Türkiye'de Kemalizm'e eleştirel her bakış bir anda sizi 'hain' yapmaya yetiyor. Bir süre önce Atilla Yayla'ya yapılanlar şimdi Zafer Üskül'e yapılmak isteniyor. Düşünce ve ifade özgürlüğü için Üskül'e sahip çıkılmalıdır
Cumhuriyet dönemi 'Türkiye'sinin politik örgütlenmesi, Tanzimat döneminde açılan okullarda yetişen ve aldıkları pozitivist eğitimin tesiriyle modernleşme ve Batılaşma yanlısı olan askeri-sivil bürokratlar tarafından şekillendi. Gayeleri, imparatorluk bakiyesi bir toplumdan yeni bir ulus-devlet yaratmak ve bu ulus-devleti çağdaş uygarlık seviyesine yükseltmek olan bu yönetici elitlere göre, bu hedeflere ulaşmak için halkın dönüştürülmesi bir zorunluluktu. Çünkü elitler, “cahil cühela” olarak vasıflandırdıkları halkı siyasal yönetimin teslim edileceği bir dayanak noktası olarak görmüyorlardı. Halk ancak -toplum için neyin “iyi”, “doğru” ve “gerekli” olduğunu bilen- yönetici seçkinlerin ideolojik gönderimleri doğrultusunda bir kalıba sokulduktan sonra bir değer ifade edebilirdi. Bu sebeple halk, başıboş bırakılmamalı, elden geldiğince kontrol altında tutulmalı, giyiminden düşüncesine kadar her konuda ona rehberlik edilmeliydi. Böylece kurucu kadro, modernliğin ancak toplumun bütünüyle zapt-u rapt altına alınmasıyla yakalanabileceğini düşünen son derece otoriter bir yönetim modeli uyguladı.
Bu bağlamda Kemalizm, en genel ifadesiyle, kendisi hakkında karar alabilecek yeterlilikte olduğu kabul edilmeyen bir halkın, “doğru”yu tekelinde bulunduran hayırhah bir yönetici sınıf tarafından yönetilmesi gerektiğini bildiren bir ideolojidir. Bilindiği üzere bu ideolojinin toplum tasavvurunu somutlayan altı ilke vardır ve bu ilkeler bir günün eseri olmayıp belli bir zaman dilimi içerisinde ortaya çıkıp serpilmişlerdir. Altı ilkeden üçü -cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve halkçılık- 1923'te belirlendi ve bu tarihli ilk CHP nizamnamesinde yer aldı. Hilafetin kaldırıldığı 1924'te laikliğin eklenmesiyle ilkelerin sayısı dörde yükseldi. 1931'de yapılan 3. Büyük Kongre'de devletçilik ve inkılapçılığın da kabulüyle ilke-ler altıya çıktı. Bu altı temel ilke; 1933'te CHP'nin bayrağını simgeleyen “altı ok”a dönüştü. 1936'da CHP ile devleti özdeş hale getiren bir politika bütün azametiyle yürürlüğe girdi ve bunun bir neticesi olarak altı esas ilke, 1937'de -3115 sayılı yasayla- Anayasa'ya dahil edildi.
Gerek kurucu ideoloji olması ve gerek yasal-anayasal zırhlarla büründürülmesi nedeniyle Kemalizm, zaman içinde bir kutsallık kazandı. Normalde bir partinin ideolojisi olduğu için Kemalizm'i benimseme mükellefiyetinin, söz konusu partinin men-suplarına ve taraftarlarına düşmesi gerekirdi. Fakat böyle olmadı. Kemalizm'in umdelerinin anayasal ilkeler haline getirilmesiyle birlikte ekonomiden siyasete, eğitimden sanata kadar her alanda toplumsal yaşamın harcı Kemalist prensiplerce karıldı ve toplumu oluşturan herkesten bu ideolojiye kayıtsız şartsız itaat etmesi talep edildi. Bu talebi yerine getirenler sistem içerisinde avantajlı bir konuma getirilirken, talebe uygun davranmayanlar ise sistem tarafından mağdur edildi. Kemalizm, dokunanı yakan bir tabuydu; bu ideolojiyi eleştirenler ya da ona karşıt bir pozisyon alanlar, kaçınılmaz bir şekilde, yasal ve fiili yaptırımlarla yüz yüze geldiler.
Bu, en son Prof. Dr. Atilla Yayla olayında tecrübe edildi. Hatırlanacağı üzere Prof. Yayla İzmir'de katıldığı bir toplantıda; birey, demokrasi ve piyasa ekonomisi eksenli bir medeniyet paradigması ışığında Cumhuriyet'in iki dönemini kıyaslamış ve 1950 sonrası çok partili dönemde Türkiye'nin 1923-1946 arasındaki tek partili döneme oranla daha fazla gelişme kaydettiğini belirtmişti. Kemalist medeniyet zihniyetinin tüm haşmetiyle hüküm sürdüğü tek partili döneme getirdiği bu eleştirel bakıştan dolayı Yayla tüm şimşekleri üzerine çekmişti. Ana-akım medya, Yayla'yı “Atatürk'e hakaret etmek”le itham etmiş, aslı astarı olmayan bu yalanı -alışılageldiği üzere ihbarcı bir üslupla- kamuya aktarmış ve Yayla'ya yönelik bir linç kampanyası başlatmıştı.
Şimdilerde ise aynı senaryo, bu kez Mersin'den AK Parti milletvekili seçilen Prof. Dr. Zafer Üskül için sahneye konulu-yor. Sabah gazetesinde yayınlanan bir mülakatta, “82 Anayasası'nın dibacesinde ve birçok maddesinde Kemalizm ideolojisini yansıtan ifadelerin bulunduğunu ve sivil bir anayasada bu ifadelerin yer almamasının daha doğru olacağını” belirten Prof. Üskül, hedef tahtasına konulmuş durumda; her taraftan kendisine ateş ediliyor. Baykal, onu “Atatürk kavramına alerjik yaklaşmak”la suçluyor. MHP, “Devletin kuruluş ilkeleri ve felsefesi ve buna bağlı olarak devletin üniter yapısını, milletin milli kimliğini değiştirmeye kimsenin gücü yetmez” diyerek ona haddini hatırlatıyor. Emekli cuntacı Evren, “İran'a döneriz” diye tepki gösteriyor. “367 vakası”ndan sonra memleketin hukuk allamesi kesilen Kanadoğlu, Üskül'ün “kurnazca ama gerçekliği olmayan bir yaklaşım sergilediğini, Atatürk'ün kurduğu bağımsız ulus-devleti içine sindiremediğini” belirtiyor. AKP, Burhan Kuzu'nun ağzından “Öncelikli sorun bu değil” diyerek ona kol kanat germekte mütereddit davranıyor.
Medyaya gelince, orada iş hepten şirazesinden çıkmış halde. Mesela basının amiral gemisinin kaptan köşkünde oturan ve herkese -nedense kendisinin bir türlü na-siplenemediği- akıllar dağıtan zat, Üskül'ün “ne idiği belirsiz bir “misyon” duygusuyla ortaya döküldüğünü, Meclis'in açılmasını bile beklemeden rövanşist duygularını kusmaya, Anayasa'dan Atatürk'ün izlerini silme hezeyanlarını telaffuz etmeye başladığını” söyleyecek kadar ileri gidiyor. Aynı gazetenin ebedi başyazarı; onun “cinlik yaptığı” kanaatine varıyor. Ve dahası, dağarcığında başkaları için biriktirdiği küfürlerden başka bir şey bulunmayan ve tüm yazarlık hayatını minik kuşların getirdiği ihbarlara borçlu olan bir başkası da, Üskül'ün yazdıklarından bir satır okumadan, onun akademik yeterliliğini tartışabiliyor. En ılımlı kalemler bile, ya Üskül'ün akademik uçukluğun sınırlarında gezip politik gerçekliği kavrayamadığından söz ediyor, ya Üskül'ün da erken öttüğünden dem vurarak “Şimdi sırası mıydı?” diye soruyor.
Bu nahoş manzara karşısında, Mümtaz'er Türköne'nin işaret ettiği gibi, Zafer Hoca'nın işinin zor olduğunu kabullenmek gerekiyor. Çünkü o, “Kapkara bir cehaletin, tabulaşmış önyargıların ve 'vurun söyletmen' tarzı körleşmiş bir şiddetin hakim olduğu dünyanın hemen kenarında anayasa hukukunun hassas konularını tartışıyor.” Evet Hoca'nın işi gerçekten de çok zor; ama tüm zorluklara karşın Üskül'ü güçlü kılan önemli unsur var; o da Üskül'ün bu tartışmada haklı olan tarafı temsil ediyor olmasıdır. Üskül haklı, hem de sonuna kadar. Çünkü ideolojilerden arındırılmış, “renksiz, kokusuz bir anayasa” talebi, anayasacılık hareketinin özüdür.
Siyasal liberal fikriyatın bir ürünü olan anayasacılığın temel amacı, elinde bulundurduğu aparatlarla güçlü bir konumda bulunan devlete karşı bireyin temel hak ve özgürlüklerini muhafaza etmek ve geliştirmektir. Birey haklarının gerektiği gibi korunabilmesi, devletin tam anlamıyla nötr bir pozisyonda olmasına ve bireyler arasında dinsel, ideolojik, etnik veya başka bir sebebe dayanarak ayrım yapmamasına bağlıdır. Bir başka ifadeyle devlet, herhangi bir “iyi” veya “doğru” anlayışını topluma empoze etmekten ve vatandaşları arasında buna dayanarak bir farklılık yaratmaktan kaçınmalı, sadece oyunun kurallarını gözetmekle yükümlü tarafsız bir hakem konumunda olmalıdır. Modern ve sivil bir anayasa, devletin bu ideolojik tarafsızlığını kayıt altına alan ve herhangi bir tarafgirliğe mesnet teşkil edebilecek hükümlere yer vermeyen bir anayasadır.
Bugün yeni bir anayasa arayışındaki Türkiye'nin gereksinim duyduğu tam da budur: Yeni anayasa içeriğinde Kemalizm dahil hiçbir ideolojik referans barındırmamalı, herkese eşit mesafede duran kurallar koymalı, taşıdığı görüşten bağımsız olarak herkese eşit haklar tanımalı, eşit sorumluluklar yüklemelidir. İdeolojik yüklerinden kurtarılmış tarafsız bir anayasa talebi; bazılarının sandığı gibi erken dillendirilmiş akademik bir fantezi değil, aksine tam zamanında seslendirilmiş akademik ve politik bir sorumluluktur.
*Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi






