
“İstiklal Mahkemeleri “ bir devrin en korkulan sembollerinden biriydi.
Savcıları ve yargıçları olağanüstü yetkilerle donatıldıkları için bu mahkemelerden korkanlar arasında Başbakanlar bile vardı.
“İzmir Suikasti” davasına adları karıştırılan, Kazım Karabekir başta olmak üzere “Milli Mücadele”nin en kudretli paşalarını bile gözaltına aldırabiliyorlardı.
Samet Ağaoğlu Cumhuriyet dönemindeki İstiklal Mahkemeleri''ni siyasi davaların görüldüğü yerler olarak niteler. Buna göre İstiklal Mahkemeleri, Milli Mücadele içinde ve sonra oynadığı roller bakımından Fransız devriminin orduları yanındaki siyasi komiserlerine ve inkılap mahkemelerine benzemektedir. Ağaoğlu, Dr. Reşit Galip''in yüzüyle “Fransız devriminin Saint Just''u”nun yüzünü biribirine yaklaştırır.
Mahkeme reisleri, savcıları ve yargıçları, kendisi de İzmir Suikasti davasında yargılanan Ahmet Ağaoğlu''nun yakın arkadaşlarıydı. Ahmet Ağaoğlu hem Meşrutiyet hem Cumhuriyet döneminin önemli simaları arasındaydı.
Oğlu Samet Ağaoğlu 1909''da doğduğundan Cumhuriyet dönemindeki İstiklal Mahkemeleri''ni hatırlayabilecek yaştaydı.
Meşhur siyasetçilerin, fikir adamlarının ve üniversite hocalarının sık sık uğradığı evlerine İstiklal Mahkemesinin reis ve yargıçları da, bu yargıçların idam ettirdiği şahsiyetler ve onların yakınları da gidip geliyordu. Pek çok konuşmaya, şikayete, ağlamalara ve yakınmalara tanık olmuştu.
Samet Ağaoğlu, “Demokrat Parti” döneminde bu partiden milletvekili seçilmiş ve Bakan da olmuştu.
O da “27 Mayıs” darbesiyle tutuklanmış ve dört yıl kadar hapis yattıktan sonra serbest bırakılmıştı. Siyasi kişiliğinin yanı sıra edebiyatçılığı ile de tanınıyordu.
“Babamın Arkadaşları” isimli kitabında yer verdiği 27 isimden üçü İstiklal Mahkemeleri''nde görev yapmıştı.
Bunlar Ali Çetinkaya, Dr. Reşit Galip ve Topçu İhsan(Eryavuz) idi.
27 isimden Dr. Nazım, İstiklal Mahkemesi kararıyla idam edilen meşhur İttihatçılar arasındaydı. Prof. Hüseyin Alizade, Hüseyin Cahit Yalçın da aynı mahkemede yine eski arkadaşları tarafından yargılanmışlardı. Ahmet Ağaoğlu''nun arkadaşlarından Kara Kemal de aynı davadan aranırken intihar etmişti.
Samet Ağaoğlu, gördüklerini, işittiklerini tarihi gerçeklerle harmanlayarak, işe biraz da hayal gücünü katarak anlatmıştı.
Ali Çetinkaya için bakın ne diyor:
“Onun İstiklal Mahkemesi reisliği bir devrin sembolü sayılabilir. Buna ''Tasfiyeler Devri'' demek münkündür. İttihat ve Terakki''nin tasfiyesi, İkinci Grubun tasfiyesi, Milli Mücadele''de muntazam ordular kuruluncaya kadar Milli Kuvvetlerin bir kısmını teşkil etmiş eski çete reislerinden son kalanların tasfiyesi, nihayet 1908-1918 arasında bazısı yokluklar, sefaletler içinde yaşayan milletin gözü önünde muhteşem hayat sürmüş, bir kısmı da aynı sınıftan beraber çıktıkları arkadaşlarını iltimaslarla, şanslarla, tesadüflerle fersah fersah geçerek kıskançlıklar doğurmuş, bir kaçı da şu veya bu zamanda söyledikleri sözlerle, yaptıkları işlerle gizli tasavvurların, saklı emellerin gerçekleşmesini geciktirmiş insanların tasfiyesi..”
Samet Ağaoğlu sözkonusu kitabında en yakın arkadaşlarını bile idama göndermenin yollarını arayan inkılapçı psikolojisini analiz ediyor. Öyle ki bu gerçek hikayelerde yargıçlar kimi zaman, sessizce ve dehşete kapılmış olarak haklarında verilmiş hükümleri bekleyen eski arkadaşlarına suç aramaktadırlar.
Samet Ağaoğlu, “İnkılap oluyor” başlıklı bölümünde Ali Çetinkaya''yı şöyle anlatıyordu: “Günün birinde eski İstiklal Mahkemesi Reisinin Nafia Vekili(Bayındırlık Bakanı) tayin edildiğini görenlerin çoğu hayretler içinde kaldı. O, mizacı, karakteri, itiyatları bakımından alışılmış vekil tiplerinin dışında insandı. Fakat Nafia Vekaleti koltuğuna ne memurların, ne bu vekaletle işi olanların hoşuna gitmeyecek birisinin oturtulması için de ciddi sebepler vardı. Onu bu vekalete İstiklal Mahkemesi reisliğine getirir gibi getiriyorlardı.
Bu tayindeki isabet kısa zamanda görüldü. İtiraf etmek lazımdır, Halk Partisi iktidarı zamanında bayındırlık sahasında yapılmış el ile tutulur, gözle görülür ne varsa hemen hepsi babamın bu arkadaşının eseridir.
(..)Bayındırlık Vekaleti''nde gösterdiği bu gayretin altında acaba İstiklal Mahkemesi Reisi olarak hafızalarda yer etmiş geçmiş devirlerini unutturmak gibi bir arzu, bir heves de yatıyor mu idi? İsminin tarihte yalnız ''Korkunç adam'' olarak kalmasından mı ürküyordu?
Babamın arkadaşının vicdanında böyle bir hesaplaşmanın geçtiğini düşünmek mümkündür. Fakat heyhat! Ölümlerin, şiddetlerin, zulümlerin yol açtığı izler iyiliklerin açtığından çok daha derin oluyor. İnkılap tarihimizin sahifelerinde babamın arkadaşının ismi İstiklal Mahkemesi ile beraber anılacak. Bayındırlık Vekilliği''ndeki güzel işleri belki de hiç hatırlanmayacaktır.
Son seneleri vicdanı ile kafası arasında beliren hayallerin, başlangıçta zaman zaman, sonraları gece gündüz, hatta şuurunu büsbütün kaybettiği ölümünden önceki haftalara kadar tehditleri, kavgaları, kahkahaları, mimikleri arasında geçti.
Bütün hayatını yalnız hatırlamakla kalmıyor, sanki içinde yaşadığı hadiseler, çevreler durmadan tekrarlanıyordu. Yatağından fırlıyor, Meclis''e gideceğim diyordu. Giydiriyorlar, bir arabaya bindirerek biraz dolaştırdıktan sonra yine evine götürüyorlardı. Fakat o kendisini Meclis''e gelmiş sanıyor, bir sedire bir zamanlar etrafında mebusların ayakta halka yaptığı Meclis koridorunun sağ köşesindeki kanepelere oturuyorum diye çöküyordu. Sonra hayalindeki insanlarla konuşuyor, kimini azarlıyor, kimine gülüyor, bazısını tehdit ederek bağırıyordu. Etrafını sarmış bu hayaller arasında idamı için kafi görülmüş bütün suçu, eski İttihatçıları toplayarak yeni bir partinin programını hazırlamaktan ibaret, İttihat ve Terakki devrinin çok meşhur nazırlarından birisi de vardı. Altında imzası bulunan kararları ile bu dünyadan göçüp gitmiş birçok insanın, hatta bu arada en yakın arkadaşlarının hatıraları bile ne kafasında, ne vicdanında bu hayalin yaptığı korkunç, dayanılmaz, perişan edici baskıyı göstermediler.
Önce asılan nazırın(Cavit Bey) geriye bıraktığı karısı(Aliye Nazlı Hanım) ve çocuklarını(Şiar Yalçın) gizli gizli takibe başladı. Bu aileye yakın ve kendisinin bu merakını kimseye söylemeyeceğine emin bulunduğu bazı kimselerden onlar hakkında haberler topladı:
''Nasıl yaşıyorlar? Ne ile geçiniyorlar?''
Daha ileri gitti. Bir gün Yalova''ya Süreyya ablama, gidip bu aileyi görmesini, çocuklarının tahsil masraflarını üzerine almayı düşündüğünü söylemesini rica etti. Ablam babamın arkadaşının kendisine verdiği vazifeyi yerine getirdi. Fakat aldığı cevap acı oldu:
''Ben onun yardımı ile çocuklarını okutacak kadar sefil değilim!''
Bu adamın vicdanında kendisini gösteren ne idi? Asılanın masum olduğuna inanabilirdi. Fakat aynı zamanda asılması lazım gelmeseydi o kararı verebilir miydi? Belki kararı vermekte inkılabın müdafaası bakımından kendisini haklı görüyor, buna karşılık masumun çocuklarının istikballerini sağlamak suretiyle vicdanında bir muvazene kurmak istiyordu. Yahut da vicdanında nazırın yalnız masum olarak değil, sebepsiz yere de asılmış olduğu hakkında şüpheler, tereddütler uyanmıştı. Ruhunun erişilmesi çok zor derinliklerindeki bu hesaplaşmayı bilmeye, öğrenmeğe artık imkan yok. Yalnız ölümünden önceki son aylarının bu hesaplaşmanın acıları içinde geçtiği söylenebilir. Hatta, hastalığının şuurunu tamamen kaybettirerek yaşadığı son günlerinde sık sık ve titremeler içinde Nazırın ismini sayıkladığı ve ''geliyor, geliyor'' diye haykırdığı anlatılmaktadır. Bir gün de bu korkular, bu vehimler, bu hayaller arasında gözlerini dünyaya kapadı.”
Samet Ağaoğlu “Babamın Arkadaşları” kitabının “Topçu Binbaşılığından Bahriye Vekilliği” kısmında “İstiklal Mahkemesi” reislerinden İhsan Eryavuz''u anlatır.
Topçu İhsan, Bahriye Vekilliği sırasında “Yavuz Zırhlısı”nın onarımıyla ilgili bir yolsuzluk davasında rüşvet aldığı gerekçesiyle “Yüce Divan”da yargılanarak mahkum olmuştu.
1928''deki bu dava nedeniyle milletvekilliği de düşürülmüştü. Önce “düşürenler” arasındaydı, sonra kendisi de “düşenler”den olmuştu.
Ağaoğlu''nun kitabından Topçu İhsan ile ilgili kısmından bir alıntı şöyledir: “Birinci Büyük Millet Meclisi''nin kesin selahiyetli, hayata ve ölüme hakim İstiklal Mahkemeler''inin azametli reisi ne hale gelmişti!
Babam öldüğü zaman eski Bahriye Vekili ıztırap günleri yaşadı. Ölenin şahsında tam on yedi senelik bir geçmişin, kendi geçmişinin hatıraları vardı. Bir akşam vaktini hatırlıyordu. Keçiören''deki evimizin salonunda, o, karısı, beraberce mahkum olduğu Sapancalı Hakkı''nın hanımı, annem, kardeşlerim oturuyorlardı. Bir gün önce idam edilmiş merhum Cavit asılırken şuurunu kaybettikten sonra yaptığı bazı hareketlerden gülerek bahsettiler. Cavit''in iskemleye çıkarken Allah''ın zalimleri cezalandıracağını söylediğini anlatarak, ''haydi bakalım'' demişti, ''Allah''ın intikamını alsın da görelim!''
Annem(Sitare) birden ayağa kalktı. Yüzü sapsarıydı, gözlerinde yaşlar vardı. Titrek bir sesle, ''gülmeyiniz, gülmeyiniz'' diye bağırdı, “bu haliniz Allah''ın hoşuna gitmez! Hepinizin başına aynı felaket gelebilir!”
Samet Ağaoğlu, kitabında Topçu İhsan''ı “Sitare Hanım''ın hakkı varmış! İnkarlarımın cezasını buldum” diye konuşturmuştu.
Samet Ağaoğlu''nun Saint Just''a benzettiği Dr. Reşit Galip, Atatürk ile Mersin''de tanıştığında Türk Ocakları mensubu genç bir doktor idi.
Atatürk''ün muhabbetine mazhar olduğu için “Halk Fırkası”ndan mebus seçilmişti.
Sonra “İstiklal Mahkemesi” azalığına aday olmuştu.
Samet Ağaoğlu''nun kaleminden bu safha şöyle anlatılıyor:
“Onun İstiklal Mahkemesi azalığına aday olduğunu duyan bir dostu, böylesine bir iş için akla nasıl geldiğini şeflere sorduğu zaman aldığı cevap şu oldu..
''Ne yapalım,kendisi istedi!''
Bu tarafını bilmeyen başka dostları bu vazifeyi kabul etmemesini söylediler, ''Sen bir doktorsun, inlılabın öldürücü kuvvetleri arasında değil, yaşatıcı saflarında olmalısın'' dediler. Genç adam onlara küçümseyerek baktı:
''Neden? İnkılabın müdafaasında vazife almayayım mı?''
Yürüyüp gitti.”
Dr. Reşit istiklal Mahkemesi azalığından sonra Maarif Nazırlığı''na, yani Milli Eğitim Bakanlığı''na getirilmişti.
Darülfunun(İstanbul Üniversitesi) ıslahatını da o yürütmüş, yeni sisteme uygun görülmeyen pekçok profesör tasfiye edilmişti.
Bunların arasında Bakanın arkadaşlarından Ahmet Ağaoğlu da vardı.
Samet Ağaoğlu''nun dediği gibi, Mersin''in Ocaklı genç doktoru şimdi de manevi idamların vasıtası oluyordu.
Dr. Reşit Galip, her sabah ilköğretim okullarında okutulan “Öğrenci Andı”nı da bu bakanlığı sırasında kendisi kaleme almıştı.
1932''de getirildiği bakanlık görevinden 1933''te azledilmişti.
Yükselişi kadar düşüşü de hızlı olmuştu.
Hakiki bir cezbe içinde her gün, her dakika, her saniye varlığını hissettirmeğe çalışıyor, bunun için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu.
Yeni üniversitenin inkılap tarihi profesörlüğünü üzerine almak gibi bir gaflete düşmüştü.
İlk dersi verdiği gün üniversite öğrencilerinin yaptığı tezahürat kıskançlıklara neden olmuştu.
Üstüne üstlük Bakanlık tarafından çıkarılan bir dergide Darülfünun reformundan bahseden bir yazının başına yalnız kendi resmi konulmuştu.
Bardağı taşıran son damla olmuştu bu, onu yemek için beklenen fırsat gelmişti.
İki gün sonra Ahmet Ağaoğlu''nun geceyarısı kapısı çalındı.
Ziyarete gelenler İstanbul Üniversitesi ıslahatında Dr. Reşit''e yardımcı olanlardan Prof. Fuat Köprülü, Prof. Neşet Ömer ve Atatürk''ün “Çankaya Sofraları”nın müdavimlerinden Cevat Abbas idi.
Ahmet Ağaoğlu 1930''da talimatla kurulan ve yine aynı yıl bir talimatla feshedilen “Serbest Fırka”ya girmişti.
O günden beri Ahmet Ağaoğlu''nun kapısını çalmamış olan bu ziyaretçiler Dr. Reşit''ten şikayet ediyorlardı.
Olayın devamını Samet Ağaoğlu şöyle anlatır:
“Profesörler aynı sözleri, aynı zamanda söylediler..
''Ahmet Bey, bu adam zıvanadan çıktı. Seni ve diğer arkadaşlarımızı kadro dışı bırakan bu insan, şimdi de daha ileri gidiyor, kendisini Üniversitenin başı yapmak istiyor! Biz buna dayanamayız. Profesörlükten istifa ettik!''
Daha bir çok şey anlattıktan sonra gittiler.
Ertesi sabah bütün gazeteler iki profesörün istifasını büyük puntolarla yazdılar. Birkaç gün sonra da Maarif Vekili''nin yerini bir başkasına bıraktığını ilan ettiler.
Bu ikinci darbeden yaralanan yalnız ihtirasları, hülyaları, emelleri değildi. Haysiyeti, onuru da çok ağır tokat yemişti. Bütün dostlar bir anda etrafından çekildiler! Yanında yalnız ailesi ve çocukları kalmıştı. Onlar da bu alev ve ateşten ihtirasın hüsranını, kırıklığını dindirebilmek imkanından mahrumdular.
Bir gün öğleden sonra Kalamış''ta çocuklarıyla bindiği sandal devrildi. Sular küçük kızları derinlere doğru çekiyordu. Kendisini denize attı, uzun mücadeleden sonra çocuklarını kurtardı. Fakat çok yorulmuştu, halsiz evine götürdüler.
Aradan günler geçti. Bir sabah Cumhuriyet gazetesinde birinci sahifenin altında küçük bir sütun üzerinde “Acı bir zıya” başlıklı bir yazı ve bir resim gördüm. Resim Sent Jüst''ü ölüm döşeğinde gösteriyor, altında birkaç satırla da zatürreeden vefat ettiği yazılıyordu.
Beni ölüm tehlikesi geçirdiğim günlerde sözleri, hikayeleri, telkinleriyle hayata kavuşturmağa çalışmış adam daha otuz yedi yaşında yokluğun kucağına düşmüştü. Ölüm döşeğindeki resmi ona yakışıyordu. Sakalı hafif uzamış, gözleri kapalı uyur gibiydi. Gerçekten acı duyarak babamın yanına girdim, gazeteyi uzatım:
“.........Ölmüş baba!”
Babam gazeteyi almadan gözlerimin içine donuk nazarlarla baktı, dudaklarında acı bir gülümseme, “zaten ölmüştü” diyerek omuzlarını silkti.”
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.