‘İstanbul’un iç tarihi’ne dair ‘Revnak’lı sayfalar

04:0015/08/2021, Pazar
G: 15/08/2021, Pazar
Yeni Şafak
Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i ve İstanbul’daki Mevlid merasimleri hakkında bağımsız bir bölüm var birinci ciltte. Yüzlerce isim geçiyor.
Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i ve İstanbul’daki Mevlid merasimleri hakkında bağımsız bir bölüm var birinci ciltte. Yüzlerce isim geçiyor.

Mustafa Koç’un uzun soluklu çalışması olan Revnakoğlu’nun İstanbul’u adlı kitap Fatih Belediyesi tarafından iki cilt olarak yayınlandı. Kitabın ilk iki cildinde tasavvuf ve tekke kültürü üzerine çalışmalar yapan araştırmacı Cemaleddin Server Revnakoğlu’nun belgelerinden yola çıkarak sur içindeki kültürel ve dini hayata dair bilgiler yer alıyor. Kitap beş cilt olarak tamamlanacak.

ÂLİM KAHRAMAN

Mustafa Koç, bir arşivden bir kitap inşa etmiş. Fatih Belediyesi sadeliğin zevkini giydirmiş, onu bir yayın haline getirmiş. Eserin adı: Revnakoğlu’nun İstanbulu.. 1 ve 2. ciltler, büyük boy, beşer yüz sayfa. Duyumlarımıza göre beş cildi bulacakmış bu kıymetli eser. Kurban Bayramı’ndan önce elime ulaştı. Bayramı bir bakıma bu iki ciltle geçirdim. Tadı hissedilen bir Türkçe, bir üslup. Göz zevkini okşayan sayfalar, fotoğraflar, belgeler! İstanbul’un ‘İç Hayatı’nı keşfe çağırıyor sizi. Zaten kitabın alt başlığı da “İstanbul’un İç Tarihi”. Bu iki cilt “Fatih” semtine ayrılmış. Diğerlerinde yeni semtlere doğru da açılacağız anlaşılan.

REVNAKOĞLU VE KOÇ’UN ORTAK ESERİ


Kitabın ortaya çıkmasında Mustafa Koç’un büyük emeğini gözden kaçırmamak lazım. Dağınık haldeki yüzlerce dosya ve sayfayı belli bir düzene sokmak, ortada bir kitap yokken, kendi ara katkılarınızı da yaparak beş ciltlik bir kitap hazırlamak bilgi ve birikim yanında büyük bir sabır ve aşk ister. Ortaya çıkan kitap Revnakoğlu’yla Koç’un ortak eseri olmuş.

Fatih, Suriçi demek. Kadim İstanbul yani. Fatih Camii merkez olmak üzere, ayrı ayrı kapılardan farklı yönlere; cadde ve sokak aralarına doğru çekip götürüyor kitap bizi. Bir fikir vermek için ilk yolculuğun bölüm başı satırlarını aktarayım size: “BİRİNCİ GÜZERGAH: Bu güzergah, Fatih Camii’nin Çörekçiler Kapısı’ndan başlar, Fatih Caddesi istikametinde ilerleyerek Nişanca Caddesi, Beyceğiz Caddesi ve Hasan Fehmi Paşa Caddesinden Karagümrük’e ulaşır. Bu caddelere bağlanan sokaklarla Ali Kuşçu, Atikali ve Dervişali Mahalleleri güzergâhı üzerinde kısmen veya tamamen bulunur.”

Bu kitabı benzerlerinden ayıran özellikler var.

Güzergah üzerindeki tarihî yapılar yanında hanlar, geçmişte var olmuş konaklar, evler. O evlerin sahipleri, onların şahsî ve ailevî geçmişleri. Sayfalar ilerledikçe bunlar bir bir açılıyor önümüze. Bina ve insan hikâyeleri semtin hikâyesine götürüyor. Artık kaybolmuş bir hayat, eşya ve giyim detaylarıyla beraber bir yaşama üslubu, bir medeniyet ufkuna dönüşüyor. Eski İstanbul’un ilmî simaları (biliyorsunuz Fatih bir ilim başkenti aynı zamanda), sanatkârlar, devlet adamları.. Meczuplar, deliler.. Mehmet Âkif’i de buluyorsunuz kitapta Hocası Arap Hocayı da. Hafız Kemal’i, Saadettin Kaynak’ı da. Onlar anlatılırken bir bağlantı dolayısıyla Necmettin Okyay’a, Eşref Ede’ye uzanıyor söz. Fatih’deyim derken bir de bakıyorsunuz Üsküdar’a geçmişsiniz. İstanbul’un iç hayatının doğal sonuçları bunlar. Bir ömür içinde dönem dönem semtten semte geçersiniz, o semtli olursunuz bir süre de. Fakat şunu unutmayalım, Revnakoğlu İstanbul Tekkelerinin tarihini yazıp bitirmiş bir adam (umalım bir gün o çalışması da ortaya çıksın) en çok da İstanbul’da tekkeler ve çevresinde yaşanan hayatlara, o tekkeyi temsil eden kişilere rastlıyorsunuz. Nakşî, Celveti, Kadirî gibi çeşitli tekkeler. Fakat daha çok şehrin son dönem kültür hayatı içinde aktif rol oynamış bazı Bektaşi tekkeleri. (Ali Nihat Tarlan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Bölüm hocamızdı. Onun Konya’da askerliğini yaparken bir Bektaşi Babasından -Saatçi Hüsnü Baba- “nasip aldığı”nı. Sonra da “Baba” olduğunu bu kitaptan öğrendim.)

VELİLER VE DELİLERE DAİR

Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i ve İstanbul’daki Mevlid merasimleri hakkında bağımsız bir bölüm var birinci ciltte. Yüzlerce isim geçiyor. Baktığınız açıya göre hepsi önemli bu bilgi ve yorumların. Benim dikkatimi çeken bir portreden söz etmeden sözü bağlamak istemiyorum. Bugünkü Darüşşafaka Caddesi 34 numaralı binanın yerinde bulunan bir konak ve onun Sahibi İsmet Molla.. Eski İstanbul’un tarihî simalarından. Birçok özelliği var. Babadan mahkeme kadısı, kazasker, enfiye düşkünü, damacı, tavlacı, satranç ustası, en sonunda Bektaşi babası olan bu zat sarıklı bir İstanbul Efendisi. Damacı ve tavlacı diye anılıyor. Biraz tuhaflıkları da var onun için “Deli İsmet” diye de biliniyor. Eli açık. Konağında hiçbir akşam yalnız sofraya oturmak istemediği için gelen olmazsa sokaktan geçenleri çeviriyor, yemeğe buyurması için onlara yalvardığı bile oluyor. Gerekirse kolundan tutup zorla içeri konağa çekiyor. Sonunda ikram sevgisi o noktalara varıyor ki, mali durumu kötüleştiği halde borç bulup aynı düzeni devam ettiriyor. Yürümeyince de bir Bektaşi tekkesine baba olup konağını terkederek semt değiştiriyor.

“Deli İsmet” bir gün Divanyolu’nda Arif’in kıraathanesinde bir dama meraklısıyla tanışır. Onun daveti üzerine, bir süre sonra Üsküdar Toptaşı’na adamı ziyarete gider. O dönemde Toptaşı demek tımarhane demek. Meğer adam Toptaşı Tımarhanesinde “güllabicibaşı” değil miymiş! Üsküdar’a geçip adamı sorunca anlaşılır durum. Dama oyunu tımarhanede gerçekleşir. Fakat “İsmet Molla”nın tadı kaçmıştır bir kere. Zihni dağılır ve üst üste yenilmeye başlar. Oyunu yarıda bırakıp ayrılamaz da. Güllabici onu o gece bırakmaz. Hastanenin bir koğuşuna buyur eder. Deli koğuşunda mecburî misafirlik!

Bu yaşanmış olay bana Ömer Seyfettin’in Cabi Efendi hikayesini hatırlattı nedense. Oradaki olaylar da Toptaşında aynı Tımarhanede iki dama oyuncusunun başından geçer.

Revnakoğlu’nun güzergahlar boyunca İstanbul içinde bizi çıkardığı yolculuklar, yıllar önce rahmetli Orhan Okay’la yaptığımız İstanbul içi gezmelerimizi hatırlattı bana. Balat’tan başlamış Fatih’e geçmiştik. Fatih’in içini birkaç değişik güzergahtan üç dört seferde gezebilmiştik. Tabii ayrı ayrı tarihlerde. Sonradan aklıma geldi. Üç-beş yıl sonra o gezmelerde çektiğim fotoğrafları tabettirip Hocaya götürmüş, arkalarına benim için notlar düşebilir mi diye sormuştum. Büyük bir alçakgönüllülükle “hay hay” demiş ve inci gibi yazısıyla onar, on beşer satır yazmıştı. Yüzün üzerinde fotoğraf. Onları sonradan bir kitapta topladım. Kendi gezi intibalarımla beraber: Tanıdığım Orhan Okay. Fatih Camii’nin kapılarından ikisinin Boyacılar ve Çörekçiler Kapısı olduğunu rahmetli Orhan Hoca’dan duymuştum ilk olarak. Revnakoğlu beni o günlere de götürdü.

Gidenlere rahmet olsun.

#​Mustafa Koç
#Fatih
#Fatih Camii