
En tehlikeli olan şey insanları (devletleri, milletleri) şirketlerin yönetmesidir.
Şirket bir mekanizmadır. Bana sorarsanız bir makine, bir robottur. Ama bir kere kurulup, programlandıktan sonra kurucularını da dinlemez, gerektiğinde onları da ezip geçer.
Günümüzün şirketleri sürekli büyümeye, sürekli kâr''a programlanmışlardır. (Bendeki saflığa bakın, başka bir şeye bağlanan başka hedefleri olan, ulvî işler ile uğraşan şirket mi olur). Sürekli sermaye artışı, sürekli hegemonya, sürekli ve mutlak güç peşindedirler. Bunun için küresel de olurlar, milli de olurlar, sağcı da olurlar, solcu da olurlar, dindar veya dinsiz de olurlar. Elbette ki esasen liberaldirler. Sakın ola ki “yahu bu bir şirkettir, bunun saydığın sıfatlarla ne ilgisi olabilir” demeyin. Günümüzde bir masanın, bir kıravatın, hatta bir kuşun dahi böyle sıfatları var. Şahinler ile güvercinler yeter sanırım.
İnsanın temel ihtiyaçlarının başında beslenme geliyor. Beslenme (Gıda) alanında tabiatla savaşan zihniyet, sulak alanları kurutarak, tabîi göllerden su çekerek, temiz su kaynaklarını kirleterek sürekli büyüyen üretim artışları yaptı; bununla da yetinmeyip gıdaların genleri ile oynamaya başladı. Zaten bir uzun zamandan beri fazla verim almak için kullandığı ilaçlar-gübreler ile toprağı zehirleyip duruyordu. Bu zehirden insanlar, hayvanlar, bitkiler de nasibini aldı, hastalıklar arttı, bazı türler yokoldu, toprak çöle döndü. Derken bu hengamenin ötesinde kalan “redciler” küçük ölçekli de olsa “geleneksel tarıma” dönüp “organik” üretim yapmaya başladılar.
“Sağlıklı yaşamı”ı put haline getiren sektör, bu alana gösterilen ilgiye ilgisiz kalamazdı. Hem “sürdürülebilir” aldatmacası ile mevcut sanayii muhafaza edip artıracaksın, konfordan vazgeçmeyeceksin, hem sağlıklı kalacaksın. Nerede o pırasanın bolluğu? Şurada: Organik tarım. Organik gıda.
Köylü bunu küçük ölçekli olarak yapıyordu ama rantabl değildi. Doksanlarda bu iş devlet kontrolüne girdi “sertifika” sistemi getirildi. Denetimler maliyeti artırdı ve üretim köylü için pahalı olmaya başladı. Küçük üretim, küçük dükkan, global dünya ve küresel sermaye için uygun değildi.
Süpermarketler, perakendeci zincirleri derhal devreye girdi. Çiftçiye dayatma başladı: “Eğer işini sürdürmek istiyorsan bize katılmalısın”. Yani açıkcası “malını bize sat, yoksa elinde kalır”. Horlanan, küçümsenen, neredeyse kökü kesilen köylü peşin parayı görünce havalara uçtu. Şirketlerin “kaba gücü” bir kez daha devreye girmiş; boğazımızdan geçecek bir lokma “sağlıklı” gıdaya müdahale eder olmuştu.
Türkiye''de başta kuru üzüm ve kuru incir olmak üzere Avrupa''dan gelen talebe yönelik ihracat yapılıyordu. Ancak günümüzde organik ürünlere yüzde 4-5 iç talep var. Bu ileride artacak, artık bilinen bir şey.
Şirketler devreye girip (kent kökenli şahıslar ve şirketler) bu işi çiftçinin elinden almaya aday oldu. Kırsal''da binlerce dönüm arazi kapatıp orada “organik tarım” yapacaklar.
Denetim ve pazarlama onların tekelindedir. Süpermarketlerde lüks ambalajlar içinde satılan mallar bizi bekliyor.
Ama bu mallara nasıl güvenebiliriz?
Şirketlere güvendiğimiz kadar.
Hayır, biz bunu istemiyoruz, köylü küçük üretimine devam etsin, biz pazarda yüz-yüze alışveriş ile malımızı alalım, diyemeyeceksiniz. (Boynunuzu büküp teslim bayrağını çekmeyin; bu çağda bu iş olmaz demeyin, sisteme hemen teslim olmayın)
Çünkü şirket bundan böyle malı tarlada, bahçede kapatacak. Neden?
Şu sebeple: Günümüzde büyük olan, güçlü olan, küresel olanın sözü geçer. Ne diyorsa o. Bu duruma isyan edeceklerin yapacağı tek şey var. Köye yerleşip kendi üretimini kendi yapmak.
Olacak şey mi yani?
Eee….. Çağımızın kuralı bu: Ya kırk katır, ya kırk satır.
Aklınız keserse…
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.