
I-
Filmlerde, romanlarda karşılaşma anlarına tanık oluruz. Biyografilerde “O şahsı tanımasaydım belki de o düştüğüm çukurdan hiç çıkamazdım.” cümlelerine rastlar, öyle biriyle karşılaşmanın hayalini kurar, içimizdeki çoraklığı henüz karşılaşmamış olduğumuz o kişinin yokluğuna bağlarız. Bir şey olsun diye bekleriz. Oysa pek çok şey olur. Ne ki görmeyiz. Beklemenin hasadı kalbe atılan tohum ile ilgilidir. Tohumsuz hasat olmaz. Tohumu kendimiz atmayız. Bazen en yakınlarımız atar ama tohum olduğunu anlamayız. Anlamadığımız için bakımını yapmayız.
Babam dünyadan giderayak benim kalbime “el bahsi”nin tohumunu ekti. Onun
terk-i dünya etmesinden 16 gün sonra kızımla beraber umreye gittik. 2003 yılında Hac farizamı yerine getirmek nasip oldu. Ancak umre konusunda içimdeki vesvese nasibimin yolunu kesti. Annesi arkadaşım umrede iken vefat etti. Merhum Türkan Hanım teyzeyi çok severdim. Kızı çok şükür cenazesine yetişti. Ama ben umrede acı haber alma, cenazeye yetişememe korkusunu vesvese edip içimde büyüttüğümü çok geç fark ettim.
Her şey nasibi ile, her nasip kendi vakti saati içinde…
Aşırı kalabalık sebebiyle ilk tavafımızı ikinci katta yaptık. Kızım “Yorulduysan seni tekerlekli sandalyede tavaf ettirebilirim” dedi, etrafta tekerlekli sandalye ile tavaf edenleri göstererek. Ne çok tekerlekli sandalye ve ne çok bu hizmeti yapan görevli var diye düşünürken... Bir an. Anın içinde an. Anın içinde hiç solmayacak o sahne. Beni titreten, gözümün önünden gitmeyen o görüntü.
Ellerini kürek gibi kullanan, kalabalığın içinde adeta yüzer gibi süzülen o genç adam.
70-80 metre kare bir tahta parçası. Altında tekerlek yerine metal bilyeler. Üstünde 80-90 santim sadece belinden yukarısı olan genç bir adam. Ellerini kürek gibi kullanarak kalabalığın içinde yüzüyor. Herkes yürüyor ama o adeta yüzüyor. Ellerini kulaç gibi, kürek gibi kullanıyor sanki. Hacerü’l Esvet’i selamlama hizasına geldiğinde sol eli yerde, sağ elini kalbinin üstüne bastırıp sonra kaldırıyor.
O genç müminin ellerine bakarken, elleri ile bütünlenmiş varlığına bakarken babamdan bana emanet el bahsine dair zihnimde yeni bir sahne açıldı.
İhrama girdikten sonra ellerimiz sadece ibadet içindir. Bir canlıyı öldüremez, vücudumuzdan bir saç ya da kıl kopartamayız. Aksi halde kefaret ödemek zorunda kalırız. Ellerimiz varlığa koyduğumuz mesafenin başladığı ve bittiği alanı temsil eder.
Başka bir canlı varlığa, büyük ya da küçük bir böcek ya da sineğe karşı ihramlı kişinin muktedir olarak gücü parantez içine alınmıştır. Kendi vücudu üzerinde bile tasarruf sahibi değildir ihramın içinde.
Elias Canetti, Kitle ve İktidar’da el ile yok etme arasındaki bağlantıyı küçümseme üzerinden analiz eder:
“Birine seni tek elimle ezebilirim derken olası en ileri küçümsemeyi dile getiririm. Sanki şunları söylemiş olurum: Sen bir böceksin. Benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun. Sana istediğim her şeyi yaparım ve bunun da benim için hiçbir anlamı olmaz. Sen hiç kimse için hiçbir anlam taşımıyorsun, hiç kimse fark etmeden, hiç kimse zarar görmeden yok edilebilirsin, hatta yok olman hiç kimse için fark etmez, hele benim için hiç.” (s. 204)
İhramlı iken bir böceği bile öldürme hürriyetimiz elimizden alınırken Rabbimiz, şu yeryüzünde değersiz hiçbir canlı olmadığı dersini idrak etmemizi ister bizden.
II-
Tavafa başlamadan önce “Ey Rabbim! Kim bilir burada nice güzel kulların vardır, bize onları görmeyi nasip et.” diye dua etmiştim. Hayatımda hiç bu kadar güzel, bu kadar mükrim insanı bir arada görmedim. Kime anlatsam şaşırıyor, öyle latif öyle güzel insanlar gördük ki. İnşaat işçisinden temizlik görevlisine, satıcısından ziyaretçisine, zamanı ve mekânı ikram eden, ille de eliyle hizmet etmeye çalışan insanlar. Kimi çantasından ikramlık çıkardı, kimi bir bileklik, kimi sandalye getirip verdi, kimi zem zem ikram etti. Mükrim kalplerin yüzlerini hatırlamıyorum, kimisinde peçe vardı, kimisinin siperlikli şapkası gözlerini kapatacak kadar eğikti. Ama hepsinin ellerini hatırladığımı aylar sonra, şimdi fark ediyorum.
El ile huzur arasındaki bağlantıyı idrak etmeye uğraşırken huzurda oluşu/duruşu yeniden düşündüm. İki el birbirinin üstünde. İki el birbirine mukayyet olarak sükuna ermeği murat ettiğini, teslim olduğunu ifade ediyor. Ama düşmana teslim olurken havaya kaldırılmış eller gibi birbirinden ayrı değil. Yavaşça iki yana salınmış ya da göğüs hizasında birleşmiş olarak duruyor. “Huzurun elleri”.
Huzur nedir?
Artık muhtevasından ziyade bir marka olarak aşina olduğumuz huzur üzerine hiç düşünmediğimizin farkında mısınız?
Negatif hali dilimizden düşmüyor o başka. Hiç huzurum kalmadı diyoruz birisi dünyamızı istila etmeye kalktığında. Bakışları tekinsiz, her an insana saldıracakmış gibi duran insanlarla toplu taşıma araçlarında karşılaşınca huzurumuz kaçıyor ansızın.
Bir roman adı olarak mı kayıtlı zihninizde huzur: Huzur, Huzur Sokağı. Bir giyim markası, bir satış ofisi, bir emlakçı tabelası olarak mı?
Dilimizdeki kelimelere, sıfatlara odaklanalım. İsimler ve sıfatlar öncelikle negatif halleri ile dilimizde. Huzursuz, neşesiz, isteksiz, şevksiz, sevgisiz, saygısız.
Bu negatif kelime dağarcığı, esasında aynı haleti ruhiyenin toprağından dallanıp budaklanıyor. Yaşamak rutin ile ritim arasında salınan bir yolculuktur. İnsanın kendi huzurunu bulması, ancak hayatın rutini içine kendi ritmini inşa etmesi ile mümkündür.
Modern şehir hayatından kaçıp kırsala sığınan, Sivil İtaatsizlik kavramının ve kitabının sahibi Thoreau kişinin kendi ritmini inşa etmesi gerektiğine inanıyordu. Nitekim o kendi ritmini bol bol yürüyerek ve “yabanıl bir hayatı” tercih ederek bulmuştu.
Thoreau’dan yüzlerce yıl önce dervişlerin yaptığı tam da bu değil miydi?
Bayramiye Tarikati’nin gündelik ritmini hatırlayalım. Dervişler için gün üçe bölünür. Üçe bölünmüş zaman diliminin bir parçası tarlada rençberlik ederek geçirilir, ikinci pay ilim ve ibadetin, üçüncü pay uykunundu. Dervişler uykunun payından bir kısmını daha ibadete ve ilme ayırarak 24 saatlerini bütünlerdi.
İbn Haldun sanatlardan bahsederken çiftçiliği sanatlar arasında anar.
Yanlış anlaşılmasın. “Hadi köyümüze geri dönelim” demiyorum.
Ellerimizle ne yapıyoruz? Ellerimizden geriye ne kalacak diye soruyorum tekrar tekrar... Anneciğimin ellerinden çok şey kaldı. Kilimler, halılar, örgüler, danteller, oyalar, tel tel açtığı böreklerin, baklavaların damakta bıraktığı tat, ördüğü kerpiç duvarlar, dal dal büyüttüğü ağaçlar.
Benim elimden ne kalacak geriye...
Dijital kültür içinde ellerimizi en çok nerede ve ne zaman kullandığımızı, ellerimizle ne inşa ettiğimizi düşünelim istiyorum. Yasin Suresi 65. Ayeti Kerime’nin üzerimize yüklediği mesuliyeti hiç unutmadan huzurda olalım huzurda kalalım diye...
BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BİST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.