Deneysel şiir ne kadar şiir

Hatice Saka
00:006/02/2008, Çarşamba
G: 13/02/2008, Çarşamba
Yeni Şafak
Deneysel şiir ne kadar şiir
Deneysel şiir ne kadar şiir

Deneysel şiirin savunucuları, klişelerden uzaklaşarak yeni yöntemlere başvurmanın, iyi şiir yazmanın yolu olduğunu söylüyor. Ama bu türü, Batı'da eskitilmiş bir estetiğin, tekrar piyasaya sürülmesi olarak görenler de var.

Deneysel şiir neyi deniyor

Yukarıda Serkan Işın'ın Braftazoid Masal ismini verdiği seriden bir deneysel şiir örneği var. Geleneksel kalıpların dışına çıkan, çizgiler ve görsel efektlerle desteklenen deneysel şiirin, Türk şiirindeki tarihi eski değil. Son yıllarda gündeme gelen bu türün savunucuları, klişelerden uzaklaşarak yeni yöntemlere başvurmanın, iyi şiir yazmanın yolu olduğunu söylüyor. Bununla birlikte deneysel şiir çalışmalarını, Batı'da eskitilmiş bir estetiğin, yeni bir şeymiş gibi piyasaya sürülmesi olarak görenler de var.


Şiirimizdeki her yeni açılım tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu doğrultuda farklı yöntemlere başvuran deneysel şiir çalışmaları, dikkatleri üzerine çekiyor. Deneysel edebiyatın bir kolu olan deneysel şiir, şairin daha önceki tarzından çok farklı, kelime deneyleri üzerine kurulu yaptığı şiir anlayışı olarak gösteriliyor. Şairin hayal gücüne bağlı olan deneysel şiir anlayışında ölçü, konu bütünlüğü ve biçimde tüm geleneksel kalıpların dışına çıkılıyor. Şematik yapılar, çizgiler, görsel efektlerle oluşan çalışmalar da şiirin bir parçası olarak sunuluyor. Bu alanda çalışma yapan şairler, gündelik dildeki değişim, gündelik dille bakışımlı olan şiir dilinin de yenilenmesini zorunlu hale getirdiğini ve bu anlayışın kaçınılmaz olarak şiire yansıdığını savunuyor. Deneysel şiir yazan ya da bu türün yeni bir açılım olduğunu savunanlar, klişelerden uzaklaşmak adına yeni yöntemlere başvurmanın şiire bir ihanet değil, aksine iyi şiir yazmanın bir yolu olabileceği söylüyor. Yani onlar için deneysel şiir yazmak değil amaç. Diğer tarafta ise deneysel şiiri Batı'da eskitilmiş bir estetiğin, yeni bir şeymiş gibi piyasaya sürülmesi olarak niteleyenler de var. Bu görüşü savunanlar deneysel çalışmalardan şiir çıkmayacağını öne sürüyor. Bu sayıdaki dosyamızda şairler, deneysel şiirin 'ne'liğini tartışıyor.


ŞİİRİN DOĞASINA UYMAYAN MUĞLAKLIK

Şeref Birsel: Birkaç yıl önce, Konya'da, Bülent Keçeli, Murat Üstübal yönetimindeki 'Ücra' dergisiyle -tartışılmaya değer- teorik bir arka plân oluşturan; Adana'da bir grup genç şairin çıkardığı 'Heves' dergisiyle gündemimizde olmayı sürdüren "Deneysel Şiir" adlandırmasında, şiirin doğasına uymayan bir muğlaklık var. Erhan Altan, bu tür ürünlere "biçim-bilinçli şiir" demek istediğini ifade ediyor. Bu alan içinde metin üreten kimi şairler de "deneysel" adlandırmasından uzak duruyor. Bu adlandırma kargaşası, bazı isimlerin ortaya koyduğu ürünlere 'iş' demesine kadar varıyor. Deneysel şiir diye adlandırılan çalışmaların bir kısmı kulağa seslenmekten ziyade göz'e bakan özelliklere sahip. Şematik yapılar, çizgiler, görsel efektlerle tanzim edilen bu çalışmaları açıklayan temel görüşler; aslında içinde bulunduğumuz, hız'ın ve görselliğin egemen yuvalandığı, pornografik çağı da anlaşılır kılmakta bize yardımcı oluyor; fakat bu çalışmalara ne derece 'şiir' denebilir? Söz'ün arka plâna atıldığı, sözcüğün madeni tarafının öne çıkarıldığı bu yaklaşım, sahici bir duyarlığa götürmüyor bizi. Ama 'sahiciliği'-şiir olmayarak, deneyerek- sabote edebilir; bu mümkündür. Mümkünsüz olan, şiirin yanı başına "deneysel" sözcüğünün, bir mezar taşı gibi kondurulmasıdır. Şiir, söz sanatları içinde, ulaşılmak isteneni, biçim ve öz bakımından bize son noktada devreden bir edebi etkinlik. Şiir ile 'şiir olmayan' arasında, bırakın "deneysel" sözcüğünü, çoğu zaman bir harfin yerleşeceği boşluk yoktur. "Şiir olan" boşluk ve deney kaldırmaz. Dünyada, şiire dair bazı deneyimler -ki bir dönemler Fransız sembolistlerinin Türk şairleri üzerindeki etkisi- Türkçenin imkânlarını ortaya koymada şairlerimize yardımcı olurken; bazı yönelimler ise, iklimsel olmaktan uzak, açılıp kapanan, mevsimsel değişikliklere yol açmıştır. Deneysel şiirin ortaya çıktığı dönem göz önüne alındığında, bugün şiirimizdeki bu yönelimin içinde olanları, 'vakti geçirilmiş dekadanlık'la adlandırabiliriz. Bugünden bakınca "deneysel" olarak adlandırılabilecek pek çok çalışma Cumhuriyet'ten beri ortaya konmuştur: Nâzım Hikmet, Ercüment Behzat Lav, Metin Altıok, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Tarık Günersel'in yazdığı bazı şiirlere bakılabilir. Deneysel Şiir, ıskalanmış bir imkânı yahut denenmemiş bir serüveni yoklamıyor. Ne diyor, şair Ali Ayçil:

"denemiş herkes herkesi

hiçbir ölçü kalmamış eski kalıbımızdan"

GELENEĞİN ÖNÜNDE DÜĞME İLİKLEME BASKISI

Mehmet Öztek: Öncelikle "deneysel şiir" adlandırmasının hangi ihtiyaçtan doğduğunu anlasak da birçok bakımdan bu adlandırmanın şiirin esasına ilişkin temel karakteristiklerin anlaşılmasında bir belirsizliğe yol açtığını söylemeliyiz. "Deneysel şiir" dediğimizde her ne kadar şiirde yeni, farklı ya da "ancak o biçimde söylendiğinde gerçek anlamını ileten" dil olanaklarını öne çıkarmaya çalışsak da, önünde sonunda şiirde bir türden bahsettiğimiz yanılsamasını engelleyemiyoruz. Deneyselliği şiirin bir türü olarak aldığımızda, deneyselliği olmayan bir şiirin varlığını da kabul etmiş oluyoruz doğal olarak. Oysa şiirde deney, bir türe bir kategoriye indirgenemeyecek kadar motor işlevi olan bir unsurdur. Yaygın kanının aksine şiirde deneyselliği, geleneğe eklemlenmiş bugün artık klasik haline gelmiş kalıcı şiirlerin başat yöntemlerinden biri olarak görüyorum. Geleneği, üzerinde büyük oranda uzlaşılmış kabul görmüş şiirler toplamı olarak alabiliriz. Deneysellik ise verili şiirsel olanakların yeni bir deneyimi aktarmadaki yetersizliğinden, bu olanakları genişletme ihtiyacından, bazı durumlardaysa -sözgelimi batıda dada'da bizdeyse o şiddette olmasa da Nazım Hikmet ve Garip'te olduğu gibi- verili imkanları topyekun reddetme ihtiyacından kaynaklanan, özetle gelenek dediğimiz uzlaşı alanıyla bir meselesi olan şiirlerde açığa çıkan bir yöntemdir. Alet edevatı sürekli değişen, klişeye, tribünlere oynamaya prim vermeyen, insanı, içinde bulunduğu kültürel ortamda, jesti ve mimikleriyle, zekası ve duyarlılığıyla sürekli güncelleyen kimi zaman da geleceğe hazırlayan yöntemler toplamı diyebiliriz. Şu da denebilir: Deneyselliği hem şiir geleneğini belirleyen hem de gelenekle meselesi olan bir yöntem olarak görmek de "deneysel şiir" adlandırması kadar belirsizliğe neden olmuyor mu? Hayır, şiirde gelenekten bahsedilen yazılarda baş tacı edilen Şeyh Galip'in iki yüzyılı aşkın bir süre önce "tarz-ı selefe takaddüm ettim/ bir başka lisan tekellüm ettim" mısralarındaki deneyselliğin, dile yönelik dikkatin pek üzerinde durulmamıştır. Orhan Veli'nin kendinden önceki şiirlerde hayatiyeti belli belirsiz olan sevgiliyi mualla karakteri ile kanlı canlı hale getirip sandala atması basit bir nükte olarak anlaşılmış; buradaki deneyim-algı diyalektiğinin dili yenileyen yönü çoğunlukla ıskalanmıştır. Namık Kemal'in, Mehmet Akif'in, Nazım Hikmet'in vatansverliği, toplumculuğu defalarca yazılıp çizilmişken bu şairlerin şiirlerindeki "biz" algısının, onları genel kabul görmüş şiire karşı, deneysel yöntemlerle nasıl bir çarpışmaya hazırladığı görmezden gelinmiştir. 1950'lerde şiir dilinin handiyse gazetelerdeki anlatım dilinin yavanlığına düşmeye başladığı bir dönemde Turgut Uyar'ın sözgelimi "şimdi bu her şey nedir" mısrası o dönem anlamsızlığa, biçimciliğin hayatiyetten yoksunluğuna örnek olarak gösterilebilecekken bugün, özelde bu mısraların, geneldeyse ikinci yeni şiirinin "teorik-ideal insan"ın değil, zaafları ve şaşkınlığıyla gerçek insanın dilini şiirde denediğini söyleyebilecek durumdayız; öte yandan fütüristlerin, gerçeküstücülerin, letristlerin vs. etkisinin günümüze kadar sürdüğünü hesaba kattığımızda bu şairlerin şiirlerini de artık kabul bölgesine dahil etmemiz mümkün. Ancak bu şairlerin, şiirlerinin yayımlandığı dönemde kendilerinden önce yazılan şiirle nasıl muharebe içine girdiği herkesçe bilinen bir durum. Demek istediğim gelenek dediğimiz "güvenli bölge"ye hiçbir şair, kendinden önceki kabullerin alkışlarıyla dahil edilmiyor. Bu dahil olma sürecini bir deney süreci olarak algılamak da mümkün. Toparlayacak olursam "gelenekçi şiir", "deneysel şiir" ayrımını ya da kıyasını yapmak bize en son gelenin katkısı, tahribi ya da onarımı konusunda bir fikir vermesi bakımından işe yarayabilir. Ancak ben bu ayrımı yapmaktansa şiir geleneğinin doğasındaki deneyselliği keşfetmenin, bizi geleneğin önünde düğme ilikleme baskısından kurtaracağına, bizi daha cesur daha kendi olabildiğimiz algısal dilsel sıçramalara götüreceğine inanıyorum.


İKİNCİ YENİ'NİN FETİŞLEŞTİRİLEN İMGESİNE TEPKİ

Sabit Kemal Bayıldıran: Deneysel şiir, somut şiir, grafik şiir, görsel şiir ve benzeri adlarla anılan 'şiir', özellikle bilgisayarın yarattığı imkânlarla günümüz şiirinde önemli bir atılım gösteriyor. Apollanaire, Galligrammes adlı eserinde bu tarz şiirin yolunu açar. (Bizimkiler gözlerini hep Batı'ya çevirdiklerinden, benzeri şiirlerin birkaç yüzyıl öncesi Arap şairler tarafından yapıldığını ne bilirler ne görürler.) Deneysel şiir, Dadaizmle birlikte bir sıçrama gösterir. Özellikle Aragon'un "İntihar" ve "Panjur" şiirleri, zamanında çok yankı uyandırmış, önemli tartışmalara neden olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrası, Alman estetikçi Max Bense, somut şiirin (konkrete poesie) temellerini atar. Kısaca bugün yazılan deneysel şiirler, Batı'da eskitilmiş bir estetiğin, yeni bir şeymiş gibi piyasaya sürülmesidir. Dadaistler, böyle bir 'şiir'in sürdürülemeyeceğini fark ettikleri için, kısa bir sürede Sürrealizme geçtiler. Bugün, edebiyat tarihi içinde bir dönemin estetiğini anlatmak dışında Dadaizm hatırlanmaz. Türkçede Dadaizm üzerine yazılar, çevrilen Dadaist şiir sayısından çoktur. Hiç kimse de, şiir okumak istediği zaman kalkıp Dadaist şiir okumaz. Hatta Sürrealist şiir bile okumaz. Ama unutulmamalıdır ki, gerek Dadaizm gerekse Sürrealizm, kendilerinden sonraki şiire geniş ufuklar açmışlardır. Ve bu akımlardan da yararlanan yeni şiirler içinde çok güzel ve büyük şiirler olmuştur. Dadaizm, I. Dünya Savaşı'nda burjuvazinin 'akıl'ına bir başkaldırıdır. Yani muhalif bir harekettir. Oysa günümüzde yazılan, yenilikçi diye lanse edilen şiir bir özentidir. Bir iki şairde alttan alta görülen muhalif söylem dışında, genellikle yerleşik zihniyetle uyum içindedir. Dilsel ve görsel bir muhalefet içeriğe pek sızmadığı içindir ki bu şiirin etkisi de sınırlıdır. Deneysel şiiri, İkinci Yeni'nin, 1980 sonrası fetişleştirilen 'imge'sine bir tepki olarak okumak da mümkündür. Şiirsel imgeden uzaklaşan, görsel bir imgeyi öne çıkaran bir şiir yazılıyor. Böyle bir şiirden 'şiir' çıkacağına inanmıyorum. Ama bu deneyler, kendisinden sonra doğacak şiire - Dadaizm gibi- yeni imkânlar yaratabilir. İnsanı bayan İkinci Yeni taklitçilerinin önüne bir set çekebilir. Bu da bir faydadır.


AMAÇ OTURUP DENEYSEL ŞİİR YAZMAK DEĞİL

Ömer Şişman: Deneysellik tartışması şiirimizde başka görünümlerle her zaman olageldi. Dekadanlık tartışması, biçimcilik-gerçekçilik (ki yapay bir ayrıştırmadır) tartışmaları, vs. Son dönemde de özellikle somut şiirden ilham alan bir şiir söz konusu. Ama hiçbirimizin meselesi oturup somut şiirler yazmak değil. Nâzım Hikmet'in Mayakovski'de bulduğu şeyi hatırlayalım. Onu nasıl dönüştürdüğünü. Durum buna benziyor. Mevcut iletişim olanaklarıyla, uzlaşımlarla, klişelerle şiir kurmaya kalktığınızda ehlileşirsiniz, köklü bir eleştiri getirmeniz mümkün olmaz. Dilsel tasavvurlarınızı kağıt üzerinde gerçekleştirerek, uzlaşılmış dilin üzerine gittiğinizdeyse dilin ardındaki iktidarı, toplumsal mutabakatı sorgulama ihtimaliniz doğar. Öbür türlü söz ustalığına meyledersiniz, o da reklamcılığın alanı artık.


FİKRİN Mİ VAR, DERDİN VAR

Serkan Işın: Modern Türk Şiiri için en zor evreler, genelde kuşak şairlerinin eleştirmenlerinden daha gözü pek ve açık olduğu zamanlardır. Bu zamanlarda örneğin, eleştirinin dili, şekli, duruşu, kıvamı, "toplamın gerçekliğine" doğru kürek çekerken, şairin dikkat etmeye çalıştığı şey "gerçekliklerin toplamı" olmaktadır. Aradaki uçurum, iki kelimenin yer değiştirmesi ile kapanacak cinsten değildir, böyle zamanlarda, çok daha fazlası gerekmektedir. Birkaç elemandan oluşan bir küme, örneğin Dil kümesi, gündelik dil, yazı dili, konuşma dili, grafik dili, reklam dili, rüya dili, anlam, gramer, kafiye, mektup, CV vb. gibi alt kümelere ayrıldığında -ki bu alt kümeleri kapsadığı bellidir- nasıl olur da, örneğin yazı dili ile grafik dili, birlikte başka bir Dil kümesi oluşturabilirler? Ve bu andan sonra artık Dil olarak bildiğimiz şey (tepedeki küme) yekpare bir bütün olarak orada nasıl durmaktadır? Yani hergün yaşantılarımız içinde, milyarlarca parçaya bölünen bir şeyin, hangi izdüşümlerine -alt kümelerine- bakarak karar verebileceğiz, örneğin bunun şiir için uygun, matematik için uygun bir dil olup olmadığına?

Matematik için bu sorunun cevabı, basittir; sayılar, semboller, denklemler (yeni kendi altında özelleşmiş bir alt küme). Ama örneğin ? işareti ile pi sayısının kendisi arasındaki ilişki, nasıl kurulmuştur? Matematiğin kendi üyeleri, sayılar, 3.14 diye başlayan ve uzayan bu sayıyı, tam olarak ifade edemiyorlar öyle değil mi? Arka arkaya dizilseler de, bugüne kadar elde edilmiş, açığa çıkarılmış basamakların da yetersiz kalacağını biliyoruz. Sorumuza geri dönersek, bağlam dışı tutulduğunda, hele hele şiir gibi bağlamı her şiirde, yeniden kurulan bir sanat karşısında, Dil'in hakiki göstergesi, hakikatin dilsel göstergesi olabilmekte midir? Yani bu aklımıza bir süre yatmaktadır, ama nedense çözülüp gitmektedir, geriye örneğin bir şiirin tamamı değil, birkaç parçası kalabilmektedir. Yani ortada bir "mütekabiliyet" sorunu mevcuttur. Burada ? olarak bildiğimiz şey, o tarafta sonu gelmeyen rakamlar yumağı olarak başka bir yere ait gibi görünmektedir. Burada ? işareti, bir dairenin çevresini hesaplamada kullanılabilirken, diğer haliyle kesinlik gerektiren hesaplarımızda işe yaramaz. Ve bir şiirde a, b, c değil de ? işaretini gördüğümüzde bundan ne anlamalıyız? Bir şiirde, ? işaretinin olmamasını sağlayan ve/ya onu bağlam-dışı ilan eden nedir? Bir matematiksel ifadede, "hüzünbaz" ifadesinin yer almamasını sağlayan nedir?


Sonuçlari önceden belli deney olur mu?

Türkçe'de deneysel edebiyattan bahsedebilmek için, öncelikle deneyden ne anladığımızın cevaplanması gerekmektedir. Az önce bahsettiğim türden soruların, şiir dışı tutularak cevaplanamaz hale getirilmesi, revaçtadır. Fakat, bir göstergeler sistemi olarak şiir dilinin, kendi işaret kümelerini ve bunların üst ve alt kümelerini araştırmadan, onları açığa çıkarmadan nereye kadar gidebileceği, ne kadar inandırcılığını koruyabileceği, en önemlisi bir iletişim mecrası ve aracı olarak "ne ile neyin" arasındaki boşluğu "ne ile" doldurduğu soruları da deneyden, deneysel olandan anladığımızı da gösterebilir. Yani konu bir yaklaşım sorunudur, birçoğumuz için serbest vezin bile hala "deney" kapsamındadır. Kimileri için ise hece ölçüsü, katlanılamaz bir başağrısı ve kendini harab etme deneyi olabilir.


Peki ya poetikhars?

Konu Görsel Şiir'e geldiğinde, deneye sonuçları önceden bilinmeyen bir "süreç" olarak bakmamız gerektiğini, tümden gelimci yaklaşımların, işin içine daha önce hesapta hiç yer almamış değişkenler katıldığında işe yarayamayacağının düşünülmesinin bizi "sevimsiz" öngörülerden koruyabileceğini, yine tümden gelimci yaklaşımlarla "büyük küme Dil"i küçük alt kümeleri olarak (konuşma dili, şiir dili, yazı dili, grafik dili vb.) görme yanılgısından kurtulduğumuz sürece, örneğin "okuma" denen şeyin, bir barkod tabancasının çubukları okuması da olabileceğini ve bundan da "okumanın doğası ile ilgili "çok önemli sonuçlar (fiyat, tarih, tür, okuma şekli, okunan şey, okutulan şey vb.) çıkabileceğini de eklemek gerek.

Bütün bunların ışığında, poetikhars.com (yukarıda belirtilen herşeyi Şiire dahil görme eğilimindeki çalışmaların yürütüldüğü mecra) zaten kapanacaktı. Fakat kapanana kadar geçen sürede, yapabileceği ne vardı, bunu başlarken bilmek mümkün değildi. Elimizde bu teorik sorular varken hem de! Aradan geçen zaman içinde Modern Türk Şiiri'nin imkanları yanında, imkansızlıkları olduğunu, 'konvansiyonel alan' olarak isimlendirdiğimiz söz/yazı şiirinin, kendisinden öncekilerden savaşarak aldığı çeşitli alanları, pek tartışmaya açmak istemediğini de gördük. Şimdi eleştirinin bizimle aynı hizaya gelmesini de bekliyoruz. Görsel Şiir kavramı ve hâlâ üretmeye çalıştığı o göçebe alan/fikir, 1980 sonrasında Türk Şiiri'ndeki en can alıcı "kritik" olarak görülebilir, bu açıdan en "arkaik" olanla (resim > şiir arasındaki ilişki) en "güncel olan" (görsellik > kent hayatı) bir arada işlenmiştir.


ŞİİR ETKİLEMİYORSA ANLAMSIZDIR

Can Bahadır Yüce: Yenilik, tekrardan iyidir. Yeni arayışlara girmek, yapılmamışı denemek has şairlerin eninde sonunda vardıkları, varacakları bir aşamadır. Bunun bazen bir ihtiyaç olduğunu düşünürüm. Bu açıdan bakınca deneysel şiir girişimlerini anlaşılabilir buluyorum. Sanırım, Türk şiirinde bu arayışların en seçkin örneği Behçet Necatigil'in Kareler/Aklar kitabıdır. Necatigil bu yapıtıyla bambaşka bir şiir ortaya koymuştu ama kendisiyle şiir geleneğimiz arasında süreklilik sağlayan bağları bütünüyle koparmamıştı. Şunu da unutmamak gerek: Başarılı bir deneysel şiir girişimi olsa da Kareler/Aklar'da, Necatigil şiirinin insan sıcaklığı kısmen kaybolmuştu. Şiirde "yenilik" kulağa hoş gelen bir sözcük. Yeniliğe şartlanılır ama "gelenek" sözcüğü kulağa hoş gelmez. Oysa aynı dilin bütün şairleri ister istemez aynı mirası paylaşırlar. Deneysel şiir, uçlara gitmeyi gerektirir; ama edebiyat tarihi, bize bu "miras"tan bağımsız hiçbir yenilik çabasının kalıcı olamadığını apaçık gösteriyor. Sanırım bizdeki kısır tartışmaların sebeplerinden biri de, deneyselliğin araçtan amaca dönüşmesi. Ne ki, deneysellik üzerinden bir poetika kurulamaz. Ben okur olarak, Eliot gibi düşünüyorum, eğer bir şiirden etkilenmiyorsak, o şiir, şiir olarak anlamsızdır. Şair olarak da, her türlü yenilik girişimini anlıyor ve merak ediyorum. Öte tarafta, Batıda 70 yıl önce denenmiş birtakım şeylerin bugün Türkiye'de deneysel şiirmiş gibi sunulmasını komik buluyorum.


Şimdi herkes şair olabilir mi Bayer*




Hayriye Ünal: Deneysel şiir, biçimsel süreçlerin son kerte saydamsızlaşmaları ile ortaya çıkan şiirdir. Deneysel alanda kayda değer bir şey ortaya koymak ciddi bir emek ister. Süre giden şiirde yeteneğini ve ustalığını kanıtlamış bir şairin deneysel çabaları kesinlikle dikkate değerdir. İyi şiir deneyselliği de içerir. Jean Cohen şiirin dilde patolojik bir form olarak ve tümüyle bir olumsuzluk olarak göründüğünü söyler. Şiir, dilin standart kullanımını bir üst düzeye taşıyabilmek için bozar. Dolayısıyla şiiri tanımlarken örtük bir deneysellikten de söz etmiş oluruz. Ülkemizde deneysel şiirin kapsamı konusunda okurun, hatta şairin kafası karışıktır. Puntoyu beş katlı yazmakla bir şey denenmiş olabilir, ama ortaya çıkan her zaman şiir midir? Nasıl her kafiyeli veya alt alta dizili söz öbeği şiir tanımını hak etmiyorsa, herhangi bir düzenleme de deneysel şiir değildir. Sanki ciddi bir etiketleme sıkıntısı var. Dışta etiket ve ambalaj, içinde de şiir, etiket böyle söylüyor, diyerek bir deneyi şiir saymam gerekiyorsa, Trainspotting filmi sayesinde satışı artan Adidas Gazelle bir ayakkabıyı pahasından fazlaya alanlardan farkım kalmaz. Üstelik bu mantıkla herkesten bir Duchamp çıkarabiliriz demektir. İşin 'yanılma' kısmını nasılsa ölçen bir yiğit yok. Oktay Rifat'ın sevdiğim bir sözü var; "iş tartışmaya dökülecekse kavramların sınırları belli olmalı" der. Deneysel tür tanımlamasına girişilecekse literatüre bakalım. Bugün batıda deneysel şiir denince interaktif ve integratif tüm 'şiir'ler akla gelmektedir: Başta görsel şiir olmak üzre, fonetik, dijital, ses-şiir, performans, madde-siz, video, siber şiir, holo-şiir, mail-art vb. Keza görsel şiir de kendi içinde kaligrafi, grafik desen, kolaj, nesiç vb. türlere ayrılmaktadır. Bir geleneği olan somut şiir ise zaten deneysel türün altında bir şube olarak geçer. Textetc.com'da yayımlanan "Deneysel Şiir" başlıklı makalenin ilk maddesi somut şiirdir ve modernist örneği Apollinaire'in "Coeur Couronne et Mirror" adlı kaligramıdır. Deneysel araçları ise; sözdizimsel, semiyotik, mekansal deformasyon; şiir dışı türlere açılma; dil-dışı dizgeleri dile eklemleme; transformasyon; söylem kırma, kalıcı bir anlamsızlık üretme iddiasında olmayan semantik kopukluk ve dil-içi esnetmeler olarak gruplayabilirim. Deneysellik her zaman gündemde kalmalıdır ama fonksiyonel olmak şartıyla. Açılımda payı olacaktır, açılımın kendisi olarak değil, malzemenin optimizasyonu için yollardan bir yol olarak. Ama nasıl demeli: Bilgi şart!

*Conrad Bayer: "Şimdi herkes şair olabilir"

HAYAL GÜCÜNE KİM SINIR KOYABİLİR

Tarık Günersel: Hayat değişir de sanat değişmez mi? "Sanat ya deneyseldir ya da sanat değildir," demiş biri. Aynı fikirdeyim. Sanat değil, zanaat olur öylesi. (Yahya Kemal de deneysel yazdı Aruz-Türkçe ilişkisi ile, Hececiler de, Orhan Veli de. Peki, ne demek deneyselcilik? Alışılmış imkânlarla yetinmeyerek yeni imkân yaratma eğilimi denebilir sanırım. Her zaman parlak sonuç vermeyebilir, ama her ilginç gelişme belki ancak bu yaklaşımla mümkün. 11 yaşımda fırça yerine boyaya işaret parmağım ile kibrit batırıp kullandığımda deneysel sanat filan gibi kavramlardan haberim yoktu. İçimden gelen, farklı bir yol izleme ve ne olabileceğini görme arzusuydu. Maceraperestlik. Çeşitlilik, yoğunluk ve yalınlık severim. Hafız-ı Şirazî divanından hareketle beyitler halinde yazdığım "süzülüm" de deneysel alana girer -'arkaik' görünüşüne rağmen. Benden bir örnek verilecekse: Newer York şiirini öneririm. (New York 'Yeni York' demek ya, ben Newer York dedim 'Daha Yeni York' anlamında -11 Eylül İkiz Kuleler trajedisi bağlamında yazdığım (veya: yaptığım) şiirde.) İnsanlık oldukça tutuculukla değişimcilik arasında gerilim olur. Öte yandan, yalnızca bu veya bu tarzda yazmaya hapsolmak da bir çeşit tutuculuk olmaz mı? Hayal gücüne kim sınır koyabilir? Koysa da kim dinler? Ben dinlemeyecek olanlardanım.


9/!!


! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !

! ! ! !


newer york


Tarık

Günersel'in Newer York şiiri