Ergenekon"un şizofrenleri..

00:002/09/2008, Salı
G: 2/09/2019, Pazartesi
Abdullah Muradoğlu

Şizofren olduğu belli bir adam, MİT yöneticilerinin yanı sıra yüzlerce avukat, öğretim üyesi, sporcu, siyasetçi ve sanatçıyı kendisine “ölüm işkencesi” yapmakla suçlayan bir mektup kaleme almış, bir yerlere göndermiş.Meğer başta Türk Hükümeti, herkes el ele vermiş, Rus Hükümetiyle işbirliği halinde bu adamın beynini ele geçirmek için çalışmış. Astsubay babasının Kore savaşına katılmasının ardından 55 yıldır MİT 300 kişilik özel ekibiyle bu zavallı adamı takip ettirirmiş. O da yetmemiş, MİT, Rusların

Şizofren olduğu belli bir adam, MİT yöneticilerinin yanı sıra yüzlerce avukat, öğretim üyesi, sporcu, siyasetçi ve sanatçıyı kendisine “ölüm işkencesi” yapmakla suçlayan bir mektup kaleme almış, bir yerlere göndermiş.

Meğer başta Türk Hükümeti, herkes el ele vermiş, Rus Hükümetiyle işbirliği halinde bu adamın beynini ele geçirmek için çalışmış. Astsubay babasının Kore savaşına katılmasının ardından 55 yıldır MİT 300 kişilik özel ekibiyle bu zavallı adamı takip ettirirmiş. O da yetmemiş, MİT, Rusların yaptığı 4.5 tonluk bir elektronik bir cihazı ithal ederek Yenimahalle''deki merkezine kurmuş. Bu adamın evindeki telefonla cihaz arasında kablo bağlantısı sağlamışlar. “Cehennem makinesi” adı verilen bir cihazla adamın beynine girip onu teslim almak isterlermiş. Bu işkencenin karşılığı olarak da yabancı güçler bilmem kaç katrilyon dolar dağıtmışlar. Mektupta kimin kaç trilyon lira aldığı ve hangi gizli servise çalıştığı da saçmalanıyordu.

Hasta adamımız “MİT Üst Kurul Üyeleri” başlığı altında bir sürü isme de yer vermiş. Toktamış Ateş''ten İlber Ortaylı''ya, Yalçın Doğan''dan Türker Alkan''a kadar 35 kadar isim üst kurul üyesiymiş.. Yani adam tanıdığı bildiği herkese bir görev yakıştırmış. Yok yok!

İşte bu mektup Ergenekon zanlılarının birinin bilgisayarında yer alıyormuş. İddianameye girmesi bu yüzden. Milliyet''in habermiş gibi verdiği “işkence” iddiasının aslı astarı bu.

Bir süre önce Ergenekon İddianamesi''nde yer alan belgelerden birinde Kadir İnanır''ın ajan olduğu şeklinde bir iddianın yer aldığı basına yansımıştı. İnanır da olayın aslı faslı nedir öğrenmeden hemen tepki göstererek tekzip etmişti.

Benim daha önce okuduğum, ancak şizofren bir adamın halüsinasyonları olarak gördüğüm ve bu yüzden gülüp geçtiğim mektubu Milliyet tutmuş haberleştirmiş işte. Ergenekon Soruşturması''nı sulandırma gayreti demek daha doğru olur.

Milliyet, bu adama işkence edenler arasında ismi geçen ünlü isimlere “isminiz işkenceci olarak geçiyor ne dersiniz” gibisinden sormuş. İsmi geçen ünlüler de kendilerinin bir şekilde Ergenekon Soruşturmasına konu olduklarını sanmışlar. Aman Allah''ım ne savunmalar, ne savunmalar! Şizofren adamın yazdıklarına mı, haber yapanlara mı, Milliyet''in haberini ciddiye alıp savunma pozisyonuna geçenlere mi gülersiniz!

Mesela Nuri Sesigüzel abimiz memleketini seven vergisini ödeyen biri olduğunu, devletle ilgili bir tek kötü bir telefon kaydını buldukları takdirde her türlü cezaya rıza göstereceğini söylemiş.

İlhan Cavcav, devletin hiçbir kademesiyle iş yapmadığını, değirmen sanayisiyle uğraşan bir işadamı olduğunu belirterek “benim Ergenekon''la falan hiçbir ilgim yok” demiş.

Ayşen Gruda öyle afallamış ki, “Türkiye''nin çok sevdiği bir komedyen nasıl bir işkenceci olabilir” diye karşılık vermiş Milliyet muhabirlerine.

Lale Mansur ise düşünce suçuna karşı girişimlerde bulunan bir sanatçı olduğundan bahisle, bu yüzden isminin Ergenekon İddianamesi''ne girmiş olabileceğini sanmış önce.

E tabii bu tür haberleri okuyanlar Ergenekon İddianamesi''nin abuk sabuk bir iddianame olduğunu düşünmezler de ne ederler!

Sırf bu yüzden bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum.

Ergenekon Operasyonu sırasında el konulan dökümanlar arasında böyle saçma sapan metinler de var. Bu metinler doğrudan ruh hekimlerini ilgilendiriyor.

Gazeteciler hukukun delil sayacağı belgeler ve bilgiler üzerinde duracakları yerde böyle şizofren vakalarla kamuoyunun kafasını karıştırırlarsa ne yapmış oluyorlar? Gazetecilik mi?

Voroşilov nasıl Plevne oldu?

Cumhurbaşkanlığı''nın internet sitesinde yer alan “Türkiyenin Kalbi-Ankara” belgeseli “Cumhuriyet''in Onuncu Yılı” törenleri sırasında çekilmişti. Malum, 1933''teki Onuncu Yıl törenlerine en fazla da Ruslar ilgi göstermişti. Kutlamalara katılan Rus mareşal Voroşilov ve beraberindekiler Ankara''da şaşaalı şekilde ağırlanmışlardı. Türk-Sovyet Rusya dostluğuna büyük önem atfedilirdi o zamanlar. Dış politikada da Rusları kızdırmamak için azami dikkat gösterilirdi. Aynı günlerde İzmir''i ziyaret eden Mareşal Voroşilov''un adının bir caddeye verilmesi Ruslara olan ilginin fazlasıyla abartıldığını gösteriyor. Dönemin İzmir Belediye Başkanı Dr. Behçet Uz''a göre caddeye Voroşilov adı verilmesi olayı, sarhoşlukla alınmış bir karardı ve Ankara''da hiç de hoş karşılanmamıştı. Ne var ki olan olmuştu bir kere. Peki nasıl oldu da İzmir''deki bir caddeye Voroşilov adı verildi? Tabii o zamanlar tek parti hakimiyeti var. Cumhuriyet Halk Fırkası''nın il başkanı demek, o ilin en yüksek mülki amiri demek aynı zamanda. Mareşal Voroşilov ve arkadaşlarını İzmir''de karşılayıp ağırlayan CHF İl başkanı Muhittin Hacim Çarıklı''ydı. İçki içmeyi çok seven Ruslara mihmandarlık yapmıştı Hacim Bey.. Dr. Behçet Uz''a göre bir caddeye Voroşilov adının verilmesi bir devlet kararı değildi. Hacim Çarıklı''nın sarhoş bir durumdayken verdiği bir karar sonucunda gerçeklemişti bu iş. Turgut Çarıklı “Babam Hacı Muhittin Çarıklı: Bir Kuvayı Milliyecinin Yaşam Öyküsü” kitabında bu olaya da yer verir. Ankara''dan Voroşilov ve arkadaşlarının ağırlanması ve mennun edilmesi için elinden geleni yapması hakkında babası Hacim Çarıklı''ya talimat verildiğini söyler. Turgut Çarıklı''ya göre Vorşilov adının bir caddeye verilmesi babasının sarhoşluğundan ziyade bu talimat doğrultusunda gerçekleşen bir davranış olarak görülmeli. Öyledir, değildir, geçti gitti. İkinci Dünya Savaşı''ndan sonra Sovyet Rusya ile ilişkiler NATO gölgesinde kaldı. “Önlem almazsak bu bahar ülkeye komünizm gelecek” nakaratları terennüm edilir oldu. Zaten daha sonra Voroşilov Caddesi''nin ismi de değiştirildi. Türk-Rus dostluğunu gösteren Voroşilov Caddesi yerine, Gazi Osman Paşa''nın Rus kuşatmasına karşı o muhteşem direnişini simgeleyen Plevne''den mütevellit Plevne Bulvarı''na geçtik. Her iki isim de Ruslarla ve Türklerle ilgili nasıl olsa. Dileyelim, düşmanlıklar değil dostluklar baki kalsın.

Meğer dikkat etmek gerekiyormuş!

Ergenekon Davası''nda ortaya dökülen ilişkilerden öğrendiğim bir şey var. Her zaman bir bilginin nasıl verildiğini değil, neden verildiğini anlamaya çalış. Belki o zaman gerçeğe bir nebze daha yaklaşmış olursun. Gerçekten de öyle.. Ergenekon''dan sonra yakın tarihimize ilişkin bildiğim her şeyi yeniden gözden geçirmeye karar verdim arkadaşlar. Araya o kadar dezenformasyon girmiş ki tek tek ayıklamak gerekiyor. Kontrgerilla, JİTEM, MİT, Polis hakkındaki bildiklerimizin büyük kısmını “Aydınlık” çevresiyle ilişkili yayınlardan(Aydınlık, 2000''e Doğru, Yüzyıl vs.) edindiğimiz bir gerçek. Çoğumuz için geçerli bu. Sözü edilen kurumlara ilişkin bilgilerin, iddiaların en fazla yer aldığı yayınlar bu yayınlar çünkü. Bu kurumlarda ne olup bittiğini bu yayınlardan yeteri kadar öğrendiğimizi sanıyorduk. Kazın ayağı öyle değilmiş. Bu tip ideolojik yayın grupları da haber kaynakları veya dost bildikleri güçler tarafından yanıltılabilirmiş pekala. Yani muhalifmiş gibi görünen ideolojik yayın organlarına daha fazla dikkat etmeliyiz. Asıl dezenformasyon bu yayınlarda daha kolay gerçekleşebiliyor. Kurumlar içinde herhangi bir nedenle yaşanan iç çatışmaların yahut hizipleşmelerin malzemesi, aleti, hesaplaşma yeri haline de gelebiliyor bu tip yayınlar.