İslami kesime bakışım da değişti

00:0024/01/2010, Pazar
G: 24/01/2010, Pazar
Yeni Şafak
İslami kesime bakışım da değişti
İslami kesime bakışım da değişti

"Biz burada yazarlar olarak artist olduk. Bize burada ahkâm kestiriyorlar. Her şeyi bilmek zorundayız ve her konuyla ilgili hemen kanaatlerimiz olmalı gibi..."

Ece Temelkuran, ilk romanı Muz Sesleri'ni niçin Beyrut'ta yazdığını anlatırken bu cümleleri kuruyor. 9 ay Beyrut'ta yaşayan ve bu sürede Arapça da öğrenen Temelkuran, romanda Ortadoğulu olmak meselesini işliyor. "Beyrut'tan sonra birçok değişim oldu fikirlerimde" diyor. Milliyet'ten Habertürk'e transfer olan Ece Temelkuran'la romanından hareketle muhafazakarlığı ve Ortadoğulu olmayı konuştuk.


Beyrut'a gidişiniz bir kaçış mıydı? Nasıl bir süreç sizi Beyrut'a taşıdı?

Burada çok fazla tüketim nesnesine dönüştürüldüm. Hem kadın, hem genç olduğum, yazı yazdığım, ekranlarda göründüğüm için... Beyrut'a gitmek projelendirilmiş bir arayış değildi. İslami hareketlerin yoksulları nasıl örgütlediğine dair Oxford'daki İslami Çalışmalar Merkezi ve Avrupa Çalışma Merkezi ile beraber bir çalışma yapacaktım. Ön çalışma için Beyrut'a gittim. Müslüman Kardeşler ve Hamas'la yoksulları nasıl örgütlediklerine dair görüşecektim. Fakat Hizbullah üyeleri ile konuşurken 19 yaşından beri sorular sorduğumu, cevapları artık çok da dinlemek istemediğimi fark ettim. O proje öylece kaldı. Edebiyata geri dönmenin zamanının geldiğini fark ettim. Evimi özlemiştim.


Ve roman yazmaya karar verdiniz...

Hizbullah üyeleri ile konuşurken ben bir hikâye yazacağım dedim ve El-Manara'ya gittim. İlk önce peçetelerin üzerine yazmaya başladım.


Beyrut üzerine bir roman yazacağınızı söylediğinizde insanlar nasıl tepki verdiler?

Gazeteci olduğunuzu söylediğinizde insanların hikâyeleri parçalanmaya başlıyor. Size karşı bir pozisyon alıyorlar. Ben Beyrut üzerine bir roman yazıyorum, sizin hikâyenizi merak ediyorum dediğinizde ise daha farklı davranıyorlar. Meğer insanlar hikâyelerini ne çok anlatmak istiyorlarmış, meğer insanların biz parçalamadığımız zaman kendi zamanlarında ve kendi dillerinde anlatacak ne çok hikâyeleri varmış. Büyülü bir süreçti bu.


Bu romanı İstanbul'da yazabilirdiniz. Beyrut'ta niçin 9 ay kaldınız?

Başka türlüsü mümkün değil. Çünkü Beyrut hikâyelerle dolu bir yer. O hikâyeler sizi yönlendirdiği için roman çıkıyor ortaya. Karakterler orada yaşayan insanlar. Onları gözledim, tanıdım... İstanbul'da yazamazdım. Çünkü İstanbul'a artık o gözle bakamıyorum ben.


Neden?

Çünkü ben artık izlenen bir nesneyim. Biz, yazarlar olarak artist olduk! Öyle... İzlendiğin bir ortamda "hiç kimse" olarak gidip insanlara bakamazsın. Benim bakma hakkımı elimden aldılar. Sokakta yürürken insanların bakma biçimlerinden beni tanıyıp tanımadıklarını çıkarabiliyorum. Ve o bakma biçimi ile bana bakan birine ben artık bakamıyorum. Zaten kadın olduğum için zordu bakmak. Erkeklerin bakma hakkı vardır çünkü! Hiç kimse olmanın böyle bir konforu var.


Hiç kimse olmak tasavvufta bir mertebe ve zorlu, zahmetli bir yolculuğun sonunda varılan bir menzil. Öyle söyler tasavvuf büyükleri... Sizin anlattığınız nasıl bir hiç kimselik?

Kitabı yazdığım dokuz aylık dönemde buradaki 'ben'e göre bir hiç kimseydim. Ve oradayken hiç kimseliği ne kadar özlediğimi fark ettim. Bize burada ahkam kestiriyorlar. Her şeyi bilmek zorundayız ve her konuyla ilgili hemen kanaatlerimiz olmalı gibi... Evet hiç kimseliğin tasavvufi bir katmanı da var. Hiç kimse olmak meselesi benim sonradan öğrendiğim bir şey değil. Benim bildiğim bir şeydi. Nerden bildiğimi bilmiyorum. Bu noktada sosyalist bir insan olarak kendimle çeliştiğimi bile düşünüyorum. Bu bir içsel bilgi, açıklanamaz bir şey...


Arapça da öğrenmeye başlamışsınız?

Evet. Derdimi anlatacak kadar öğrendim. Beyrut taksicileriyle kavga edecek kadar biliyorum.


İslam ve Kur'an'la temasınız nasıl gelişti bu süreçte?

Bu konuyu çok konuşmak istemiyorum. Neden mi? Çünkü bunu da markalaştıracaklar ya da benim markalaştırdığımı zannedecekler diye korkuyorum. Ama beni tanıyanları çok şaşırtacak kadar okudum. İlk olarak İslami örgütler ve siyasal İslam üzerine okumalar yaptım. Kur'an'ı İngilizce tercümesinden okudum. Çok güzel ve şiirsel bir çeviriydi. Bir de Arapçayı öğrenmeye başlayınca İslam'ı da başka türlü duymaya başlıyorsunuz.


Nasıl başka türlü?

Türkiye'de şöyle bir şey var. Arapça olan her şey İslam'la ilgili zannediliyor. İsmimin Arapça yazılı olduğu bir kolye yaptırdım. Beni gören arkadaşlarımın ilk tepkisi şu oldu. Allah mı yazdırdın? İkinci tepki de şu. Arapça öğreniyorum deyince. İnsanların aklına ilk gelen "Sübhane" oldu. Halbuki bu dilde âşık olunuyor, politika yapılıyor, şiir yazılıyor... Türkiye'de korkunç bir Arap ırkçılığı var bu da bir tür İslam ırkçılığına dönüşüyor zaman zaman. Sorunun cevabına gelecek olursak bir dili önce müziğiyle duyarsın. Ama öğrenmeye başladığın zaman o müzik dağılır ve dilin sırrı çatlar. Arapçanın sırrı çatladı benim için. Ayrıca Arapça büyülü bir dil. O büyünün içinde İslam'la iç içe geçmişlik var. Arapçayı seviyorum. (ZAMAN)