu bir bakış açısı bu... Çetin, yukarıda da belirttiğim üzere, 1980'lerin ortalarında (tam bir tarih vermek gerekirse, 1985 yapımı 'Prenses' filmiyle birlikte) zihinsel bir dönüşüm süreci yaşadı, bir süre boyunca daha önceki hayatını sorgulayıp durdu ve en sonunda da Üstad Necip Fazıl'ın deyişiyle 'kafatasını öz ağzından kusarak' yepyeni bir hayat algısına doğru yöneldi.

Eyvallah, bu O'nun hayatı ve O'nun tercihleri karşısında hepimize keçiboynuzu kemirmek düşer. Fakat, bir yönetmen (sahip olduğu müthiş finansal ve ticarî gücü de sonuna kadar kullanarak) kişisel benmerkezciliğini, zaman zaman hayli rahatsız edici olabilen hedonizmini ülkenin körpe beyinlerini kendisinin birer klonuna dönüştürmeye kanalize ediyorsa, birilerinin de O'na kibarca 'dur' demesi gerekiyor.

Çanakkale, ne Örnek'in romantizmi, ne de Çetin'in hedonizmine sığacak kategoride bir savaş değildi.

Sözgelimi, İngiliz ordusunun savaş tarihinde ilk kimyasal silahları Çanakkale'de Osmanlı ordusunun üzerinde denediğini bugüne kadar kim yazmış, kim söylemiş böylesi 'romantik' anlatılarda?

Ya, saldırılması kesinlikle yasak olan cephe gerisindeki çadır hastanelerinin İngiliz ve Fransız gemilerince -her türlü savaş ahlâkı hiçe sayılarak- bombalanışını kaç gencimiz biliyor?

Çanakkale deniz ve kara savaşları sırasında 'düşmanlarına adam gibi davranan' birileri varsa o da Osmanlı ordusunun mensuplarıdır. Yoksa, 10 aylık bir süre boyunca dünyanın en dehşetli savaş gemileriyle kıyılarımıza neredeyse Birinci Dünya Savaşı'nın tamamında kullanılan kadar bomba yağdırmış Batılı güçler değil!

Biz bu kanlı savaşta hiç kimseden zarafet marafet görmedik; fakat buna rağmen elimizden geldiği kadar 'insan gibi' savaştık.

Nitekim, savaşın Anzac (Avustralian and New Zealand Army Corps) birlikleri cephesinde bulunan, Pasifik'ten devşirme olarak getirilmiş genç askerlerin ve onların ailelerinin Türk askerlerine karşı ta günümüze kadar hiç azalmadan ulaşan derin saygısının kökeninde de yine aynı savaş ahlâkına hayranlık vardır. Sözgelimi, Melbourne'de bulunan ünlü 'Gallipoli War Museum' Anzac'ların cephelerden getirdikleri hatıra eşyalarıyla doludur ve müzenin her köşesi uzaklardaki bu erdemli düşmana karşı yoğun bir saygıyla bezenmiştir. Avustralya ve Yeni Zelandalılar'ın 'Biz ancak Gelibolu'dan sonra gerçek bir ulus olduk' şeklindeki sözleri de bu acımasız savaşın onların ruhunu nasıl pişirdiğinin bir başka kanıtıdır.

Avustralyalı yönetmen Peter Weir'in -Mel Gibson'u dünya çapında bir yıldız yapan- 1982 tarihli 'Gallipoli' filmini izleyenler, bizim bazı tarihçi ve sinemacılarımızda ziyadesiyle gözlenen bu İngiliz yalakalığının Asya-Pasifik halklarında kesinlikle olmadığını, Weir'in filminin 'insanî değerlere sahip bir ulus' olarak komuta kademesindeki İngilizler'i değil, tam aksine 'düşman Türkler'i gösterdiğini hemen hatırlayacaklardır.

Çetin, öncüllerinin de şu ya da bu oranda izini sürdüğü yoldan büyük bir pervasızlıkla ilerleyerek savaşın anlamsızlığı üzerine ahkâm kesip duran -üstelik de komutan pozisyonundaki- Türkler ve onların karşısına oraya niye geldiğinin bilincinde bile olmayan sevgi pıtırcığı İngilizler koyarak Batı dünyasındaki film dağıtım mekanizmalarına herkesin görebileceği bir şekilde göz kırparken, PR aşamasından özensizlik akan 'Çanakkale Çocukları'nın afişine şu pek mânidar cümleyi ekleyerek, ülkemizdeki güncel sorunlara ve onların birincil muhataplarına da ayrı bir selam yolluyor:

'...Evlatlar da Sağolsun..!'

Bir kere, söz konusu filmin basın bülteninden sitesine, fragmanından posterine kadar her yerindeki Türkçe kullanımının sapır sapır döküldüğünü, bunca sözün arasında unutmadan mutlaka belirtmeliyim. Yukarıdaki sloganik cümlede yer aldığı gibi, ünlemden önce iki nokta konulmaz; hele de böyle bir imlâ döküntülüğü bir filmin geleceğe miras olarak kalacak posterinde hiç sergilenmez.

Ancak, Çetin bu; ele aldığı konu kafadan damar bir konu ya, filmin fragmanındaki 'iki evlat' ifadesini (süpermarketin stok defterini doldurur gibi) '2 evlat', 'bir anne'yi '1 anne' şeklinde de yazar, PKK'nın terör eylemlerinde ölen askerlerimizin ailelerine afişlerde popülist bir kanal da açar!

ÇANAKKALE GİBİ HİKÂYELER ÇETİN'İN KALEMİ DEĞİL

Bu ülkenin topraklarında 'oğullarının haybeye ölmesini isteyen' bir tek anne-baba bile olduğunu sanmıyorum. Hiç kuşkusuz, diğer anne-babalar da çocuklarını en az yönetmenimizin kendini ve ailesini sevdiği kadar seviyorlardır.

Ancak, şu zâlim dünyada 'ulusal bağımsızlığını korumak' diye bir başka gerçek daha var. Çanakkale Savaşı ve ardından gelen Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda onca insan ülkenin ortak özgürlüğünü kendi canından ya da sevgilisinin, karısının, kocasının, çocuğunun canından aziz bilmeseydi, bugün ne Bayrampaşa'da Yeni Şafak gazetesi binası olacaktı, ne de Beyoğlu'nda Plato Film stüdyoları... Çetin de en fazla 'Konstantinopıl'da film çeken kibirli bir İngiliz yönetmenin üçüncü asistanı konumunda setlerde klaket tıklatırdı!

O insanların ölümü 'anlamsız' ya da 'haybeye' falan değildir. Hepsi de bizim bugünlerimizi kurabilmek için gayet bilinçli bir tavırla kendilerini fedâ ettiler; asla bildiğimiz anlamda ölmemiş olan o 'şehit'lere içi boş bir acıma duygusu yerine sonsuz bir minnet ve saygı beslemek zorundayız. Bu bizim alelâde bir tercihimiz değil, çağdaş Türkiye'nin birer yurttaşı olarak hayattaki en büyük görevlerimizden biridir.

Sinan Çetin'in filmindeki 'sevimsiz hava'yı sizlere öyle uzun uzun anlatıp ipuçları vermeyeceğim. Bu, filmin ticarî döngüsüne karşı da haksızlık olur. Yoksa, iyi bir fotoğrafçı olan yönetmenin zaman zaman yakalamayı başardığı çarpıcı karelerin dışında, filmde yerden yere vurulabilecek yığınla biçimsel hata ve döküntülük var. Ben bu yazıda daha ziyade 'öz' ya da 'içerik' üzerinde durmaya çalıştım; biçimsel hataları ise ülkemizde tarihsel-kostüme film çekmenin artık herkesçe mâlûm finansal zorluklarına bağlamayı tercih ettim.

Sinema sektörünün arka planındaki çileleri çok iyi bilen bir adam olarak, biçimsel her türlü hatayı peşinen affetmeye hazırım. Fakat, kendini bu topraklara bir türlü tam olarak ait hissedememekten kaynaklanan muğlak bir ahlâkî duruşu ise asla...

Nihai söz olarak diyorum ki; sevgili Sinan Çetin, sen günümüzde ve metropol kentlerde geçen, bol güzel kadınlı, dinamik kurgulu, akılda kalıcı müzikler ve resimlerle bezenmiş popüler filmler yap. 'Devlet lüzûmlu bir şey midir', 'Yasalar ve din kurumu insanı kasar mı, yoksa rahatlatır mı', 'Savaş, toplumların hayatında ne anlama gelir' gibi seni aşan boyutlardaki kocaman kocaman meselelere en iyisi hiç girme. Çünkü, bunlara girince hem kendi yeteneklerini, hem de o ağır kavramları küçültüyorsun. Halbuki, özünde 'popüler sinema' adına gayet şık filmler yapabilecek, doğuştan mâhir bir adamsın.

O yüzden, kendini de zorlama, bizleri de zorlama...

İngilizler ve Fransızlar Çanakkale'ye insanlık adına güzel hatıralar bırakmak üzere değil, hepimizi bir daha belimizi doğrultamayacak şekilde ezmek üzere geldiler. Benim dedelerimi de, senin dedelerini de...

Ve ezemeden gittiler.

Bırak da bu zaferin hangi dinamiklerle, ne tür bir motivasyonla gerçekleştiğini doğru düzgün anlatabilecek adamlar anlatsın o vahşi savaşı...