
Seksen altı yıllık bir fetret devrinden sonra Hazreti Fatih’in Türk milletine en büyük ve en kıymetli hediyesi olan Ayasofya’nın tekrar camiye çevrilmesi dolayısıyla asli hüviyetine kavuşması, olağan üstü bir coşkuyla karşılandı. Gazetelerde ve dergilerde konuyla ilgili mebzul miktarda yazı yayımlandı. Bunların büyük miktarını ben de tanzim ve tasnif edip dosyaladım.
Maalesef, bu yazıların arasında bazı yanlış bilgilere de yer verildi. Böyle hatalı ifadeler, daha çok, Ayasofya’nın en göz alıcı zinetlerindn biri olan hat levhaları konusunda kendini gösterdi. Mesela ünlü tarihçilerimizden biri, makalesinde şöyle bir cümleye yer verdi: “Ayasofya 1934’de müzeye çevrilince Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin şaheser levhaları da dışarı çıkarılmak istendi. Ancak çok büyük oldukları için bu mümkün olmadı ve levhalar tekrar yerlerine asıldı.”
Evet, levhaların kapılara sığmadığı ve dışarı çıkarılamadığı doğrudur, ancak tekrar yerlerine asıldı sözü yanlıştır. Hat sanatının bu muhteşem örnekleri, Ayasofya’nın 1934’de müze olmasıyla birlikte bulundukları yerlerden indirildi, 1949 yılına kadar bir köşeye atılıp toz toprak içinde bırakıldı. Yine bazı köşe yazarlarının dediği gibi, bunlar Demokrat Parti devrinde değil, 1949’da asıl yerlerine asıldı. Bu büyük hizmeti yerine getiren zevat ise, İbnülemin Mahmud Kemal İnal, Ekrem Hakkı Ayverdi, Muzaffer Ramazanoğlu ve Nazif Çelebi’dir. Dördünün de mekânı cennet olsun.
Levhaların tekrar asılmasında baş rolü oynayan İbnülemin, “Son Hattatlar” isimli muhalled eserinde meşhur hattat Mustafa İzzet Efendi’yi anlatırken bir dip notu düşüp şu hazin ifadelerle işin aslını anlatıyor:
“İsm-i Celal’i, ism-i Nebevi’yi, esâmi-i çâryâr ve Haseneyn’i ihtiva eden bu elvâh-ı celile, bir takım kıymet bilmez eşhas tarafından indirilip bir kenara konulmuş ve bazılarının bazı yerleri zedelenmişti. Bu hal bizimle beraber diğer erbab-ı imanı dâğıdâr ettiğinden tekrar asılması için uğraşdıksa da muvaffak olamamıştık. Nihayet Ayasofya Müzesi Müdürü Muzaffer Ramazan Bey’i teşvik ve teşci ettiğimde ‘Para yok, olsa asarım’ demişti. Öteden beri benimle beraber bu işe sarf-ı zihin eden yüksek mühendis Ekrem Hakkı ve tüccardan Nazif (Çelebi) beyler, icab eden parayı hasbeten lillah vererek, Ekrem Bey’in nezareti altında levhalar tamir edildi. Yine o zât-ı ekremin himmetiyle levhalar bikeremihilkerim 28 Kânûn-ı Sânî 1949 (22 Rebiülevvel 1368)’de elvâh-ı şerife yerlerine asıldı. Ekrem, gelip beni götürdü. Levhaları mahall-i kadiminde (eski yerlerinde) görünce ağlamaya başladım. Cenâb-ı Ekremü’l – Ekremin’e hamdü sena, Ekrem ve Nazif ile Muzaffer’e teşekkür ve dua ettim.
Ta’likden haberi olmayan İbrahim Alaüddin merhum, Hürriyet gazetesine Ankara’dan yazdığı makalede levhaların asılmasına şiddetli bir lisanla lüzum göstererek ibraz-ı hamiyet etmiştir. Ruhu şad olsun!”
İbnülemin’in bahsini ettiği belge değerindeki bu yazıyı, siz değerli okuyucularımın da ibretle gözden geçirmesi için aşağıya alıyorum: “Ayasofya’nın müze haline konulması sırasında her biri nefis bir Türk eseri olan köşelerdeki altı muazzam levhanın da yere indirilmiş olduğunu görerek üzülmüştüm. Binanın bir zamanlar Hıristiyan mabedi olduğunu gösteren resimlerin ve haçların muhafazası nasıl tabii ise, Türk ve İslâm mabedi sıfatıyla taşıdığı hatıraları da olduğu gibi muhafaza etmek öylece zaruri değil miydi?
Kubbenin etrafındaki yazılar Fatih’le İkinci Bayezid’in ve sonra İkinci Selim’in yaptırdığı dört minare, binanın içindeki mermer mahfil ve kürsüler, minber, mihrap gibi ilavelerle bitişiğindeki nefis kütüphane, avlusundaki şadırvan, mektep, imaret ve türbeler bütün bizim eserlerimizdi ve onlar hiç şüphesiz binanın değerine birkaç mislini katan ayrı ayrı kıymette nefis şeylerdendi. On sene kadar önce Maarif Başmüfettişi sıfatıyla müzeye ait bir meseleyi tahkik ederken levhaların duvar kenarlarında ve âdi tahta iskelelere iliştirilmiş olarak sürüklendiklerini gördüm. Onların maceralarını öğrenmek ve işe el koymak fırsatı gelmişti. İlk önce Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık profesörü olan zatı davet ederek levhaları indirmenin binadaki mimarlık değeri meydana çıkarmak için lazım olup olmadığını sormuştum. Onun cevabı böyle bir harekete asla lüzum olmadığı suretindeydi.
Memleket ve sanat tarihi namına yapılan bu manevi cinayete o da benim kadar ve belki benden daha fazla üzüldü. Meseleyi bu işe memur olan zattan sorduğum zaman – hatayı sonradan idrak edebildiği için – emir aldığı mazeretini ileri sürdü. Halbuki epeyce soruşturarak levhalar hakkında emir verilmemiş olduğunu ve o memurun bu ziyankârlığı ancak hoş görünmek gayretiyle yaptığını tesbit ettim.
Fazla olarak levhalar yerlerindeyken kapıdan çıkıp çıkmayacaklarını ölçmek mümkün iken teşebbüsün gayet cahilane bir hoyratlıkla yapılmış, sonra da kapıdan çıkarabilmek için arkaları alçılı olan kalın mukavvaları bükmek yüzünden bir tanesinin de kırılmış olduğunu müşahede ettim. Meseleye dair o zaman Maarif Vekilliği’ne verdiğim rapor çok etraflı ve delillere müstenid idi. Masrafı sebep olandan alınmak suretiyle onların yerlerine konulması lazım geleceğini ileri sürmüş, Maarif, Müzeler ve Eski Eserler Umum Müdürlüğü’nden de raporumun tamamıyla tasvip edildiğini ve işin o suretle yapılacağını öğrenerek müsterih oldum.
Geçen gün hayretlere düşerek ve tâ içimden yanarak öğrendim ki o nefis levhalar hâlâ yerlerde sürüklenmektedir. Ve kararlaşmış olmakla beraber onları yerlerine asmak imkânı el- an bulunamamıştır. Meseleyi Milli Eğitim Bakanlığı’nın ve milli sanatı korumakla vazifeli olanların dikkatlerine tekrar ve büyük bir ehemmiyetle arzediyorum.”
Yukarıda isimleri ve hizmetleri zikredilen dört büyük insana, beşinci olarak bu nefis yazıyı kaleme alan İbrahim Alâaddin Gövsa’yı da ekliyor, hepsine birden Allah’tan rahmet niyaz ediyorum.
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.