Ünlü tarih felsefesicisi Arnold Toynbee'nin “Tarihçi Açısından Din” isimli kitabı, tarih, felsefe ve teoloji disiplinlerinin bir arada yoğrulduğu önemli bir eser. Özellikle dinlerin doğuşu, felsefeninin dinleşmesi ve imparatorun putlaşması bölümleri dikkate değer.
Arnold Toynbee, "Tarihçi Açısından Din" isimli kitabında, ilahi dinlerin doğuşunu tarihsel bir süreç içerisinde değerlendiriyor. 1889-1975 yılları arasında yaşayan İngiliz tarihçi bilindiği gibi tarihin konusunun kültürler olduğunu savunur. Dolayısıyla tarihin kültürler hakkında olumlu ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunmak yerine, kültürleri anlamaya çalışması gerektiği düşüncesiyle seçkinleşen tarih felsefecisidir. Toynbee'nin kitabı da bu çerçevede değerlendirilebilecek bir başyapıt. Tarihçi Açısından Din, hem olayları tarihsel açıdan eleştiren, araştıran, hem çeşitli düşünürlerin felsefi bakış açılarını öğrenmek isteyenler için ideal bir kitap.
Dilimize İbrahim Cana'nın çevirdiği Tarihçi Açısından Din, iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm "Tarihçi Gözüyle İlahi Dinlerin Doğuşu". Bu bölüme Toynbee, kitabı hazırlama metodunu, tarihçinin konuyu incelerken yaklaşımının nasıl olması gerektiğini, medeniyetlerin tarihe bakış açısını açıklayarak başlıyor. Eski çağlardaki din olgusunun ilahi bir anlam kazanmasının evrelerini okuyucuyla paylaşıyor. Toynbee'ye göre ilahi bir inanışa geçmeden önceki üç aşama; tabiat, insan ve mutlak hakikat. İnsan ilk önce tabiata perestijle inanmaya başlıyor (Tabiat Perestlik). Tabiata hakim olmaya başladıkça ve zaman ilerledikçe bu inancını bırakıp kendi ile Allah arasında kaldığı 3 bin yıllık bir arayışa giriyor. Yazar tabiatperestlikten bahsederken Çin'deki Konfüçyüs ekolünden Hindistan'daki Hinayama felesefesine, Budist ekolünden Yunanistan'daki feylesoflara kadar çeşitli örnekler veriyor. Tabiata perestijin ilahi dinlerde de bazı sembollerle izlerinin görüldüğünden bahsediyor. Hinduizm'de Lingam ile Mahayana'da mandala ile Hristiyanlık'ta ana, baba, evlat taabbüdü, ekmek ve şarap ayini ile tabiata perestijin örnekler bulduğunu söylüyor. Daha sonra Tabiatperestlik yerini insanperestliğe bırakıyor. İnsanperestliği de mahalli küçük cemaatlere perestij ve Cihanşümul İmparatorluklara perestij olarak iki bölümde inceliyor yazar. Bu iki oluşumun da insanlığı tatmin etmemesi, insanperestliğin vardığı en son nokta olan müstakil feylesofun putlaştırılmasının istenilen ve beklenilen sonuca ulaşmaması ilahi dinlerin önünü açıyor. Yazar bu bölümde ilahi dinler ile putlaştırılmış imparatorlukların ve ilahi dinlerle felsefenin karşılaştırılmasını ayrı ayrı ele alıyor.
Bu bölümde Budizm ve Hinduizm felsefelerinin dine nasıl dönüştüğünden İslam'ın, Museviliğin ve Hristiyanlığın birbirine benzeyen yönlerine, İslam ile Hristiyanlığın Yunan Felsefe Ekollerinden nasıl etkilendiklerine kadar pek çok ilahi meseleyi kıyaslamalı olarak ortaya koyuyor. Toynbee inanmış Hristiyan kimliği bilinen bir yazar olarak bu bölümün sonunda da insanların Hristiyanlığa ve İncile sıkı sıkı sarılmalarını ve kurtuluşun bu yolda olduğu fikrini gizlemeyerek okuyucuyla paylaşıyor.
İkinci bölüm yazarın Batılı kimliğini yansıtıyor. Toynbee bu bölümde Batı medeniyetinin tüm medeniyetleri nasıl etkilediğinden bahsediyor. Batı Sanayi İnkılabına kadar mutlak günahtan sıyrılıp en mükemmele ulaştığı fikriyle yaşıyor. Fakat sanayi inkılabıyla beraber bilim ve teknolojiyi ön plana çıkarıyor, diğer tüm medeniyetleri etkileyecek konuma geliyor. Ta ki onları Hristiyanlaştırana kadar. Toynbee bu bölümde de John Locke ve Pierre Bayle'nin görüşlerine yer veriyor.






