Buket Uzuner, yeni romanı İstanbullular'da, "güzelliği afet, şefkati gazaba gebe", "değerini bilmeyen fânilerin sonunu en iyi yine kendisi bilen" İstanbul'u, farklı ırk, kültür, din ve dilden olup da onun aşkında, sevgisinde, imkanında, sefaletinde, bereketinde, yalnızlığında, acısında, reddinde, kabulünde, zulmünde kaynaşarak "hemşeri" olanları anlatıyor.
Romanın baş kişileri bilim kadını Belgin Gümüş'le heykeltraş Ayhan Pozaner. Romandaki diğer önemli kişilerse şunlardır: Ulviye Yeniçağ (tarih öğretmeni), Baturcan (İlyas) Uzunçay (Barmen, eşcinsel), Hasret Sefertaş (temizlikçi), Tijen Derya (Entek'in asistanı, metresi), Mehmet Emin Entek (işadamı, Belgin'in ilk kocası), Yannis Seferis (bilim adamı, Belgin'in hocası) Sabriye Bektaş (Alevi, Almancı), Erol Argunsoy (mimar, Belgin'in eniştesi, Baturcan'ın hâmisi, eşcinsel), İstanbullu Susan (turizmci), Halide Gümüş (Belgin'in Annesi), Halit Ziya Gümüş (ASALA tarafından öldürülen diplomat, Belgin'in babası), Ayda Seferyan (Ermeni, Belgin'in okul arkadaşı), Aleynâ Gülsefer (Amerika'da öğrenci), Jak Sarfati (Yahudi, Yeşilköy Hava Limanı'nda yönetici), Anna Maria Vernier (sinema yazarı), Hamo (Kürt, taksici), Üzeyir Seferihisar (Polis), Kete (Gümüş'lerin beslemesi), Aret (Ayda'nın kardeşi).
Bu kişilerin büyük bir bölümünün hikayeleri Belgin'le Ayhan'ın dilinden anlatıldığı için doğal olarak anlatım yoğunlukları da Belgin ve Ayhan'la olan ilişki düzeylerine göre belirlenmiş. Örneğin Belgin, annesini, babasını, eski eşini, Kete'yi, Ayhan da kendi annesini, babasını hikaye etmiş. Ayrıca, Belgin'le Ayhan'ın hayat - insan algıları, gözlemcilikleri de yine anlattıkları hikayeler üstünden somutlaştırılmış.
Yeşilköy Hava Alanı'ndaki buluşma öncesinde birbirleriyle düz ya da çapraz ilişki kuranların o döneme ya da kişiye mahsus verdikleri bilgiler roman içi tekrarların oluşmasını beraberinde getirmiş.
"Dev bir metal balina" olan Yeşilköy Hava Limanı'nda buluşan farklı ırka, kültüre, dine, dile, doğum yerine, meslek ve meşrepe sahip bu kişilerin ortak özellikleri şu başlıklar altında toplanabilir: Birlikte yeni bir hayat kurma (Belgin, Ayhan), birbirlerini tanımaksızın karşılıklı düşmanlık besleme (Anna, Aleynâ; Tijen, Hasret), İstanbullu'luk ortak paydasında buluşarak yakınlaşma (Yannis, Susan; Ayhan, Baturcan), olumsuz cinsel eğilimler içinde olma (Baturcan, Erol) pragmatist ve narsist tutum (Entek), faşistlik (Ulviye), sevginin kimlik farklarını giderici etkisi (Jak, Aleynâ; Belgin, Ayda, Aret, Kete), terörden kaynaklanan gönül kuruluğu (Belgin, Ayda).
Ulviye Yeniçağ'la düşüncesi Sümerler devrine hapsolmuş Muazzez İlmiye Çığ'a, Belgin Gümüş'le Belgin Doruk'a, Ayhan Pozaner'le Ayhan Işık'a, Halit Ziya Gümüş'le Halit Ziya Uşaklıgil'e göndermelerin yapıldığı romanda, kimi soyadları da kişilerin doğum yerleriyle, meslekleriyle, düşünsel tutumlarıyla ilişkilendirilirken, farklı kimliklere rağmen "sefer"li soyadların kader ortaklığı özellikle öne çıkarılmış: Pozaner (Pozantılı Ayhan), Yeniçağ (Tarihçi Ulviye), Uzunçay (Ordu'lu Barmen Baturcan İlyas), En-tek (Mehmet Emin), Sefertaş (Kayserili Hasret), Seferis (Rum Yannis), Bektaş (Alevi Sabriye), Seferyan (Ermeni Ayda), Gülsefer (Aleynâ), Seferihisar (Polis Üzeyir).
Hemen her roman kişisinin konuşma tarzı kendi kültürünü, hayata, olaylara bakış açısını, mesleğini ve meşrebini ele verir. Örneğin, Adana kökenli heykeltraş, öğretim üyesi Ayhan, dolmuş şoförü ağzıyla, lağım çukuruna bakıyormuş gibi konuşurken, yönetici metresi-asistanı Tijen yüksek öğrenim görmüş genelev yosması, kültürlü Belgin ve Yannis gerçek bir İstanbul diliyle konuşurlar.
Buradan bakıldığında Anadolu İmam-Lisesi Mezunu, şimdi Teksas Üniversitesi'nde işletme okuyan Aleynâ'nın konuşmasının doğal olmadığı (deyim yerindeyse, belli bir kasıtla konuşturulduğu) ortaya çıkmaktadır. "Kurallar gereği çalışırken başını açan", başı açıkken bir kadın bile baksa içinin bir tuhaf olduğunu söyleyen ve "kendi" dilini kullanan temizlik işçisi Hasret'in aksine, tekstilci zengin bir aileye mensup olan, İngilizceyi çok iyi konuşan, marka özentili (Vakko başörtüsü takan, Kenzo Flower kullanan), örtüyü bir bilinç olarak benimsemiş bulunan Aleynâ, gündelik dille uzaktan yakından hiçbir ilgisi bulunmayan yapay bir tuluat diliyle konuş(turul)ur. Kullandığı her "Allah" ve "Peygamber" lafzının ardından "Celle Celaluhu" ve "Sallaluhu Aleyhi ve Sellem" diyen, iç konuşma yaptığı halde, kendi kendisine "Hiç hatırlamak istemiyorlar ki, Atatürk, değerli eşleri Latife Hanım'ın başörtüsüne...", Yahudi Jak'e "Allah'ın selamı üzerinize olsun" diskuru çekebilen Aleynâ, beylik söyleyişle maziden ya da bir Arap ülkesinden gelmediği halde çok naylon, uçuk-kaçık bir dil kullanır. Belli ki Buket Uzuner Müslüman kızların dünyalarına yabancı, bakış açılarına, söylemlerine çok uzaktır. Besmele'nin ve Kelime-i şahâdet'in yanlış yazımları da onun söz konusu durumunu kendiliğinden ele vermektedir.
Ayrıca, başörtülü çoğunluğu Hasret'e temsil ettirerek, başörtüsü kullananlardaki aile ve gelenek etkisini öne çıkartırken, farklı bir dünyayı ve anlayışı temsil eden Aleynâ'yı marjinalize etmek, Yahudi Jak'e ilgisi üstünden yüreğinin götürdüğü yere gitmesi halinde nasıl bir tablonun ortaya çıkacağını imlemek istemiştir.
Belgin, Belgin'in annesi Halide ve Mehmet Emin Entek, piskolojik derinlikleri açısından romanın en ilginç kişileridir. Sevgilisi Ayhan'dan beş yaş küçük olan, 41 yaşındaki Belgin'in, babasının ölümüyle yalnızlaşması, ona benzeme korkusuyla annesine tepki göstermesi, migreni, babasının cenazesiyle birlikte indiği alana şimdi yeni bir hayat kurmak umuduyla gelişi, yetimlik hüznünü ebedi bir maske gibi taşıması, eski saç modelini babasından bir andaçmış gibi izlemesi, aynalarla barışık olmaması, onlarla barıştığı gün hayatının da gerçek anlamda değişmeye yüz tutması, vakurlu, dirayetli ve katı bir duruşu benimesine rağmen, acı ve üzüntü karşısında insanî olana yönelebilmesi, annesine benzeme korkuları, yeni hayat konusundaki istifhamları ve umutları, Halide'nin Jack – Jackie Kennedy çiftinin yaşam biçimini ve kaderini, daha eş seçiminden başlayarak izleyişi (Halide-Halid Ziya Gümüş), konser piyanistliğini, (...) daha önemli bir erkeğin karısı olabilmek uğruna silip" atışı, şehit bir diplomata yaraşan bir eş olma kaygısı, gerçeklerle sürekli inatlaşması, Mehmet Emin Entek'in pragmatist ve narsist kişiliği, dedesinin 6-7 Eylül olaylarından sonra Türkiye'yi terketmek isteyen Rum ve Ermeni esnaftan neredeyse bedavaya kapattığı maldan kaynaklanan haram-zâdeliği, sadece sayılara önem verişi, tabasbus üstüne kurduğu iktidarı, annesinin sakat sevgisi ve gerçek sevilme ihtiyacı, her beladan ustalıkla sıyrılması, yakınlarına küsmesi ama iş ilişkisi olanlarla tüm olumsuzluklara rağmen diyaloğunu mutlaka sürdürmesi, acımasızlığı ve havaalanından ayrıldıktan sonra Belgin'in klostrobisini ve onu ölüme terkedişini düşünerek ağlayıp, nihayet "insanlaşması"... onlara çok boyutlu roman kişisi olma ayrıcalığını kazandırmaktadır.
Bir romanı roman kılan en önemli unsurlardan biri içerdiği, temsil ettiği felsefedir. Bu yönüyle romanda kullanılan mekân, zaman, kültür, sanat, sema, yontuculuk, kadın / cinsellik / feminizm / eşcinsellik, erk, iş ahlâkı tartışmaları, felsefi boyutlarıyla, roman diline, tahkiyesine yedirilerek verilmektedir.
İlk karşılaşmalarında birbirlerine hor bakan Hasret'le Tijen'in ve Anna ile Aleynâ'nın tehlike esnasında (kapının düşmesinde ve astım krizinde) yardımlaşmadan doğan bir birliktelik, samimiyet kurmaları, Ayda'nın ASALA tarafından işlenen cinayeti kendisi tarafından işlenmiş bir cürüm gibi zihninde taşıması ama buna rağmen aynı zamanda babasının da vasiyeti olan Belgin'e yardımı, desteği ihmal etmemesi tepki doğuran buluşmalardan sonraki şiirsel kaynaşmalara örnek olarak verilebilir. Anı bağlamda Kete'nin "Yeter artık, bitsin bu nefret, bu kin, bu uzlaşmazlık! Bitsin ki, yeni bir tarih yazılsın, yeni bir ufuk belirsin, bebek doğsun. Yeni, aydınlık, yeniden..." feryadının da altının çizilmesi gerekir.
Tüm bunlar güzel belirlemeler, şiirsel eğilimler ve romantik yaklaşımlardır. Elbette olması gereken, temenni edilmesi gereken, özlenmesi gereken tablolar, düşünceler bu tablolar ve düşüncelerdir. Ancak bunun gerçekleşmesi için önce İstanbullular'ın yazarının kendi roman kişileriyle (örneğin gerçek bir Aleynâ ile) buluşması ve onlara gerçek anlamda tanıklık etmesi beklenir.
Buket Uzuner, çok çok iyi bir öykücü olarak ayrıntıları iyi keşfetme yetisini ve onları yerli yerinde kullanma zevkini İstanbullular'a da taşımış. Örneğin: "Simsiyah giyinmiş, Jacqueline Kennedy'nin siyah tüllü yas şapkasının benzerini takmış, tek damla gözyaşı dökmemek için belki de yatıştırıcı ilaç alarak kaskatı kesilmiş, elimi koparacak kadar sımsıkı tutan annem: 'Teröristler babanı öldürdü, o artık vatan şehidi!' demişti. Sonra bana dönüp, sanki olanlar benim suçummuş gibi bir azarlamayla 'Başını dik tut, sakın ağlama ve asla unutma; sen bir Türk kızısın Belgin! Baban seninle gurur duyacak!' Ama ben ağlamış, çok ağlamış, annemi ve tabuttaki babamı utandırmıştım."
Ancak onca güzel ayrıntıya, çağrışım zenginliğine rağmen, sözcük tekrarlarıyla orijinal bir üslup oluşturma, verilmek istenilen etkiyi pekiştirme kaygısı okura bezginlik verebilecek bir orana ulaşmıştır. Örneğin: "Annesine benzemekten korkan kızların yaptığı gibi ona kızdım, çok kızdım, anneme kızdım, kızdım, kızıydım, kızı, kız! Anneme kızardım, babama asla!".
Tahkiye merkezli anlatımlarda kurgu, gerçekliğin genelleşmesini (yerelden evrensele açılmasını) ve önüyle, sonuyla tahakkuk eden kaderin bir metinde elle tutulur, gözle görülür hale gelmesini sağlar. Bu nedenle kurgu çok matematiksel bir akışa, bütüncül bir inşaaya bitişiktir; hayat tecrübesinin redetmeyeceği rastlantılara açık ancak rastlantıların artistik bir yetenekmiş gibi kullanılmasına kapalıdır.
İstanbullular romanı bu açıdan da kimi kusurları içermektedir. Geçmişten o güne birbirleriyle ilişki içinde bulunan onca kişinin dar bir alanda buluşturulmaları bunun önemli nedenlerinden biridir. Romandaki kişiler kadrosu oluşturulurken bir Ermeni'ye de ihtiyaç duyulmuş ve Belgin'in arkadaşı orada bulunduruluvermiştir. Bir kurguda, olanın yerine bir başka durumun ya da kişinin ikame edilebilirliği söz konusuyla ya kurguda, ya özde, ya da her ikisinde birden bir kusur var demektir. Belgin'in eski okul arkadaşı olarak Ermeni'nin yerine bir Finlandiya'lının orada bulunabilirliği kurgudaki sakatlığın (bilinçli rastlantının) bir açık göstergesidir.
"İstanbul'un melankolik ruhunu arama yolunda, kültürlerin çatışması ve birleşmesinde yeni semboller bulması, romanlarında geleneksel Osmanlı aile ortamından daha Batı yönelimli bir yaşam tarzına dönüşüm deneyimini işlemesi..." Orhan Pamuk'u Nobel Ödülü'ne ulaştırmıştı.
Orhan Pamuk'un, Selim İleri'nin İstanbul mekânlı romanlarıyla, sadece İstanbul ve İstanbulluluk çevresinde benzerlik arzeden İstanbullular romanı, yerli öykücülüğün kilometre taşlarından biri olan Buket Uzuner'e Nobel Ödülü'nü getirir mi? Bunu bilemiyorum ama şunu iyi biliyorum: İstanbullular, içerik olarak benzediği iyi romanların gerisinde kalmıştır.






