Farklı tarihsel, coğrafi, dini kültürlerden gelmiş olmak, bu kültürleri temsil ediyor olmak sorgulama konusu yapılamaz. Yani medeniyet iklimi içerisinde yaşayan Müslümanların birbirlerini anlayamaması kabul edilebilir bir durum değildir. Modernliğin kültürel anlamda egemenliği ele geçirdiği bir dünyada, Müslümanların her şeyden önce bu egemenlik karşısında ne yapmaları gerektiği konusunda bir karara varmaları beklenir.
Dünya olaylarını etkileme gücüne-iradesine sahip olan küresel rakip güçler, çoğu kez, sorunlu bölgelerde, kriz bölgelerinde, bizzat bulunmak yerine, buralarda bölgesel müttefikleri aracılığıyla çıkarlarını sürdürmeye devam eder; kimi gün uzlaşma, kimi gün gerilim politikaları izler; kimi durumlarda dolaylı müdahale yolunu seçerken, kimi durumlarda da doğrudan müdahale yolunu seçer. Bu nedenle, küresel rakip güçlerin pragmatizmi esas alan politikaları, politik/diplomatik dilleri her zaman sorunlu/muğlak/belirsiz bir dil olmuştur.
Bugünün dünyasında savaşları haklı kılmak için çok büyük yalanlar icat edildiği gibi, barışları gerekçelendirmek için de aynı şekilde büyük yalanlar icat edilebiliyor. Bu durumda halklar hep yanlış yönlendiriliyor, yanlış beklentilere koşullandırılıyor.
Bizler, Müslümanlar olarak, dünya olaylarını, küresel rakip güçler gibi anlamak, algılamak zorunda değiliz. Buna rağmen bizler, bugünün gerçekliğini çarpıtılmış bir biçimde kavramaya devam ediyoruz. Yirminci yüzyıl boyunca İslam toplumları her zaman sistematik dış müdahalelere maruz kaldılar, dış müdahaleler yoluyla tanımlandılar, biçimlendirildiler ve konumlandırıldılar. Hangi bağlama ilişkin olursa olsun bütün dış müdahaleler çok kirli, çok yıkıcı/yakıcı, acı verici, çok karanlık müdahalelerdi. Bu müdahalelerle ilgili olarak hiçbir analitik disipline başvurmaksızın, parçalardan haraketle, yüzeylerden hareketle yaptığımız bütün yorumlar, yanıltıcı yorumlar oldu.
Bugün, bugünün dünyası/tarihi hangi yönde hareket ediyor, ya da hangi yönde hareket etmeli konusunda yeterli çalışmaları yaptığımızı söyleyemeyiz. Yönelişlerimiz, yorumlarımız, duruşumuz, tarihsel açıdan bakıldığında çok tutarsız görünüyor. Kendisini bağımsız bir biçimde tanımlayamayan, konumlandıramayan, biçimlendiremeyen bir toplumdan, ülkeden söz edilemez. Dışarıya maruz kalan bizler, neyi bilmek istediğimizi bile bilmiyoruz.
Ahlaki sorumluluklarımızı terkettiğimiz için, bütün kötülükler özgürleşiyor. Sadece bizim ahlaki davranmamız yeterli olamaz. Başkalarının da ahlaki davranması konusunda uyarılarda bulunmamız gerekir.
Görüş ufkumuzu hep ulusal çıkarlar, kaygılar, saplantılar kapatabiliyor. Görüş ufkumuz hep sisli olduğu için, Ortadoğu''da cereyan eden altüst oluşları, bütün bir Ortadoğu bölgesini istikrarsızlaştıran, güçsüzleştiren, etkisiz kılan gelişmeleri bir bütünlük içerisinde değerlendiremiyoruz. Bilgi-kültür alışverişinin yoğunlaştığı/kolaylaştığı bir zamanda doğru bilgiler almakta zorlanıyoruz. Çoğu kez masabaşı kuramcılarının yorumlarını türetiyoruz. Ortadoğu bölgesinde ''devrimler'', ''baharlar'' yaşandığını iddia eden çevrelerle eleştirel görüşmeler, tartışmalar yapma ihtiyacı duymuyoruz. İnsanların küresel ilişkiler, okyanuslararası ilişkiler içerisinde bulunduğu bir dönemde, bizler mezhepler arası ilişkiler kuramıyoruz.
Ortak insanlığın mensupları olarak konuşmak yerine, her hangi bir etnisitenin, her hangi bir mezhebin, cemaatin, partinin mensupları olarak konuşmak kadar büyük bir talihsizlik olamaz. Bugün, İslam toplumlarında fikir/düşünce/kültür adamları, entelektüeller bile ortak insanlık diliyle, ümmet diliyle konuşamıyor. Ortak insanlık diliyle konuşmadığımız için, kimseyi etkileyemiyoruz.
Ortak varoluş bilincine, ortak hafızaya yabancılaştığımız için paramparça olduk. Hayatta hiçbir şey kaderci yaklaşımlar kadar kolay değildir. Kaderci yaklaşımlar insanları/toplumları hareketsizliğe mahkum eder.
Yapısal muhafazakarlıklarımız sebebiyle zamanı dikkate almıyor, zamana karşı direniyoruz. İslam''ın, hiçbir şekilde, hareketsizliğe mahkum olduğu iddia edilemez. İslam, hareketsizlikle malül olsaydı eğer, Arabistan Yarımadası dışına çıkamaz, küresel bir imparatorluk kuramazdı. İslam ve Müslümanlar hızlı toplumsal zamanlar yaşadıkları gibi, bugün olduğu gibi yavaş/durgun zamanlar da yaşıyor.
Hareketsizlikten, durgunluktan İslam değil, biz Müslümanlar sorumluyuz. Müslümanlar olarak muhafazakarlıkların, gelenekselciliklerin sınırlarının nerede başladığını, nerede bittiğini tayin edecek bir yeterliliğe sahip olabilmeliyiz. Sahih gelenekle, gelenekleri birbirinden ayırt edebilecek bir bilincimiz olmalı. Muhafazakarlıklar, gelenekçilikler çoğu kez içgüdüsel tepkiler halinde tezahür ediyor.
Bütün zaman ve mekanlarda geçerli olan evrensel/fıtri ahlaki ilkeler/değerlerle, gelenek ve görenekleri birbirlerine karıştırmamak gerekir. Her tür değişime karşı olumsuz bir tavrımız var. Değişimden söz ederken, yabancılaştırıcı, başkalaştırıcı, yıkıcı, yozlaştırıcı, kişiliksizleştirici, kimliksizleştirici bir değişimden söz etmiyoruz.
Farklı tarihsel, coğrafi, dini kültürlerden gelmiş olmak, bu kültürleri temsil ediyor olmak sorgulama konusu yapılamaz. Yanı medeniyet iklimi içerisinde yaşayan Müslümanların birbirlerini anlayamaması kabul edilebilir bir durum değildir. Modernliğin kültürel anlamda egemenliği ele geçirdiği bir dünyada, Müslümanların her şeyden önce bu egemenlik karşısında ne yapmaları gerektiği konusunda bir karara varmaları beklenir.
Sözünü ettiğimiz egemenlik, İslam kültür ve medeniyetinin değerleri dikkate alındığında ciddi bir uçurum oluşturuyor. Bir diğer yanda kapitalizmin en etkili geçim ve üretim tarzı olarak belirleyiciliğini sürdürüyor olması ahlaki sorunlarımızın daha da şiddetleneceği anlamına gelir.






