
Muhyiddîn İbn Arabî, kitaplarında kendi miraç tecrübesinden beş defa bahseder. Mahmûd Ğurâb, bunları “el-Hayâl” isimli kitabında bir araya getirmiştir. Bir miracını anlatırken, bunun önceki miracından seneler sonra gerçekleştiğini söylemesinden (Bk. Mahmud Ğurâb, el-Hayal, s.152) anlaşılıyor ki İbn Arabî, birden fazla miraç tecrübesi yaşamış ve bunları farklı metinlerde farklı üsluplarla anlatmıştır. “Kitâbu’l-İsrâ ilâ’l-Makâmi’l-Esrâ” isimli eserini 594/1198’de Fas’ta yaşadığı bir miraç tecrübesini anlatmak üzere yazmıştır. Remizlerle dolu bu eserde secili nesir ve sık sık da nazım yoluyla oldukça edebî bir dil kullanmıştır. Fütûhât-ı Mekkiyye’nin 367. bâbında ise miraç tecrübesini edebî bir üslup kullanma kaygısı gütmeden daha anlaşılır bir dille detaylıca açıklamıştır. Biz, Fütûhât’ın bu bâbında anlatılan miracı özetleyeceğiz.
Bu bâbda, İbn Arabî önce Hz. Peygamber’in (sav) isrâ ve miracını tasavvufî düşünce perspektifinden yorumlar, ardından da sözü velilerin miracına getirir. Hz. Peygamber’in (sav) otuz dört miraç tecrübesi yaşadığını, bunlardan yalnızca birinin bedenî, diğerlerinin ruhânî olduğunu söyledikten sonra velilerin tecrübe ettikleri miracın yalnızca ruhânî boyutta gerçekleştiğini özellikle vurgular. Ona göre velilerin miraç tecrübelerinin farklılıklar arz etmesinin sebebi de bu tecrübenin ruhânî olmasıdır. Eğer onların miraç tecrübeleri bedenî olmuş olsaydı aynı şeyleri görür ve tecrübe ederlerdi. Kitâb’ul-İsrâ’da velilerin miracının ruhânî oluşunun yanı sıra rüyada gerçekleştiğini söyler (Bk. Kitâb’ul-İsrâ, s. 19). Onun detaylıca anlattığı velilerin miraç tecrübesini şöyle özetleyebiliriz: Bu miraç, ilâhî isimlerde gerçekleşir. Gayesi, Allah’ın âyetlerini göstermek ve böylece velinin ilminin artıp ufkunun genişlemesini sağlamaktır. Bu manevî yolculuk, öncelikle terkiplerin çözülmesiyle başlar. Sûfîler, dört unsurdan (su, ateş, toprak ve hava) oluşan bu âleme “âlem-i terkîb” derler. İşte İbn Arabî’ye göre ruhânî bir âleme yolculuk yapabilmek için öncelikle terkîb âleminin kayıtlarından, maddî âlemin yüklerinden kurtulmak gerekir. Nitekim İsmail Hakkı Bursevî de Hz. Peygamber’in (sav) miracını anlatırken şöyle der: “Gâyıb oldı âlem-i terkîbden/Rûh-ı mahz oldu tecelliden beden”. İbn Arabî’ye göre bu miracı tamamlayan veli, miraçtan inerken, bu unsurlar kendisine tekrar verilir ancak bu sefer eski unsurların aynısı değildir, bambaşka bir terkiple döner. O, böyle bir miraç tecrübesi yaşayan velilerin gördüklerini anlatmaları gerektiğini, ancak bu miracın keyfiyetinin/nasıllığının anlatılmaması gerektiğini söyler.
İbn Arabî, miracını anlatmaya şu sözlerle başlar: “Allah, isimlerindeki âyetlerini bana göstermek için bana isrâ tecrübesi yaşatmak istediğinde beni bulunduğum yerden aldı, imkânıma göre bir burağa bindirdi.” Onun miraç tecrübesi özetle şu şekildedir: Önce toprak, su, hava ve ateş unsurlarından sırasıyla sıyrılmış, her bir sıyrılışta bir parçasının kendisinden ayrıldığını hissetmiştir. Böylece cismaniyet yükünü atarak ruhânî âleme geçmiştir.
İbn Arabî, birinci semada Hz. Adem ile görüşür. Bu görüşmede, Allah’ın rahmetinin gazabına galip geleceği ve sonunda cehennemdekiler dahil tüm insanların bu rahmete ebedî bir şekilde mazhar olacakları üzerinde durulur.
İkinci semada Hz. İsa ve Hz. Yahya ile görüşür. Hz. İsa, kendisine ölüleri diriltme imkânının verilmesini Cebrail’den gelen ruhânî tabiatıyla ilişkilendirir. Hz. Yahya da kıyamet gününde ölümü yok etme vazifesinin kendisine verileceğini, bunun Allah’ın kendisini “Yahya (Yaşayan)” diye isimlendirmesiyle alâkalı olduğunu söyler.
Üçüncü semada Hz. Yusuf ile karşılaşır. Onunla Hz. Peygamber’in (sav) “Eğer Yusuf’un sınandığı şeyle sınanmış olsaydım, çağırana icabet eder ve hapiste kalmazdım.” hadisinin hikmeti ve “Kadın Yusuf’a niyetlendi. Rabbinin delilini görmemiş olsaydı o da kadına niyetlenecekti.” (Yusuf 12/24) meâlindeki âyette Yusuf’un niyetinin ne olduğu üzerinde konuşurlar.
Dördüncü semada Hz. İdris ile karşılaşır. Hz. İdris onu “Hoş geldin Muhammedî vâris!” diye karşılar. Onunla “Hakikat tek iken niçin insanlar farklı görüşlere sahip? Kıyametin kopmasına ne kadarlık bir zaman kaldı? Âlem Hak Teâlâ’nın hangi sıfatından sâdır oldu? Kıyamet sonrasında âleme ne olacak?” gibi derin metafizik konuları konuşurlar. Ayrıca İbn Arabî, kendisini Kabe’yi tavaf ederken gördüğü, kırk bin sene evvel öldüğünü söyleyen ve “Hz. Adem’den bu yana o kadar zaman geçmiş miydi ki?” diye sorduğunda “Hangi Adem’den bahsediyorsun? En yakın olan Adem’den mi?” diyen kişiyle alâkalı meşhur müşâhedesini anlatır ve Hz. İdris de bu müşâhedeyi tasdik ve teyit eder.
Beşinci semada Hz. Harun ile karşılaşır. Orada Hz. Yahya’yı da görünce ona der ki “Yolda seni görmedim. Yoksa başka bir yol mu var?” Hz. Yahya der ki “Her insanın kendine mahsus bir yolu vardır. O yolda ondan başka kimse yürümez.” Hz. Harun kendisini “Hoş geldin ey kâmil vâris!” diye karşılar. İbn Arabî bazı âriflerin âlemde Allah’tan başkasını göremediklerini söylemelerine karşılık kendisinin “Düşmanları bana güldürme” (A’râf 7/157) mealindeki âyette olduğu gibi başkalarına da varlık izafe ettiğini söyleyerek bunun hikmetini sorar ve böylece Hakk’ın varlığının yanı sıra âlemin varlığının nasıl anlaşılması gerektiği bahsi açılır.
Altıncı semada Hz. Musa ile karşılaşır. Önce Hz. Peygamber’in (sav) miracında namaz vakitlerinin beşe indirilmesi hususundaki yardımı sebebiyle ona teşekkür eder. Rüyetullah (Allah’ın görülmesi) konusunda epey sohbet ettikten sonra Allah’ın vahyini dinlemenin keyfiyeti hakkında konuşurlar. Bu görüşme esnasında İbn Arabî “Allah benim eğitimimi üstlendi; ben de O’nun bana verdiği kadarıyla O’ndan öğrendim.” der. Hz. Musa da “Allah’ın âriflerine muamelesi böyledir; onlara doğrudan ilim verir. İlmini evrenden ve bizden değil, doğrudan Allah’tan, yani bizim aldığımız kaynaktan al.” der.
Yedinci semada Hz. İbrahim ile karşılaşır. Ona “Ey babacığım! Niçin ‘Belki de bu işi, şu büyükleri yapmıştır.’ (Enbiyâ /63) dedin?” diye sorar. Hz. İbrahim detaylıca cevaplar. Nemrud ile alâkalı bazı meseleleri de konuşurlar.
Peygamberlerle görüşmesinin akabinde müşâhedeler devam eder. Beyt-i ma’mûru görür; bir de bakar ki aslında o kendisinin kalbidir. Beyt-i mamura giren melekler de Hakk’ın kalpteki tecellileridir. Sonra sidretü’l-müntehâyı görür; sâlihlerin amellerinin nuru onu kaplamıştır. (Peygamberimizin miracında zikredilen) dört nehri vehbî ilimler nehri olarak görür. Sonra kendisini nurlar öyle bir kaplar ki kendisini de nur olarak görür. Ona benzerini hiç görmediği bir hırka giydirilir; her ilmin anahtarı kendisine verilir ve anlar ki o, aslında kendisine zikredilen peygamberlerin toplamıdır. Böylece Hz. Muhammed’deki (sav) kuşatıcılığa (cemiyyet) varis olanlardan biri olduğunu anlar. Tüm peygamberlerin aslında Hz. Muhammed’in (sav) nurundan feyz aldığını ve aslında O’ndan haber verdiğini görür. Bu miracında ona, tüm ilâhî isimlerin manaları açılır ve o isimlerin tamamının tek bir müsemmaya ve öze işaret ettiğini görür ki o da kendi varlığından başka bir şey değildir. Nihayetinde şunu fark eder: Aslında yaptığı bu ruhânî yolculuk, kendi iç âleminde gerçekleşmiştir ve kendisini göstermekte, kendisine yönlendirmektedir. Bu cümlelerin büyüklüğünün ve yanlış anlaşılmalara sebebiyet vereceğinin farkında olan İbn Arabî bu tecrübenin sonunda anladığı nihâî hakikati ise şöyle ifade eder: “Anladım ki ben yalnızca bir kulum; bende rablıktan en küçük bir emmare yoktur.” (Fütûhât, 3/65). Nitekim Kitâb’ul-İsrâ’daki miraç anlatısında da benzer şekilde şöyle der: “Beni ittihada nispet etmeyin. Zira O, Efendi’dir; ben ise köleyim. Bunlar, işaret ve sırlardır. Akıl ve fikir ile bilinmez ancak zevk yoluyla bilinir” (Kitâb’ul-İsrâ, s. 159).
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.