Cumhuriyetin modernleşme projesine bir cevap hükmündeki Huzur Sokağı, 1970'den bu yana bir milyonun üzerinde sattı, elden ele dolaştı. Yazarı Şule Yüksel Şenler ve romanın kahramanı Feyza, kamusal alanda varolma çabası veren başörtülü kadınların/kızların 'ilk' sembolü oldu.
İlk kez yayınlandığı 1970'den bu yana tam 72 baskı yaptı ve tahminen 1.5 milyona yakın sattı. Aradan geçen 30 yıl gibi uzun bir süre zarfında Huzur Sokağı, bir "kült roman" halini alırken, romanın kadın kahramanı Feyza gibi, yazarı Şule Yüksel Şenler'de, Türkiye'deki başörtülü kadınlar-kızlar için bir "sembol" oldu. İlk popüler İslami roman olan Hekimoğlu İsmail'in "Minyeli Abdullah"ından üç yıl sonra yayınlanan Huzur Sokağı, bir kadın tarafından kaleme alınan "ilk hidayet romanı" olması ve o yılların Türkiye'sinde pek rastlanılmayan, tesettüre riayet eden 'şık' bir kadın kahramanı anlatması bakımından bir 'ilk' olma özelliğine sahip. Romanın yazarı Şule Yüksel de, modern bir görüntüden vazgeçerek tesettüre uyan 'ilk' kadın yazar. Kendi dönemini olduğu gibi daha sonraki dönemlerin kadınlarını da, hem romanın kahramanı Feyza aracılığıyla, hem de kendi tarzıyla etkileyen Şule Yüksel Şenler, Anadolu kadınına yakıştırılan 'örtü'nün eğitimli, kültürlü ve kentli kadınlar tarafından da bilinçli bir şekilde tercih edilebileceğini gösterdi. Bugünkü Türkiye'nin en temel sorunların biri olarak hâlâ gündemde olan inanç özgürlüğü/başörtüsü konusunu, genç bir kadının yaşadıkları etrafında ilk defa cesurca aktaran roman, daha sonra Yücel Çakmaklı tarafından 'Birleşen Yollar' adıyla filme alındı. Feyza'yı Türkan Şoray'ın canlandırdığı film de, roman gibi büyük ilgi gördü.
Piyasada 500'e yakın popüler İslami roman olmasına rağmen, Huzur Sokağı'nın yıllık satış rakamı 15-20 bin civarında. Minyeli Abdullah'ın yazarı Hekimoğlu İsmail'e göre, her iki romanda sahici olduğu, okuyucu romanda kendini bulduğu için bu kadar çok satılıyor. Medya desteğiyle oluşan kültür kamuoyunun dışında olmasına, aradan geçen 30 yıla rağmen Huzur Sokağı, çok satan günümüz yazarlarına inat, hâlâ çok okunan, elden ele dolaşan kitaplar arasında yer alıyor. İlk defa 1970 yılında yayımlanan Huzur Sokağı'nı, altı yedi yıldan bu yana Timaş Yayınları basıyor. Timaş Yayınları editörü Osman Okçu'dan aldığımız bilgeye göre, kesin bir bilgi olmamasına rağmen kitabın satış rakamı tahminen 1 milyon civarında. Romanın daha çok okur tavsiyesi üzerine alındığını belirten Okçu, okuyucu kitlesinin 15-25 yaş arası gençler ve zannedilenin aksine sadece tesettürlü genç kız ve kadınlardan değil, açık bayanlar ve erkeklerden oluştuğunu söylüyor.
Genelde, modern bir hayat süren genç kızların, 'inançlı' genç bir erkeğin yardımıyla İslam'la tanışarak başını örtmesini anlatan romanlar, "Hidayet romanları" olarak adlandırılıyor. Saf iyi ve saf kötü tipler anlatıldığı, dış görünüşe dayalı sığ çatışmalar aktarıldığı ve kurgusal kolaycılığa gidildiği için eleşterilen hidayet romanları, edebi bir tür olarak 'önemsenmese' bile, sosyolojik olarak dikkate alınması gereken romanlar.
Huzur Sokağı, piyasada bulunan hidayet romanlarından, kahramanları ve konusu bakımından değilse bile, kurgusu ve olayların geçtiği mekanların, ortamların aktarılması bakımından farklı bir yere sahip. 'Hidayet romanları' için bir şablon oluşturan Huzur Sokağı, o dönemlerin Yeşilçam filmleri formatında bir romandır aslında. Ama 'ilk'tir. Roman, zengin sosyete kızı Feyza ile yakışıklı, dindar ve fakir Bilal'in hikâyesini anlatır. Şımarık Feyza, Bilal'i 'tavlacağı' konusunda arkadaşlarıyla bahse tutuşur ve Bilal'in dikkatini çekmeye çalışır. Ancak, avlanan o olur. Bilal'in İslami bilgisinden etkilenen Feyza'nın yalanı, doğum günü partisinde ortaya çıkar. Bilal, Feyza'nın kendisi üzerine girdiği bahsi öğrenir ve Feyza'yla ilgisini keser. Bilal vasıtasıyla başlayan İslami uyanış, Feyza'nın ruhunda devam etmektedir. Evlenir ancak, ayrı dünyalara ait olduklarını anladığı eşinden ayrılarak, kızı Hilal'i inancı doğrultusunda yetiştirme çabası verir. 'Zor' ama inancını yaşadığı 'huzurlu' bir hayatı sürdüren Feyza, kızı Hilal'i, Bilal'in doktor olan oğlu Nusret'le evlendirir. Roman bu mutlu sonla biter.
BAŞÖRTÜLÜSÜYLE kamusal alanda varolma çabasının, yaşanan sürecin başlama noktası konumundaki Huzur Sokağı'nın yazarı Şule Yüksel Şenler, 1938 Mersin doğumlu. Modern bir ailenin içinde yetişen ama yüksek tahsil yapamayan Şule Yüksel, 20'li yaşlarında, haftalık olarak yayınlanan bir kadın gazetesinde yazılar yazıyorken, abisinin etkisiyle dinî konularla ilgilenmeye başlar. Düşüncelerini yazılarına aktarınca gazete yönetiminin tepkisini alır ve işinden ayrılır. Başını kapattığı için "Sen modern ve güzel bir genç kızsın, bu örtü de neyin nesi?" gibi tepkiler almasına rağmen, Şule Yüksel yazmaya devam eder ve konferans vermek amacıyla tüm Türkiye'yi dolaşır. Yazı ve konuşmaları nedeniyle hakkında çok sayıda dava açılan Şenler, 1971 yılında Cumhurbaşkanı'na hakaret suçundan mahkûm olur ve Bursa cezaevinde hapis yatar. İlerlemiş yaşına ve rahatsızlığına rağmen kadınlara yönelik Kadın Kimliği dergisini çıkaran ve muhtelif gazete ve dergilerde yazan Şule Yüksel, bir süredir yurtdışında yaşıyor.
ŞULE, Müslüman kadının yaşadığı dönüşümü çok yakından etkiledi. Şule'ye kadar örtülü kadınlara geleneksel bir rol biçiliyordu. Şule'yle birlikte okumuş, topluma söyleyecek sözü olan kadınların da örtülü olabileceği görüldü. Şule, herşeyden önce Müslüman kadına 'güven' duygusunu aşıladı. Şule'nin ve Feyza'nın İslami hareketi taşıyıcı bir rolü var. Başörtülü öğrencilerin yasak protestolarından Merve Kavakçı'nın başörtüsünü Meclis'e taşımasına kadar uzanan pek çok şey Şule'nin başlattığı sürecin devamıdır. Şule, 'Şule'dir. Nevi şahsına münhasır, özgüveni ve direnci yüksek, herhangi bir angajmanı olmamasına rağmen tek başına olabilmiş biridir Şule. Feyza'da Şule gibidir. Feyza, aşkın en ince duygularını yaşayan, babasına, kocasına ihtiyaç duymadan bireyin tek başına ne kadar dirençli olabileceğini ortaya koyuyordu.O bir damga isimdir, bir ekol başlatmıştır ve böyle anılması gerekir.
'HUZUR SOKAĞI' Cumhuriyet kadınını, Osmanlı kadınlarının doğal süreç içinde işleyen tartışmalarından koparan, dayatmacı sürece verilen bir cevap. Norm olarak dayatılan Batılı kadını tartışmaya açıyor. Aslında kitap, doğal olarak günümüz pratikleriyle çoktan aşıldı. Şule Hanım, Fatma Âliye ve Halide Edip'le aramızdaki köprüdür. Yaşanan toplumsal travmaya bir cevaptır. Kendi medeniyetini, üstünlüğü ele geçirmiş bir medeniyetin altında kalmadan yeniden üretme çabası. Modernleştiricilerin nesnesi konumundan sıyrılıp yazgısına sahip çıkmak isteyen insanların kuşkularını, taleplerini, kaygılarını seslendirdi. Aslında bu modernizme tepkili bir modern durum. Bir de, din, dinî giysi ve eve kapanma üçgenini ve bu konudaki kalıp yargıları kendi yaşamıyla silen bir çizgi izledi. Kendilerini İslam'a nispet eden kadınların kentte yeniden okunmasına ve geleneği aşma çabalarına katkıda bulundu.
'HUZUR SOKAĞI' olayların Türkiye'de geçmesi ve bir hanım tarafından yazılmış olması itibariyle "ilk"lerin romanıdır. Halk, hem henüz sokaklarda tesettüre riayet eden "şık" kadınların görülmediği bir zamanda kaleme alınmış romana , hem de Türkiye'yi verdiği konferanslarla baştan başa dolaşan yazarına çok olumlu bir tepki vermiştir. Kendinden sonra popüler İslami roman yazanlar Huzur Sokağı'nı şablonlaştırarak zengin sosyete kızının fakir ve Müslüman bir genç vasıtasıyla hidayete ermesini sürekli tekrarlamışlardır. Şule Yüksel'in kendini tekrar eden ikinci bir roman yazmaması ve kendisinin gerisine düşmemesi, saygınlığının devam etmesini sağlamıştır. Fakat, Şule Yüksel "Kadın haklarını savundu" demek "Rabia Hatun feministti" demekten çok farklı değil. Kavramları yerinde ve düzgün kullanırsak saygı duyduğumuz kişilerin saygınlığının zedelenmemesine de katkı da bulunmuş oluruz.
TÜRKİYE'DE modernleşmeci zihniyet, kendisini "cahil-köylü-dindar"/"modern-kentli-eğitimli" kadın karşıtlığı çerçevesinde konumlandırmıştı. Bu karşıtlığı ilk sarsan örneklerden biridir Şule Yüksel Şenler. Romanın kahramanı Feyza ile kentli başörtülü bir kadın tipi çizmişti. Bizzat kendisi de gerek yazarlığı, gerekse düzenlediği konferanslarda ortaya koyduğu aksiyoner kişiliği ile kentli bir dindar kadın tipi örneğini sergilemişti. Bu çerçevede Şule yüksel, Türkiye'de kamusal alanda tesettürüyle yer almak isteyen kentli eğitimli kadın için bir öncüydü. Ama onun için "İslamcı Kadın Hareketi"nin öncüsü şeklinde bir tanım kullanılmasını doğru bulmuyorum. Zira onun meselesi kendisine toplumda 'kadın' olarak yer açmak değildi. 'İman ve ahlak'ı merkeze alan ontolojik bir duruşu temsil ediyordu Yüksel, hem yazdıkları hem de yaşadıkları ile tarihsel sürekliliği hissetmemizi sağladı.
1970'LERDE Türk Sinemasına Elif Film şirketiyle giren Milli Sinema anlayışına uygun bir eserdi Huzur Sokağı. Türk toplumunun gerçeklerini çarpıtmadan aktarıyordu. Romanın kahramanları, Türk toplumunun yaşadığı kültür ikiliğini yaşıyordu. Huzur Sokağı ve ondan uyarlanan Birleşen Yollar, Türk sanat tarihinde kültür ikiliği gerçeğini ilk defa yansıtan eserler oldu. Film de, bu özelliğiyle ilgi gördü. 1975 yılında TRT'de ilk defa gösterildiğinde çok beğenildi, 1980'lerde video yaygınlaştığında yurt içinde ve dışında en çok satılan kaset oldu, 1990'larda özel televizyon kanallarında her gösterilişinde büyük rating topladı. Birleşen Yollar'a gösterilen ilgi, hiç eksilmeden kuşaktan kuşağa devam etti.
"HİDAYET ROMANI" tabir edilen türe karşı olmakla birlikte, Şule Yüksel Şenler'in "Huzur Sokağı"nı ayırıyorum. Birincisi, bir model olsun iddiasıyla kalkışılmış bir roman değil, ikincisi temiz bir anlatıma sahip... Şule Yüksel'i, öncülük ettiği ve son yıllarda pıtrak gibi çoğalan misyoner romancılardan çok, kadın duyarlılığını öne çıkaran yazarlara, örneğin Muazzez Tahsin Berkant'a, Suat Derviş'e, Kerime Nadir'e daha yakın buluyorum. Hatta anılan yazarlardan "dil" ve "işçilik" olarak daha başarılı, daha usta bir romancı. Şule Yüksel Şenler, romancılığını "Huzur Sokağı"yla noktaladı. Bu romanın kendi hayatında özel bir yeri, özel bir anlamı olmalı, diye düşünüyorum. Onu değerli kılan belki de bu yönü.
"HUZUR SOKAĞI" bir "yığın romanı"dır; "roman yazma/yapma" çabasının değil, çarpıcı bir konuyu uzun soluklu olarak sunma niyetinin ürünüdür. Ama ilginçtir, bu katı yargıyı yumuşatacak, hatta gözardı ettirecek kadar özel durumlarla da yüklüdür Huzur Sokağı. Hidayet/Dalalet romanlarının ilkidir, içerdiği hayat tabloları Türkiye gerçeğine denk düşmektedir ve daha da önemlisi benim kuşağımın karşı cinse bakış açısını etkileyen, etkileyen ne kelime adeta belirleyen, mevcut komplekslerimizi aşma yol ve yöntemlerini dikte eden bir anlatıdır. Tekniğini, söylemini vb değil, yetmişten doksana bir yirmi yılın genç kuşağını etkileme gücünü, buna mahsus ilginç dinamiklerini konuşmayı tercih ederim.
"HUZUR SOKAĞI" romanı tesiriyle çok önemli bir eser... 70'li yıllarda birçok kadın ve kızımıza, hatta erkeklere de yol gösterici olmuştur. Bu romanı okuyan birçok kadın ve kızın hayatlarında dine daha sahici yer ayırmaya başlamaları babalarına, kocalarına ve oğullarına da yansımış ve onları da değiştirmiştir. Bunu yakînen biliyorum. Huzur Sokağı'nı sadece kadını öne çıkardığı yolundaki değerlendirmeler bence çok yanlış. Romanın yayınlandığı dönemleri çok iyi hatırlıyorum. Sadece romanın yayınlanmasını değil, Şule Hanım'ın çıkardığı "Seher Vakti" dergisini ve konferanslarını da çok iyi hatırlıyorum. Anlattığı bizim hikâyemizdi. Tertemiz bir hayatı öğütlüyordu.







