"Takva"yı ben de izledim

00:0012/12/2006, Salı
G: 28/08/2019, Çarşamba
Özlem Albayrak

Ama, ''light dindar''ların övgüyle terennüm ettiği gibi ''tanrım süper film'' falan demedim. Yönetmenin ''taraf tutmamış'' oluşunu başlıbaşına iltifata mazhariyet kriteri saymadım doğrusu. Tamam, tarikat gibi, cemaat gibi netameliyi bırakın, mevcut konjonktürde en ''cephe oluşturucu- kriz çıkarmaya yarayıcı'' konulardı mevzubahis olan ve bunu ezber yargılarla anlatmıyordu film. İlk kez olarak hem de.Ama eleştiri de, film ekibinin bu ''objektif yaklaşma'' çabasına değil zaten. Bilakis, ''oh be nihayet''

Ama, ''light dindar''ların övgüyle terennüm ettiği gibi ''tanrım süper film'' falan demedim. Yönetmenin ''taraf tutmamış'' oluşunu başlıbaşına iltifata mazhariyet kriteri saymadım doğrusu. Tamam, tarikat gibi, cemaat gibi netameliyi bırakın, mevcut konjonktürde en ''cephe oluşturucu- kriz çıkarmaya yarayıcı'' konulardı mevzubahis olan ve bunu ezber yargılarla anlatmıyordu film. İlk kez olarak hem de.

Ama eleştiri de, film ekibinin bu ''objektif yaklaşma'' çabasına değil zaten. Bilakis, ''oh be nihayet'' gibi, nefesini tutup tutup bırakma gibi bir his bile bırakabiliyor insanda. Fakir Baykurt uyarlamalarından bu yana değişmemiş olan ''kaba softa ham yobaz'' klişesinin bir adım önüne geçilmiş çünkü sonunda. Ama sırf bu neden de, bir filmi sonsuz sevme istihkakını doldurmamalı kanımca. Çünkü, kime sorsanız "Muharrem" karakterinin ''sizin en üstününüz en takvalı olanınızdır'' düsturunun içini kapsayacak çapa, derinliğe sahip olduğunu söyleyemez size. O halde, 28 Şubat''tan bu yana hızla gelişmiş hormonlu empati''lerimizi azaltıp, ''filmde hakaret yok işte, o kadar hata kadı kızında da olur'' tavrını sevme sebeplerinden sadece biri addedip, öyle okumak gerekiyor.

Hem zaten, siyasi arenada görünür olması nedeniyle giderek sosyal çevrelerin de, ama olumlu ama olumsuz minvalde ortak mevzusu haline gelen ''muhafazakarlık ve yaşama biçimleri'', artık dizilerin, gazetelerin, reklamların ve hatta sosyetenin ilgi alanında. Bir zamanlar toplumun bu kesimi yokmuş, hiç olmamış gibi davrananların en ''trendy'' konusu bugünlerde. Hani neredeyse beyinlerinin işleyiş sistemine bakılması, kalplerinin ölçülmesi için ''laboratuvar'' ortamına alınacak insanlar az daha çoğalırlarsa. Dolayısıyla filmin tarafsızlığı, konusu ve zamanlaması mükemmel, e biraz da teknik katınca işin içine, gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Ödüller falan, gırla gidiyor.

Ama bütün bunlar filmde birtakım sorunlar olduğunu görmeyi engellemiyor. Her şeyden önce, senarist Önder Çakar''ın "Sonuçta Müslümanlar bizim kardeşlerimiz, onları anlayarak bir şeyler yapmaya çalıştık." sözlerinin ''önyargısız'' yaklaşımına bile bilinçaltının o kemik "ben-öteki" ayrışmasının sirayet ettiğini gösteriyor. Çünkü o ünlü klişe doğruyu söylüyor: Arkadaş seçilebilir, kardeş seçilmez. Dolayısıyla muhtevası bana, "onlar da bu ülkenin evlatları, sevelim koruyalım" tipi bir şeymiş gibi gelen bu tavır, ne kadar nahif, uzlaşmacı, demokrat olursa olsun, öyle bir görüntü vermiyor.

İkinci sorunsa, tam da bu farkında olmadan edinilmiş ''öteki'' bakışından kaynaklanıyor. Filmin baş karakteri Muharrem (Erkan Can) mesela, dünyanın hiçbir nimetinden nasiplenmemeyi ''takva'' bellemiş, haramından olduğu kadar helalinden de köşe bucak kaçtıkça kadına, rüyalarında yakalanan, hayatında bir kitap okumamış olduğuna rahatlıkla hükmedebileceğiniz alt sınıf-alt gelir mensubu bir münzevi. Düpedüz saf. Para ve modern hayatın imkanlarıyla imtihan başlar başlamaz dağılıyor. İşin içinden kendi aklıyla çıkamıyor, akıl sormak için şeyhini de bulamıyor, kısa sürede unufak oluyor.

Bu nasıl ''takva''dır diye sormak geliyor? Bu adam helal kılınmış evlilikten neden köşe bucak kaçıyor? Bu tasavvurda, ''hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete'' dengesi nereye oturuyor? Takva, modern dünyanın manivelalarıyla karşılaşıldığı anda zırhsız, dirençsiz, dirayetsiz bir şeye nasıl dönüşüyor? Bir mürşidin yoksa modern dünya bittiğinin resmi midir? Öyle midir?

İşin bir de şu tarafı var: İçinde olmakla dışında olmanın, insana irtifası farklı ruhani düzlemler sunduğu "zikir" gibi "özel" hallerin, doğası itibariyle izleneni karikatürize etmesi, izleyeni yabancılaştırması ihtimali yüksek ve bu fizik kural Takva''da da değişmiyor; kamera iyiniyetle baksa da, o sahneden biz ''sıradan insanlara'' garip gelebilecek, vahşi bir hava yayılıyor. Hayır, Güven Kıraç''ın zikir çekmeyi "sağa sola zıplayıp ruhsuz devinimler" yapmaktan ibaret" sanısı veren "hep birlikte el çırpalım" hafifliğindeki hoppa hareketlerinden sözetmiyorum. Eğer zikir çekenlerden biri değilse o trans hali insanda bir yabancılık oluşturuyor. Dolayısıyla öteden bu yana, zikir+kamera fikri, çok hoş gelmiyor.

Ayrıca, Avrupa Yakası''nın ''Burhan''ı Engin Günaydın''ın o filmde yeraldığı her kareyi –elinde olmadan– komik ilan etmesi bir yana, 3 milyar tutan 500 kilo çuvalı, 9 milyara alacak kadar, piyasa cahili bir müteahhiti oynamasını neye yoralım? Öyle ya, bu meslek erbabları dünyanın en uyanıkları.

Tamam, Takva tarikatlere haksızlık etmemeye çalışmış, gerçeği gerçeğe yakın anlatabilmiş filmdir diyelim ama, abartmayalım isterseniz. Ne de olsa, siz bile böylesi bir "takva" istemezsiniz.